Zînetü’l-Kulûb · kaynak sayfaları 347–352
daha iyi duydukları bu Hadis-i şerif ile sabit iken, Diyanet İşleri Başkanlığının Allahın velilerine nasıl dili varıp ta ÖLÜ diyebildigi cidden şaşılacak ve acınacak bir haldir.
Diyorlar ki; ölüye mum yakmak dinimizde yoktur. Bu iddia, elhak doğrudur. Gerçekten ölüye mum yakmak dinimizde olsaydı, herkes ana ve babasının, dedelerinin ve bütün sevdiklerinin kabirlerine mum yakardı. Ne var ki, türbelerde yatan zevat-ı âli-kadr ölü degillerdir ki, asırlar boyunca baş uçlarında kandiller ve şamdanlar içinde mumlar yakılmıştır.
Acaba, son altı asır içinde gelmiş geçmiş şeyh-ül-islâmlar içinde, bugünkü Dinayet İşleri Başkanlığı kadar halkı ikaz edecek hiç kimse çıkmadı mı ki, türbelere mum ve kandil yakılması caiz görülmüştür. Filhakika, türbelere mum yakılması memnu olsaydı; ilim ve irfanı ile temayüz etmiş, ciltler dolusu eserler birakmış, tefsirler yazmış, hadisler şerhetmiş, verdikleri fetvalar ile günümüzde dahi amel edilmiş şeyhülislâmlardan birisi olsun, böyle bir uyarma yapmazlar mı idi?
Türbelere mum ve kandil yakılması caiz olmasaydı, vakıflar idaresi asırlar boyu bu maksatla tahsisat koyar ve bunu asırlarca devam ettirir mi idi?
İnsan, cidden ve hakikaten merak ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, bununla ilgili vakfiyeleri ve fetvaları hiç görmemis midir? O vakfiye ve fetvalar ki, herhangi bir kütüphanede tetkik ve tetebbu erbabının himmet nazarlarına müheyya en sahih ve muteber vesikalar ve senetlerdir Birinci sultan Ahmet Hanın, aleyhissalâtü vesseli n efendimizin ravzalarında bulunan kandillerde zeytinyağı yerine günde 16 okka gülyağı vakfettiğini de duymamışlar ın:dır? Diğer mübarek merkadlerde yanan kandil ve mumlar için yapılan vakıflarla ilgili vakfiyeleri hiç mi görmemişlerdir?
Bir hususu daha ehemmiyetle tavzih edelim:
O devrin şeyhülislâmlarından, hiç kimse meyhane açabilmek için fetva alamamıştır. Keza, meyhane için vakfiyye de görülmüş, işitilmiş değildir. Halbuki, türbelerde yanan kandiller ve mumlar için hem vakfiyyeler, hem de fetvalar vardır. Ehl-i insaf için, bizim dâvamızda haklı olduğumuzu ispata bu kadarcık delil de her halde kâfi ve vâfidir.
Türbelere bez bağlanması ve dilek taşları yapıştırılması meselesine gelince; bu müminin Allahu teâlâya yaptığı nezri unutmamak için bir deftere kaydetmesi gibi bir davranıştır, ki ibadet için değil, vesile için olduğundan hiç bir şey lâzım
gelmez. Zira, Allahu teâlâdan başka bir ilâha tapan müşriktir. Müminler ise, evleviyyetle muvahhit olurlar. Kaldı ki, bir çok hallerde fiiller bir gibi görünür amma, mânaları ayrı ayrıdır. Meselâ, zinâ ile cimâ, katil ile gazâ, riyâ ile kılınan namaz ile riyâsız kılınan namaz gibi.. Fiil bakımından aynı gibi görünürse de, mâna ve mefhum bakımından çok farklıdır.
Türbelere para atmaga gelince; hiç şüphe yoktur ki atılan o para, o türbede yatan zatın alıp harcaması için değildir. Belki, o türbenin ufak tefek bazı eksikliklerinin tamamlanması, lüzumlu temizlik malzemesinin satın alınması gibi hayırhâhane bir yardım içindir. Böyle olmasa da, atılan paraları o turbeyi bekleyen zat toplasa ve onunla rızkını temin etse, parayı atan zata yine ecr-ü sevabı varcır. Netice itibariyle, ister türbenin bazı masraflarına, ister türbeyi bekleyenin rızkına sarfolunsa da yine mahalline masruf olur. Çünkü, karşılıklı yardımlaşmak islâmın en büyük meziyet ve şiarıdır.
Türbede yatan zata selâm vermek ve ruhuna Kur'an okumak caız oluyor da, kesılen kurbandan hasıl olan sevabl, Allah rizası için o zatın ruhuna hediye etmek neden caız olmuyor? Hayır ve hasenatın sınırı, hamiyyet ve merhametin olçüsü olur mu? Alem-i bâkiye intikal eden şühedaya değil, diger ölülerimize yapacağımız hayırlardan dahi elbette ve elbette mânen faydalanırlar. Su dağıtmak, yemek yedirmek, sadaka vermek, ağaç dikmek, kuyu açtırmak, hastahane ve cami yaptırmak, fakir talebelere kitap dağıtmak, kurban kesip fukaraya Allah rizası için tasadduk etmek neden caiz olmasın? Eu hayır ve hasenatın hangisi dinimize ve itikadımıza muhaliftir?
Türbe ve yatırların kabirlerine ibadet etmek ve bu ibadette o veliyullahı kasdetmek elbette şirktir. Böyle bir hataya düşmekten bütün müminleri tenzih ederiz. Aksi takdirde, iymanını yitirir, maazallah müşrik olur.
Doğrudan doğruya ölüden değil, türbelerde yatan zevattan dilekte bulunmak, meziyyet-i uhreviyyeleri müsbet olanlara teveccüh ve onları vesile edinmek bakımından, gelmiş geçmiş âlimler, ârifler ve ehlullah indinde caiz görülmüştür.
Nitekim, dünya hayatında herhangi bir kimseden ve özellikle salih ve sahi bir din kardeşimizden herhangi bir şey istemek, küfrü ve şirki icabettirmediği gibi, bâki âleme göçen ve FI MAK'AD-I SIDK'a erişen bir zât-ı âli-kadrden dilekte bulundir zatb l kadalen makta, ibadet tarikiyle olmazsa, elbette küfrü ve şirki icap
ettirmez. Eğer, âlem-i bakide olan bir zât-ı akdesten dilekte bulunmak küfrü ve şirki hatıra getiriyorsa, dünya hayatında da herhangi bir kimseden bir şey istemekte küfrü ve şirki icap ettirir hükmüne varmak lâzımdır.
Muhakkak olan cihet şudur ki, ister ahirette, ister dünyada herhangi bir kimseden dilekte bulunmak caizdir. Ancak, o dileğin yerine gelmesinde Allahu teâlânın izni şarttır. Allahu teâlâ, kulunun o dileğinin yerine getirilmesini murat buyurmazsa, dünya veya ukba âleminde bulunan kişinin elinden ne gelir? Şu var ki, bu halk ve avam için böyledir. Yoksa, havas veya havassülhavas olanlar, ne dünyada yaşayanlardan, ne de âhirette ebedî âlemde bulunanlardan hiç bir dilekte bulunmazlar. Onlar, ne dileyeceklerse ancak Allahu teâlâdan dilerler. Hatta, bu zevat-ı zevil-ihtiram, Allahu teâlâdan dahi dilekte bulunmaktan hayâ ederler. Onlar:
— Biz Rabbimizden razıyız, o nasıl isterse öyle olsun, derler.
Dilekte bulunmak konusu üzerinde bir nebze durulur ve iyi düşünülürse, Hakkın verdiğine ve kuluna lâyık gördüğüne razı olmamak gibi bir mâna çıkmaz mı? Bunun içindir ki, makam-ı haliliyete vasıl olanlar, haktan hiç bir şey istemezler, istemekten de hicap ederler. Nasıl ki, İbrahim Halilullah Nemrut tarafından nâra atıldığında, hiç kimseden istimdat etmemiş, hatta Allahu teâlâya münacaatta bulmaktan dahi hayâ eylemiştir. Makam-ı haliliyete vasıl olmanın işaret ve nişanı da, kendisinden hiç bir talepte bulunmayan haliline, Allahu teâlânın nâr-1 Nemrud'u, nûr-u ilâhiyeye tebdılı suretiyle tecelli eylemiştir.
Bununla beraber, avamın dua ederek Allahu teâlâdan istekte bulunması da:
ÜD'ÛNİY ESTECIB LEKÜM..
El-Mü'min sûresi: 60 (Bana dua edin de, size icabet edeyim.)
âyet-i kerimesi ile beyan buyurulmuştur.
Burada, şöyle bir sual vârit olabilir:
Derhal cevap verelim:
Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin duaları, risalet tarikiyle ve talim-i ümmet içindir. Velâyet sifatlarına gelince:
(Benim öyle hallerim olur ki, Rabbimden başka kimse halimi bilemez. Ancak, Allahu teâlâ ile benim aramda bir sırdır.)
buyurmuşlardır.
Malûm olduğu veçhile, Peygamberân-ı izâmın velâyet ve Risalet olmak uzere ikı sıfatları vardır:
Velâyet; Allahu sübhanehu ve teâlâya müteveccih olan yönleridir ki, velâyetleri cihetiyle vasıtasız olarak Haktan almalarıdır.
Risalet; Haktan aldıklarını ümmetlerine tebliğ vazifeleridir ki, halka müteveccih yönleridir Binaenaleyh, fahr-i kâinat aleyhi ekmel-üt-tahiyyat efendimizin dua buyurmaları, risalet vazifeleri icabı ve bizlere talim maksadına mâtuftur.
Bu vesile ile, bir hususu daha açıklayalım:
Sofiyyi anlayamayan bazı mülhidlerin: (Velâyet, Risaletten evlâdir) iddiaları galattır. Her Nebinin velâyet ve risalet sıfatı vardır ve ancak Nebilerin velâyet sıfatları, risaletten evlâdır. Yoksa, alel-itlâk velâyet risaletten üstündür mânasını tazammun etmez.
Bu gibi tâbirlere çok dikkat etmek ve hataya düşmemek lâzımdır.
Bu kısa açıklamadan sonra mevzuumuza dönelim:
Evet; Veliden doğrudan doğruya dilekte bulunmakta caiz ise de, o Veliyi vesile edinmek daha uygun ve iyi olur. Vesile edinmek, yalnız âlem-i bakide bulunanlara mahsus değildir.
Hayatta bulunan velileri vesile edinmek de caizdir. Nitekim, Buhari-i-şerifin beyanına göre, Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh efendimizin zaman-ı hilâfetlerinde, Medine-i münevverede şıddetlı bır kuraklık ve kıtlık olmuştu. Halk, ne yapacağını şaşırıp kalmıştı. O tarihlerde, Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin muhterem amcaları Hz. Abbas bin Abdülmuttalip radıyallahu anh hazretleri hayatta bulunuyorlardı. Hz. Ömer, müşarünileyhi vesile edinerek:
— ilâhi! Nebiyyi kerimine tevessül ile istiska ederiz ve ammı muhteremi hürmetine yağmur yağdırmanı rica eyleriz.
Duamızı kabul buyurarak bizi irvâ ve iska eyle, niyazında bulunmuş ve hemen o saatte fevkalâde bir rahmet yağmağa başlamıştır.
Göriilüyor ki, hayatta bulunan veliden de vesile edinile-
biliyor. Hatta, bu hadiseyi İbn-i Abbas radıyallahu anhtan naklen hikâye eden Hafız Ebil-Kasım Hibetullah, Hz. Ömer'in:
— Yâ Rab! Biz, Resûlullahın amcası Abbas bin Abdülmuttalibi tevessül ile istiska ve anın ihtiyarlığına merhameten zât-1 ahadiyyetinden istimdat ve istişfâ eyleriz, diye niyazda bulunduğunu açıklamaktadır.
Mesele, Allahu teâlâya tekarrub edebilmiş veliyi bulmakta, sıdk ve ihlâs ile ona tevessül edebilmektedir.
Bilinmesi gereken bir husus da şudur:
Velilerin gerek dünya hayatında ve gerekse âhiret âleminde zuhura gelen kerametleri, tâbi oldukları Nebinin şahsına ve şânına râcidir. Kur'an-1 azimde Nemil sûre-i celilesinde, Beni-israil velilerinin kerametlerini kabul ederek, rahmeten lil-âlemiyn olan aleyhissalâtü vesselâm efendimizin velilerine bu kerametleri çok görmek, kâmil mü'min işi değildir.
Mefhar-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimizin ümmetinden olan Gavs'lardan, Kutub'lardan, Veli'lerden, Abdal'lardan zuhura gelen harıkulâde haller ki, bunlara halk dilinde keramet denilmektedir, bunların hepsinin şerefi Seyyidil-Enbiyâ ve sened-il-evliyâ vel-asfiyâ efendimizin şanına aittir. Hatta, Ümmet-i-Dâvet olan gayrimüslimlerin bile ortaya koydukları terakkiyat-ı medeniyyenin şerefi de yine aleyhissalâtü vesselâm efendimize aittir. Diğer Enbiyâ ve Resûllerden zuhura gelen mucizelerin şerefi dahi, yine Resûl-ü zişana ait ve râcidir. Unutmamalıdır ki, Hz. Adem aleyhisselâm Eb-ul-Ecsâd - cesetlerin babası, fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ise Eb-ül-Ervah - ruhların babasıdır. Gaflet ve dalâlet içinde bulunanlar bu hakikati, bir an önce fehmetmeğe gayret ve himmet ederlerse, dünyevi ve uhrevi saadet ve selâmete nail clurlar.
Evet: ölülerin kabirlerini ziyaret etmek:
- Dünya benimdir, diyen zavallıların halinden ibret almaktır.
Fakat, veliler ve şehitler ölü değillerdir. Şehitler, kâfir kılıcı ve zalim zulmü sebebiyle bu fâni âlemden bâki âleme fahu teala, ehedi ve lâhuti hayat ile kâmüran olmuşlardır. AL- Kur'an-ı azim-ül-bürhanında: (Bu zevat için, katiyyen ölüdür demeyiniz. Onlar, diridirler.) buyurmaktadır.
Ve lâ tekulû limen yuktelü fiy sebiylillahi emvât bel ahyâ'ün ve lâkin lâ teş'urun.
El-Bakara sûresi: 154
(Allah yolunda katlolunanlar için ÖLÜLER demeyiniz. Belki onlar diridirler, ama siz onlarin hayatlarının keyfiyyetini bilemezsiniz.)
Ve lâ tahsebennelleziyne kutilû fiy sebiylillahi emvatâ bel ahyâ'ün inde Rabbihim yurzekun. Ferihiyne bimâ atâhümullahü min fadlihi ve yestebşirune billeziyne lem yelhaku bihim min haltihim ella havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. Yestebşirune binimetin minallahi ve fadlin ve ennallahe lâ yudiy'u ecr-el-mü'miniyn.
Âl-i-Imran sûresi: 169 - 171 (Allah yolunda ölenleri, ölüler zannetmeyin. Onlar, Rableri indinde diridirler, cennet ni'metleriyle rızıklanıriar. Allahu teâlânın fazl-u kereminden onlara verdiği şeref ve ni'metten sevinç içindedirler. Ve henüz şehit olmamış, kendilerinden sonraya kalan arkadaşlarına, nail oldukları saadette kat'iyyen korku ve hüzün olmadığını müjdelemek ve tarif etmeli isterler. Onlar, Allahu teâlâ tarafından ihsan buyurulan cennet, ni'met ve fazl ile tebşir olunurlar ve mü'minlerin ecrini zayi etmediğini anlarlar.)
Bu âyetlerde beyan buyurulan ve ebedî nimete nail olan şehitlerin, Allah yolunda şehit olmadan önce, salih kişiler olmaları ihtimal dahilinde bulunduğu gibi, âsi ve günahkâr olmaları da mümkün ve muhtemeldir. Hal ve hakikat böyle iken, Allah yolunda katlolunarak böyle yüksek mertebelere eriştiklerini, Allah celle ahkâmı eskimeyecek olan Kitab-ı keriminde açıkça beyan buyurmakta ve:
— Sakın, benim yolumda katlolunan bu kutsal kişilere ve benim için pek kıymetli olan bu şehitlerime ÖLÜ demeyiniz. Sizi bundan menediyorum. Onlar diridirler, hükm-ü celili ile bazı gafilleri uyarmaktadır.
Burada, insaf ile biraz düşünelim:
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin tarif ve tavsif buyurdukları vechile, kâfirle olan mücahede Cihad-i-asgar'dır. Cihad-ı-Ekber ise, nefs ile olan mücahededir.
Şu haide, kâfir kılıcı ile katlolunanlar bu yüksek mertebe ve derecelere nail olabiliyor ve kendisine ÖLÜ denilemiyor. Ya, Enbiyayı izâm ve rüsûlü kiram hazeratı ile sıddıykler ve aşk