İrşad III · kaynak sayfaları 561–568
Vallahü basiyrün bil-ibda...
Al-i-Imran: 20 (Allahu teâlâ, kullarının her hallerini görür.)
Ey Allahu azim-üş-şândan korkmayarak, mâsiyyet ve seyyiat girdabına dalan âsi:
Yarın, yevm-i kıyâmette bu şahitlerin aleyhindeki şehadetini hiç düşündün mü? Halin neye varacak, aklına getirdin mi?
Hemen ilâve. edelim: Bu şahitler, yalnız kötülüklerimize değil, iyi ve hayırlı amellerimize de şehadet edeceklerdir. Eğer yaptıkların hayır hasenât ve Allahu teâlâ'ya tâ'at ise. aynı şahitler o gün lehimizde şahitlik edeceklerdir.
HIKÂYE Bir zamanlar. kızgın demiri eliyle tutarak döğen bir demirci vardı. Kendisine, bu keramete nasıl erdiğini sordular.
Demirci, on mazlum ve bir mâsumun duası ile bu keramete eriştiğini söyledi ve anlattı:
- Ben, gençliğimde Allahu teâlâ'ya âsi bir kul idim. Bir gün, yardım istemek üzere güzel bir kadın yanıma geldi:
— Çoluk, çocuk, günlerden beri açız.. Kocam, alil ve hastadır. Kımıldamadan yatıyor. Bizler, senin mü'min kardeşleriniz, ne olursun bize yardım elini uzat ve bir kaç günlük bile olsa, gözyaşlarımızı sil, dedi.
Kadın, fevkalâde güzeldi. Onu, gönlüm çekmiş. nefsim arzulamıştı.
- Olur. dedim. Size yardım ederim amma bir şartla.. Bana râm ol..
- Ben evli ve namuslu bir kadınım, dedi. Hem, sen ruz-i Irged Clld 8 - F: 36
cezayı düşünmüyor musun? Allah'tan kork ve bana böyle bir teklifte bulunma..
Zavallı kadın, ağlayarak dükkânımdan uzaklaştı. Fakat, birkaç saat sonra açlıktan bitkin ve perişan bir halde yine geldi. Nâçar kaldığı anlaşılıyor ve bitkin bir halde bulunuyordu.
Mahzun ve mütevekkil:
- Teklifine razı oldum, dedi. Ne yapacaksan yap, fakat bize bir ekmek parası ver. Zira, çocuklarım ve kocam açlıktan helak olacaklar.
Kadını, dükkânımın iç tarafındaki odama aldım. Yüzü sapsarı kesilmiş korku ve hicaptan titriyordu.
— Nen var? dedim. Neden korkuyorsun?
Burası kapalı ve emin bir yerdir. Seni ve beni burada hiç kimse görmez.
Kadın, hıçkınklar arasında bana cevap verdi:
— Nasil gören olmaz! dedi. Ondan gizlenmek mümkün müdür? Seni ve beni gören, yarın yedi âdil şahidi de ruz-i cezada karşımıza dikecek ve ikimizi de mahkûm ettirecektir.
Bu sözlerinden hiç bir şey anlayamamıştım. Bön bön onun güzel yüzüne bakarak sordum:
— Sen neler söylüyorsun? dedim. Bizi gören kim, şahit dediklerin kimler? Haydi, göster bana da bakayım, nerede onlar? Bu dört tarafı kapalı ve gözlerden uzak kuytu odada, bizi görebilecek ve aleyhimizde şahitlik edecek kimlerdir?
Zavallı kadıncağız, gözyaşları arasında içini çekti:
— Hepsi, hepsi burada, diye inledi. Senin ve benim üzerlerimize müekkel olan melekler, omuz başlarımızda değiller mi? Onlar, aleyhimizde şahitlik etmeyecekler mi? Ben, o melekleri görüyorum. Senin, bana yapmayı düşündüğün kötülükten dolayı ağlaşıyorlar. Daha bir çok şahitler de var.. Uzerine bastığımız yer şahit, senin ve benim uzuvlarımız şahit, dillerimiz şahit, kitabımız şahit, zaman şahit, mekân şahit, Hâlık-ı kevn-ü mekân şahit.. Yetmez mi bu kadar şahit?
O korku ve titreme hir ânda benim de içime düştü.. Artık, gerçegi anlamış ve ben de aglamaga başlamıştım. Bu mübarek, kadının, hâlâ titreyen temiz ellerine sarıldım:
- Sen, benim dünya ve âhiret kız kardeşim ol, dedim.
Bir ânda, şekavetim saadete tebdil olunmuş ve libas-1 tekvayı giyivermiştim. Kadına:
- Her ne ihtiyacın olursa, çekinmeden bana gel, sana daima yardıma âmadeyim, dedim ve kendisine yetecek kadar para verdim. Dua ve senâ ederek ayrılırken:
— Allahu tâlâ'nın nârı, dünyada ve ukbada seni yakmasın, dedi ve gitti.
Işte, o günden beri ben kızgın demirleri elimle tutar ve gördüğünüz gibi yanmam. Hiç bir ateş. bu dünyada beni yakmaz, burada yakmadığına göre ukbâda da yakmayacağına iymanım var. O mâsum kadının duası berekâtiyle Allahu teâlâ bana bu kerameti lûtfeyledi.
Görüyorsunuz ya, aziz mü'minler:
Dünyada, en büyük sevap yoksula yardım etmektir. Bu kıssamızdaki gibi ehl-i ırz bir hatunun duasına mazhar olanın, şekaveti saadete tebdil olunur. Eğer. yardım ettiği ehl-i ilim, ehl-i hal ve betahsis talib-i ilim ise, alınacak sevabın ve erilecek makamın haddi hesabı yoktur. Bu kabil hayır ve hasenatta bulunanlar, canlı Kâbe'yi yapmış gibi olurlar. Kâbe deyince aklıma geldi de. anlatmadan geçemeyeceğim:
HIKÂYE Vaktaki İbrahim Halilullah, emr-i ilâhi ile Kâbe'yi inşa eyledi ve inşaat tamam olunca, Allahu teâlâ'dan ecr-ü sevap diledi:
Ve iz yerfe'u Ibrahim-ül-kava'ide min-el-beyti ve Ismail Rabbena tekabbel minna inneke ent-es-semi-uil-aliy...
El-Bakara: 127
(Hani, Ibrahim ve İsmail Beytullah'ın temellerini yükseltmişler ve birlikte şöyle dua etmişlerdi: Ey Rabbimiz.. Yaptığımız binayı kabul buyur ki, duamızı işitir ve niyazımızı bilirsin..)
Allah celle. Haliline vahyeyledi:
— Yâ Ibrahim.. Bana mescit yaptığın için mi dua ediyor ve sevap istiyorsun?
İbrahim Halilullah, niyazda bulundu:
- Evet ya Rab..
Hak sübhanehu ve teâlâ buyurdu:
- Bugünden itibaren. senin vaptığın bu mescidi. uzaktan veya yakından gelerek ziyaret eden kullarımın alacakları sevap kadar, sana sevap verdim.
Ey câmi ve mescit yaptıranlar:
Riyâdan. gösterişten. halkın teveccüh ve itibarından kaçınarak mahza Allah rizası için cami veya mescit vaptırmış iseniz, o cami veya mescidin temellerini attığınız günden itibaren ta kıyâmete kadar. o cami ve mescitte okunan ezanlardan. kılınan namazlardan, okunan Kur'an'dan, yapılan va'z-ü nasihat ve bütün ibadât ve tâ'atten hâsıl olacak sevabın mislini Allah celle sizlere bahş ve inayet buyuracaktır. Sizlere. müjdeler olsun..
Yalnız cami ve mescit değil, her hayır böyledir. Ağaç dikmek, su getirmek, çeşme yaptırmak, kuyu açtırmak, hastahane, mektep, medrese, Kur'an kursu, köprü ve benzeri âmmenin hayrına ve yararına binalar inşa ettirmek, talebe okutmak. talebe okutturmak gibi işler, birer sadaka-i câriyyedir. Sen. Ölsen bile bıraktığın eserler devam ettikçe hayır defterin kapanmaz.
O cami ve mescitlerde namaz kılanlar dikilen agacın gölgesinde oturup, meyvesinden yiyenler, getirilen ve akıtılan sudan içenler hastahanelerde tedavi görenler. mektep, medrese ve Kur'an kurslarında okuyanlar, köprüden geçenler, okutulan veya okutturulan talebelerin ilimlerinden faydalananlar devam ettiği müddetçe, onların alacakları sevaplar eksilmeksizin.
bir misli de senin hayır defterine yazılır.
Netekim, kötülükler de aynen böyledir. Bir kötülüğü yapan ve başkalarına kötü örnek olarak o kötülüğün âdet haline gelmesine sebep olanların da şer defterleri kapanmaz ve o kötülükler devam ettikçe, her işlenen kötülüğün bir misli, o kötülüğü ilk yapanın şer defterine yazılır.
Evet; dersimize devam edelim:
İbrahim Halilullah. tekrar niyazda bulundu:
-- Yâ Rabbi.. Daha fazla sevap isterim, dedi.
Allah celle celalühü buyurdu:
— Yâ Ibrahim.. O beytin ne kadar taşı ve kumu varsa, sana onların sayısı kadar sevap vereyim..
Ibrahim aleyhisselâm nazlandı:
- Yâ Rabbi. dedi.. Kerem-ü inayetine ve fazl-ü sehavetine göre lûtfunu umarim..
Hak celle ve âlâ buyurdu:
— Yâ İbrahim.. Ne acaip şeyler diliyorsun? Oğlun Ismail'i okutmadın mı ki, fazlıma göre rahmet istiyorsun?
İbrahim aleyhisselâm tekrar niyazda bulundu:
— Yâ Rab.. Mescit yaptıran mı, yoksa oğlunu okutan senin fazl-ü rahmetine erer?
Allahu sübhanehu ve teâlâ buyurdu:
- Yâ İbrahim.. Küçük çocukların. sabahlârı uykudan kalkar kalkmaz. mahmur gözlerle mushaf- şerifi ellerine alarak hocalarından yana yönelmelerinden. mektep yoluna girmelerinden daha sevgili bir şey yoktur ve olamaz. - Yeryüzünde mevcut mescitler sayısınca mescitler inşa etseniz, zat-1 ülûhiyyetim indinde. sabahları hocasının önüne koşan yavrular kadar sevgili olamaz. Ey Halilim.. Bilmiş ol ki, fazlıma lâyık rahmetime erenler, ilim okuyanlar ve ilim okutanlardır. Kullarıma, lûtuf ve rahmetlerim çoktur. Fakat. fazlıma göre rahmetim ancak kelâmımı öğrenmeye çalışanlara mahsus ve münhasırdır.
Aziz mü'minler:
Bu kıssadan, ehl-i iymanın alacağı hisse pek büyüktür.
Yavrularımızı mektebe verip okutmak, onları vatan ve milletimize lâyık din ve şeriatimize muvafık birer evlât olarak yetiştirmek lâzımdır. Aziz yurdumuzda, arazi sahibi olmak, çok çocuk sahibi olmak, onları en iyi şekilde yetiştirmek her müslüman Türkün ilk ve en önemli vazifesidir. Doğum kontrolü maskesi altında Türkün zürriyetini kesmek; Allahü ieâlâ indinde aslâ bağışlanmayacak büyük bir suç. Peygamber-i zişâna.
dine, millete ve vatana hiyanettir. Zira, Resülüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde:
(EVLENİNİZ, ÇOĞALINIZ.. BEN, KIYÂMET GÜNÜN-
DE DİĞER ÜMMETLERE KARŞI, SİZİN ÇOKLUGUNUZLA İFTİHAR EDERİM..) buyurmuşlardır.
Çocugunu okutmayan da haindir. Fırsat elde iken okutmadığı yavrusu, dünyada ve ukbada babasına düşman olacak.
âhirette ana ve babasını dava ve şikâyet ederek onları mahkûm ettirecek, nâra attıracaktır. (İlim tahsili erkek veya kadın her mü'min için farzdır.)
Babaların hayırlısı, hocadır.. Hakkı, gayet büyüktür. Netekim. Fahr-i alem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir diğer Hadis-i şeriflerinde:
buyurmuşlardır.
Babanın, evlât üstündeki hakları konusunda RŞÂD'ın birinci cildinin dokuzuncu dersinde geniş malûmat ve tafsilât vermiştim. Merak edenler, oradan öğrenebilirler. Bununla beraber, burada da kısaca bilgiler verelim:
Her evlâdın. babası üstünde ehemmi mühim üç hakkı vardir:
1. Evlâdını güzel bir isimle isimlendirmektir.
2. Sünnet ettirmektir.
3. Mektebe vermek ve ilim tahsil ettirmektir.
Isimlerin güzelleri şunlardır.
Muhammed, Ahmed, Mustafa, Hamid, Abdurrahman, Abdurrahim, Abdullah, Hasan, Hüseyin, Ali, Bekir, Sıddık, Ömer, Osman ve diğer mübarek ve muhterem zevatın isimleridir.
Kız olursa: Fatıma, A'işe, Hatice, Zeynep, Ummü-Gülsüm, Rukiyye, Nur, Rebia gibi isimler verilmelidir.
Mü'minlere lâyık olan. bütün işlerini şer'i şerife muvafık ve mutabık kılmak ve bu sayede saadet-i dâreyne nail olmak ve lûtf-u ilâhiye ermektir.
Ilme ve âlime hürmet ve riayet, Allah ve Resûlüne olan hürmet ve riayetin aynıdır. Zira, ilim Allahu tâlâ'nın sifatıdır. İlme ve âlime ihanet ise, Allah ve Resûlüne ihanetin aynıdır.
Dikkat buyurunuz; bazı din düşmanları suret-i haktan görünerek, artık oldukça bayatlamış olmasına rağmen kurnaz bir taktikle, gafil mü minleri igfale yeltenmektedirler:
- Efendim, diyorlar.. Islâm dini, gerçekten çok yüce bir din amma, ah ah şu yobazlar yok mu? Işte, o yobazlar her şe.
yi altüst ediyorlar. Bu yüce dini, o yobazlardan mutlaka kurtarmak lâzımdır.
YOBAZ dedikleri kimlerdir, bilir misiniz? Âlimler, din alimleri, yobaz tabiriyle o muhterem zevatı kastediyorlar.
Maksat, âşikârdır.. Din âlimlerini, halkın gözünden düşürecekler, insanları onlardan soğutacaklar ve cemaati onlardan ayıracaklar. Zirâ, âlim gitti mi; ne islâm kalır ne de müslim.. Bu çirkin ve iğrenç oyunun içyüzü budur. Halbuki, dini bir tavan farzedersek, onun duvarları alimlerdir. Duvar olmayınca, tavan da olmaz. Tavan olmayınca da, insan topluluklarının üzerlerine medeniyet kisvesi altında her türlü çirkefı boşaltmak kolaylaşır.
Resûl-ü zişân aleyhi salâvatullah-ül-Mennân efendimize taarruz ve tecavüzlerini de, arap kavmine hücum maskesi altında yürütmektedirler. Araplara sövüp sayan birisine. Arap Israil harbi sırasında sordum:
— Senin, hücum ettiğin ve aleyhinde bulunduğun arabın müslümanı mı, kâfiri mi?
O gafil müslüman, verecek cevap bulamadı, apıştı kaldı
Arabın müslümanı var, kâfiri var.. Eğer, kâfirine hücum ediliyorsa, ben de beraberim. Fakat, müslüman arabın aslâ ve kat'iyyen aleyhinde bulunmam, bulunamam. Onlar, benim öz kardeşlerimdir. Bazı gafil ve cahillerin aleyhlerinde bulundukları mü'min Araplardan birisi de Nebilerin serveri, âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizdir.
Evet; arap aleyhtarlığı yapanların çoğu, açıkça söylemeğe cesaret edememekle beraber, dogrudan dogruya Fahr-i Risalet efendimizi kasdetmektedirler. Akıllarınca, arap kavmi kötü olunca, hâşâ sümme hâşâ o da kötü bilinecek ve onun dini ve şeriati de böylece çürütülecektir. Bu gibilerin şeytanet ve hiyanetlerinden Allahu teâlâ'ya sığınırız.
Vakt-i saadette nifaklarını gizleyen bazı münafıklar üçüncü halife zamanından sonra ashaba ve ezvaca dilleri ile tecavüze başladılar. Aslında, tıpkı bugünkü münafıklar gibi hedefleri aleyhissalâtü vesselâm efendimiz idi. Meselâ, dogrudan dogruya Resûl-ü zişâna tecavüze cür'et edemeyenler. onun sevgili zevcesi A'işe Sıddıyka radıyallahu anhaya, veya Ebâ-Bekir, Omer, Osman ve Aliyyel-Mürteza (Rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn) efendilerimize dil uzatmağa yeltenirlerdi.
Ne yazıktır ki, asırlardan beri devam edegelen bu nifak, re'sen ve bizzat Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi ve Kur'an-ı azimi kasdettiği halde, değişik taktik ve metodlarla ve çapraşık yollarla ashaba, ezvaca, âlimlere ve nihayet kavimlere tevcih olunmakta ve bir çok gafil ve cahil müslümanları da müslümanlık namına iğvâ ve iğfal ederek, islamı parçalamağa çalışmaktadırlar. Günümüz de de, aynı oyunlar buna yakın ve değişik usullerle oynanmakta ve maalesef islâm âlemi bütün bu nifak teşebbüslerini tam ve kesin olarak teşhis edememekte ve önleyememektedir.
Hepimiz biliriz. ki. ilk nifak tohumları, sözde muhabbetiehl-i-beyt ve hukuk-u Ali'yi siyanet maskesi altında sahneye konulmuştur. Münafıkların, bu oyunda muvaffak olduklarını inkâra mecal var mıdır? Büyük bir hicap ve teessürle tebarüz ettirmeliyiz ki, olan olmuş ve islâm âlemi bu yüzden bölünmüş