HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Menşei
Kırım'ın liman şehri Kefe'de doğup büyüdüğünden Kefevî nisbesiyle tanındı. Babasının adı İbrâhim'dir; Bağdatlı İsmâil Paşa'nın Rüstem olarak kaydetmesi yanlıştır.
Tâcirlikten ilme
İlk tahsilini Kefe'de yaptı. Eserlerinde kendi hayatının önemli safhalarından bahseder: Kefe'de emlâk sahibi tanınmış bir tâcir iken dünyadan el çekip ilim tahsili için İstanbul'a gitmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman devrinin sonlarında İstanbul medreselerinde dinî ve aklî ilimleri okudu.
Mülâzemetini Karadâvudzâde Mustafa Efendi'den tamamladıktan sonra II. Selim zamanında Miftah Medresesi müderrisi oldu. Hocasının 974 Cemâziyelâhirinde (Ocak 1567) Medine kadılığına gitmiş olmasına göre mülâzemetini bu tarihten önce tamamlamış olmalıdır.
Kefe'ye dönüş: riyâziyyât, mûsiki, tasavvuf
977'de (1569) döndüğü Kefe'de şehrin kadısı Mahmud Çelebi'den riyâziyyât ve mûsiki öğrendi; ayrıca Nakşibendî şeyhi Hâce Ahmed Sâdık Taşkendî'ye intisap ederek tasavvuf terbiyesi aldı.
985 (1577) yılında 40 akçeli bir medreseye tayinini istedi; bu gerçekleşmeyince bir müddet sıkıntı çekti ve memleketine dönmek zorunda kaldı. Bu sırada tamamladığı Sevânihu't-tefe'ül'ü, Bahçesaray'da ziyaret ettiği Kırım Hanı II. Gazi Giray'a ithaf etti. Han ile yakınlığı sürekli olmuştur: 1003'te (1594) Tuna boylarındaki seferlere ve Yanıkkale fethine katılan Gazi Giray, bu seferleri anlattığı bir mektubu ona göndermiştir.
Müderrislik basamakları
985 (1577) sonlarında annesiyle birlikte İstanbul'a döndü; tekrar müderrisliğe başlayıncaya kadar ne yaptığı bilinmemektedir. Atâî'ye göre 990'da (1582) derecesi 40 akçeliye indirilen Fâtıma Sultan Medresesi'ne, 993 Saferinde (Şubat 1585) 50 akçeli Şah Hûban Medresesi'ne tayin edildi.
25 Cemâziyelevvel 999'da (21 Mart 1591) Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Medresesi'nde görevlendirildi; 1002 Ramazanında (Haziran 1594) Sahn-ı Semân müderrisi oldu. Yavuz Selim (Ocak 1595) ve Süleymaniye Dârülhadis (Eylül 1595) medreselerindeki hizmetinin ardından 1007 Şâbanında (Mart 1599) mahreç mevleviyetlerinden Kudüs kadılığına, 1008 Şevvalinde (Nisan 1600) Mekke kadılığına gönderildi.
Vefatı ve kaynak ihtilâfı
27 Safer 1010'da (27 Ağustos 1601) Mekke'de vefat etti ve orada defnedildi.
Kaynaklarda başka tarih ve yerler de geçer — kadılıktan ayrıldığı Kudüs, 1012 (1603) yılı, hatta Edirne — fakat bunlara itibar etmek güçtür. Ahmed Bâdî Efendi'nin, müderris olarak Edirne'ye döndükten sonra orada vefat edip Zehrimâr Camii hazîresine gömüldüğü yolundaki kanaati de hayatı hakkında bilinenlerle uyuşmamaktadır.
Şahsiyeti ve ilgi alanları
Zeki, güzel sesli, güzel ahlâklı, kültürlü, hoşsohbet ve nüktedan bir kişiydi. Arapça ve Farsça'yı edebiyatlarıyla öğrendi; hadis, tefsir, fıkıh ve diğer dinî ilimlerin yanı sıra matematik, astronomi ve mûsikiye de vâkıftı. Çağdaşları ve yakın dostları Kınalızâde Hasan Çelebi, Selânikî Mustafa Efendi, Rüstem Paşazâde Hüseyin Çelebi ve Nev'îzâde Atâî onun ilim ve irfanından övgüyle söz ederler.
Şairliği
Üç dilde şiir söyledi. Türkçe şiirlerinde kelime ve deyimler üzerinde oynayarak mecaz, tevriye ve cinaslarla edebî sanat yapmada ve nazîrede usta sayılmıştır. Kınalızâde Hasan Çelebi, onun Edirneli Emrî'nin bir beytine yaptığı nazîreyi mâna zenginliği bakımından nazîrelerin en iyisi olarak tanıtır.
Bazı şiirleri atasözü gibi dillerde dolaşmıştır. Ne var ki şiirlerini eserlerinin içine serpiştirmekle yetinmiş, bir divan hâlinde toplayamamıştır.
Mûsikişinaslığı
Atâî ve Riyâzî gibi kaynaklarda Türk mûsikisinde eser telif edecek kadar bilgi sahibi olduğu kaydedilir. Devrin mûsikişinaslarından Altuncuzâde ile yakın arkadaştı. Kefe'de güzel sesli gençlerin kendisinden mûsiki dersleri alıp bestelerinden istifade ettikleri ve birçok şiirinin bestelendiği bilinmektedir.
Eserlerinin karakteri
En dikkat çekici tarafı, tefe'ül (bir kitaba bakarak fal açma) etrafında topladığı yüzlerce hikâyedir. Osmanlı toplumunda yaygın olan bu âdet dolayısıyla çeşitli meclislerde mushaf, Mesnevî, Hâfız ve Câmî divanları ile bazı mev'iza kitaplarından çıkan ve duruma uygun düşen ifade ve hikâyeleri derledi.
Bu hikâyeler tarihî, içtimaî, siyasî, ilmî, edebî, biyografik ve otobiyografik niteliktedir; bu yüzden eser aynı zamanda bir tarih özeti ve devrin aynası durumundadır. Hayatı hakkında bilinenlerin çoğu da bu kayıtlardan gelmektedir.