Zînetü’l-Kulûb · kaynak sayfaları 341–346
Hiç ummadığım bir zamanda vâki olan bü tekliften, dualarımın müstecap olduğunu sezinledim. Hemen aynı gün, birlikte inşaat yerine gittik, gezdim ve beğendim ve oracıkta anlaştık ve el-hamdü lillah o daireyi satın aldım. Bu risaleyi, çocuklarım içın nıyaz ederek Rabbimin ihsan buyurdugu o daırede yazıyorum.
Aynı sene hacca giderken, yol arkadaşlarımla birlikte Bağdat'ta bir otelde konakladık. O gece, bir rüya gördüm. Çok güzel, nur topu gibi bir erkek çocuğunu, kollarımın arasına verdiler ve:
— İşte, bu senin doğmasını niyaz ettiğin ve beklediğin oğlundur. İsmini Muhammed Cüneyd koy, dediler. Daha sonra, kız çocuklarının oynadıkları bebekler gibi dört bebek daha verdiler.
— Bunlar nedir? diye sordum.
— Bunlar da, dogacak oglun Muhammed Cüneyd'in çocukları ve senin torunlarındır, dediler.
Gözlerimi açtığım zaman, sabah namazı vakti idi. Rüyamı yol arkadaşlarıma anlattım ve bir oğlum olacağını müjdeldiklerini bildirdim. Aynı gün, Istanbul'a aileme bir mektup yazarak, dogacak çocugun erkek olacağını, sâlimen Istanbul'a dönemez ve bir emr-i hak vaki olursa çocuga Muhammed Cüneyd ismini vermelerini tembih ettim.
Filhakika, hac farizasını ifa ve ikmal ederek sıhhat ve âfiyetle İstanbul'a avdetimden yirmi gün sonra bir erkek çocuğum oldu ve adını Muhammed Cüneyd koydum.
TELLI BABA'nın gözümle gördügüm keramet ve lûtf-ü bereketine bu yolda şahit oldum.
Muhterem okuyucularım:
Sizler de, bir müsait zamanınızda TELLİ BABA'nın türbesine gıdınız, bır müddet orada oturunuz ve benim gibi nice nâ-murad olanların ber-murad olduklarını gözlerinizle görünüz. Evlenmeyi arzu ettiği hanımla, nikâhları kıyılır kıyılmaz eşini gelinlik kıyafeti ve teli duvağı ile getirip dua edenleri, dilekleri yerine geldiği için sevinç gözyaşları dökenleri, hazretin himmetiyle hasretine kavuşanları mutlaka görünüz. Ziyaratçilerden kime isterseniz sorunuz. Hiç tereddüt etmeden size, bu makamdan nail-i murad olduklarını söyleyeceklerdir.
Doktorların derdine derman bulamadıkları, zengin bir hıristiyan kızının, gördüğü bir rüya üzerine TELLİ BABA türbesini ziyaret ederek sıhhatine kavuştuğunu, bir muka-
bele-i şükran olmak üzere hazretin türbesini tamir ettirdiğini duymayan, bilmeyen kalmamıştır.
Harpler ve inkılâplar dolayısıyle kapanarak harap olan türbeyi, gördügü bir rüya üzerine yüksek rütbeli bir deniz subayının tamir ve ihya ettiğini ve mescid-i şerifi halkın ibadetine açtıgını da orada size anlatacaklardır. Mevlâ, yapandan da yaptırandan da razı olsun.
Muratlarina nail olan zevattan bazıları da, türbeye abdest alınacak şadırvan ve lüzumlu diger tesisleri yaptırarak şükür vazifelerini eda etmişlerdir.
TELLI BABA hakkında rivayetler pek çoktur. Bu zat-1 şerifin Fatih sultan Mehmet Han ile birlikte İstanbul şehrinin fethine iştirak eden veliyullah safında bulunduğu da söylenmektedir. Bir diğer rivayete göre de, ikinci sultan Mahmut devrinde, Rusların Karadeniz boğazına tecavüzleri esnasında, TELLI BABA'nın dervişleri ile birlikte düşmana karşı koymak ve savaşmak maksadiyle şimdi türbesinin bulunduğu yere geldigi ve kendisine bir zaviye yaptırarak bogazın bu hâkim noktasına yerleştiği, o günden itibaren vatan bekçiliği görevini deruhte ederek güzel İstanbul'un manevi muhafızlıgına kıyamete kadar devam edecegi anlaşılmaktadır. Türbesinin bulunduğu yer, askerî önemi haiz müstahkem bir mıntaka olduğundan sivil halka kapatılmış ve bu sebeple zaviyesi ve kabri bir müddet terkolunmuş, sonradan görülen rüya üzerine tekrar küşat edilmiştir.
Kendisine TELLI BABA denilmesinin sebebi de şudur:
Kadiri tarikatinin bir kolunda meşayih tâcları yani başlarına sardıkları tarikat sarıkları üzerine gelin teli takarlardı. Bir başka deyimle, iklim-i Rabbani arusu yani gelini olurlardı. Bu zat-ı şerif de tâcı üzerine bu şekilde gelin telleri takmayı itiyat edindiğinden, asıl ismi unutulmuş ve TELLİ BA- BA olarak ismiyle anılmış ve kendisi de bu lâkabından memnun kalmiş olmalıdır ki, elyevm bu lâkapla yâdolunmaktadır.
Hatırlanacağı veçhile, Hazreti Mevlânâ'nın âlem-i cemale göçtugü geceye de gelin gecesi anlamina gelen ŞEB-I-ARUS denilmektedir. Maksat, Rabbi ile buluştugu geceyi imâ etmektir. Meşayih-i kiramın giyindikleri elbiselerde bazı işaretler vardır ki, bu işaretleri ancak ehli olan anlar.
Kaldı ki, TELLİ BABA asıl adı unutularak lâkabı ile anılan velilerin ne ilki, ne de sonuncusudur. Atatürk bulvarı açılmadan önce, İstanbul surunun Unkapanı kapısının dışında iki açık türbe vardı. Sağdakine HOROZ DEDE ve soldaki-
ne ESKICI BABA türbesi denilirdi. Evliya çelebi, seyahatnamesinde bu iki zatın da gerçek kimliklerini verememekte, ancak kendisinin Ahmed-i Yesevi hazretlerinin fıkrasından olduğunu, Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri ile Horasan'dan geldiğini ve Fatih Sultan Mehmet Han ile birlikte İstanbul'un fethine iştirak ettiğini, şehrin zaptından evvel her sabah askeri uyandırmak için, horoz gibi kanat vurarak:
— Kumû ya gafiliyn!. (Kalkınız ey gafiller) diye sayha ettiğini ve bu sebeple HOROZ DEDE olarak anıldığını ve asıl adının unutulduğunu beyan etmektedir. Şayanı dikkat olan şudur ki, HOROZ DEDE'nin türbesini de, hıristiyanlar da en az müslümanlar kadar kutsal sayar ve muntazaman ziyaretınde bulunurlardı. Komşusu olan ESKICI BABA'nın da asıl kimliği bilinmez, o dahi lâkabı ile anılır ve tanınırdı.
Bunlardan başka, Sultan Mahmut türbesinin yanı başındaki sokak içinde ve bugün Eminönü kaymakamlığının işgal ettiği binanın arkasında TEZVEREN DEDE de kimliği bilinmeyen velilerdendir.
Bu meyanda, Cibali'de Gül camii içinde medfun GÜL BABA, Ayvansaray civarında türbesi bulunan TOKMAK DEDE, Beşiktaş'ta Uzunca ova mahallesinde TUZ DEDE, Sultanahmet camii karşısında DÜĞÜMLÜ BABA, Edirnekaciva rivaa yA GGN BABA ve nihayet Galata, balikpaapcivarında YATAGAN BABA ve nihayet Galata rında bir meyhanenin arka tarafında medfun bulunan KO- YUN DEDE gibi isimleri unutulmuş veliler pek çoktur ki, maalesef bugün çoğu tamamen kaybolup gitmiştir.
Muhakkak olan cihet, TELLI BABA'nın veliyyullahtan olduğudur. Yukarıda da belirtmeğe çalıştığımız gibi, velilerin kerametleri gibi şefaatleri de haktır ve gerçektir. Kerametleri, yalnız dunya hayatında bulundukları zamana mahsus ve munhasır olmayıp, âlem-i cemale göçtüklerinden sonra da carıdır. Zira; Enbıya, evlıya ve şuheda olmezler. Unlara OLu denilemez. Onlar DiRI'dirler. Onlar, Rabbileri indinde merzukturlar. Onların eriştikleri bu hayat-ı maneviyyeyi anlayabilmek, bir çoklarımızın akıl ve idrakimizin maverasındadır. Nitekim, âyeti celiienin meali de buna şahittir.
Bir gerçeği ehemmiyetle belirtmekte fayda vardır. Kabir ziyareti, sünnet-i seniyyedir. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, kabirleri ziyaret ederlerdi. Şu var ki, mahiyyeti itibariyle her kabir müsavi gıbi gorünurse de, keytıyyet ve mana bakımından kabırler yekdıgerınden çok farklı ve ayrı ayrıdır. Bu
noktai nazarı ispat edebilmek gayet basit ve kolaydır. Meselâ, her insan bir ana-babadan dogar ve şeklen insandır ama, mâna bakımından tamamiyle degişik ve birbirlerinden tamamen ayrıdır. Aynı ana-babadan dünyaya gelen iki kardeşin dahi ahlâk, tabiat, seciye, karakter, irade bakımlarından cok farklı olabıldıklerı çevremızde sık sık görülmektedir. Bu iki kardeşten birisi gayet merhametli, digeri zâlim; biri müşfik, diğeri gaddar; biri yumuşak tabiatlı, diğeri haşin ve sert, biri gayet ınce duşuncelı, dıgerı patavatsız olabılmektedır.
misalleri daha da çogaltmak mümkündür. Fakat, maksattan uzaklaşmamak için bu kadarı ile iktifa ediyor ve diyoruz ki, bu hal dünya âleminde böyle olduğu gibi, âlem-i berzahta da, âlem-i mahşerde de ve ebedî âlemde de böyledir. Evet; zahiren her kabir aynı gibidir. Fakat, insaf ve iz'an ile düşünülecek olursa, Fatih sultan Mehmet Han ile bekçi Hasan ağanın kabirleri bir olabilir mi? Hz. Ebâ Eyyub-el-Ensari ile imam Hayri efendinin kabirlerinin aynı olabileceği düşünülebilir mi?
imam-ı â'zam hazretleri ile, Sultanahmet camii imamının kabirleri bir midir? Diğer enbiyâ ile enbiyâ ve Resûller sultanı fahr-i kâinat efendimizin ravzaları bir olabilir mi? Hangi mübarek makam için: (Ravzamla minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir) buyurulmuştur?
Demek oluyor ki, zâhiren bir ve aynı gibi görünmesine rağmen, muhtelif kabirler arasında hakikatte büyük farklar vardır. Bu cümleden olarak, lâalettayin bir kimse ile bir veliyullahın kabirleri elbette bir değildir ve olamaz.
Hal ve hakikat böyle iken, Türkiye'de dini konuların en yüksek mercii clarak bilinen Diyanet İşleri Başkanlığının, istisnasız bütün türbelere astırdığı şu gaflet vesikasına bir göz atalım:
MUHTEREM ZIYARETÇI mak, kurban kesmek ve doğrudan doğruya ölüden dilekte bulunmak, dinimizde yasaktır.
Kabirler, ölümden ibret almak için ziyaret edilir.
istanbul Müftülüğü
Allahu teâlâya şükürler olsun ki, gerek Diyanet işleri Başkanlıgı ve gerekse Istanbul müftülügü, kabir ziyaretini büsbütün yasaklamamış ve hiç olmazsa sünnet olduğunu kabul ve itiraf edebilmiştir. Maazallah, kabir ziyaretini tamamen menedebilirlerdi.
Müsaade ve müsamahalarına sıgınarak, halka böyle bir ikazda bulunanlara şunları sormak isteriz:
Bu ziyaret sırasında selâm verilir, buyuruyorsunuz. Ölüye selâm nasıl verilir? Ölü olduğunu bile bile selâm vermenin faydası ve gereği nedir? Selâm verilmesini kabul ettiğinize göre, ölü olmadıklarını da kabul etmiş olmuyor musunuz?
Malüm olduğu veçhile, GAZAYI EKBER olan nefis mücadelesinde ve GAZAYI ASGAR olan kâfirlerle mücadelede şehit olanlara ÖLÜ denilmemesini Allahu teâlâ Kur'an-ı hakiminde irade buyurmakta ve bu kabil zevata ÖLÜ denilmesini şiddetle men'etmektedir. O halde, Allahu azim-üş-şânın (ÖLÜ DEMEYİNİZ!) buyurduğu bu şehitlere, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İstanbul müftülüğü ne cesaretle ÖLÜ diye hitap edebilir?
Kendilerine ÖLÜ denilebilecek kimseler, lâalettayin günahkâr, âsi veya kâfirlerdir ki, Cenabi-Hak Kur'an'ında ancak bu gibilerden ölü olarak bahis buyurmaktadır Siz, bırakın Nebileri, şehitleri ve velileri; müminler için dahi ÖLÜ denilemez. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hadis-i şeriflerinde: (El-Müminune lâ yemûtune bel yenkılûne fi dâr-il-fenâ-i ilâ dâr-il-beka - Müminler ölmezler, fâni dünya evinden, bâki âhiret evine göç ederler.)
buyurmuşlardır. Mümin ölmez, mümin ölü de değildir. Mümin ölümün tadını tadar, fakat ÖLMEZ, OLUR.. Ölü ancak kâfirler ve hayvanlardır. Ancak, bunlar da ölmekle tamamiyle yok olmazlar. Kâfirler, mahşerde nâra mahkûm olurlar ve ebedi olarak cehennemde kalırlar:
Velleziyne keferû ve kezzebû bi-âyâtinâ ulâ'ike ashab-ün-nâri hüm fiyhâ hâlidun.
El-Bakara sûresi: 39 (Kâfir olup âyetlerimizi tekzibedenler ise cehennemliktir, ateşten çıkmazlar ve daim orada kalırlar.)
Hayvanların da, hesaptan sonra toprak olacakları ve kâfirlerin hayvanların bu hallerini görerek düçar oldukları azap-
tan kurtulabilmek için hayvanlar gibi toprak olmayı temenni edecekleri şu âyet-i kerime ile beyan buyurulmaktadır:
Yevme yanzur-ül mer'ü mâ kaddemet yedâhü ve yekulül kâfirü yâ leyteni küntü türâba.
(En-Nebe' sûresi: 40)
(O gün herkes ellerinin ne takdim ettigine, daha önce havır ve şer ne yapmış olduğuna bakacak ve kâfir: Keşk lünyada toprak olaydım da, halk olunmayaydım ve bı hesabı görmemeydim, diyecek)
Kâfirlerin, ölümü tadarak büsbütün yok olmadıklarına ve kendilerine söylenileni duyduklarına dair Buhari-i şerifte gayet açık delil vardır:
Hz. Ebû Talha radıyallahu anhtan rivayet olunan bir hadis-i şerife göre, Bedir gazası müslümanların parlak bir zaferi ile sonuçlanmış ve bir avuç müslüman, kalabalık müşrik ordularını tarümar etmişti. Müslümanlar, derin bir çukur kazdılar ve Kureyşten maktul düşenleri toplayarak hepsini bu çukura gömdüler. Resûlü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, gece yarısına dogru bu çukurun başına gittiler ve craya gömülenleri adları ile çağırarak:
- Ey Rebi'a oğlu Utbe, ey Rebi'a oğlu Şeybe, ey Halef oğlu Umeyye, ey Hişam oğlu Ebu-Cehil... diye isimlerini saydıktan sonra:
— Ey bu derin çukurda yatanlar!.. Allahu teâlânın size va'dinin gerçek olduğunu gördünüz mü? Sizler, Allahu azimüş-şâna ve onun elçisi olan bana itaat etmiş olsaydınız, bu hale düşmezdiniz. Ben ise, Rabbimin bana va'detmiş olduğunun gerçek olduğunu gördüm, hitabında bulundular.
Ashab-1 kiram, derin bir hayrete düşerek sordular:
— Yâ Resûlallah! Leşleşmiş kimselere mi hitap buyuruyorsunuz? Onlar, bu söylediklerinizi duyarlar mı?
Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, kendilerine şu cevabı verdiler:
— Ashabım! Muhammed'in canı elinde olana yemin ederim ki, sizler dediklerimi onlardan iyi duyamazsınız.
Şu halde, mümin olsun, kâfir olsun ölülerin görmeleri, işitmeleri, nimet ve azabı duymaları âyetler ve hadislerle sabittir. Bahusus, kâfirlerin dahi bazı hitapları sağ olanlardan