Ara
Menü

Sayfalar 327–334

1.652 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 327–334

Benim biçare, Kaldım avâre, Derdime çare, Derman sendedir, Ihsan sendedir..

Yatma seherde, Uğrarsın derde, Gamda kederde, Derman sendedir, İhsan sendedir..

Derviş HIMMET'e, Çare vuslâte, Derd-i firkate, Derman sendedir, Ihsan sendedir..

Evet; seher vakti uyuma!.. Kalk, mü'min kardeşlerine selâm, fakirlere it'am-ı ta'am eyle.. Herkes uyurken teheccüd namazı kılanlar, seher vakti kıyam ederek ayakta bulunanlar necata ve felâha kavuşmuşlardır.

Sen de kalk; seher vakti el aç duaya, tazarrû ve niyaz eyle ol ulu Mevlâ'ya, vasıl ol maksad-ı ulyâya.. Mahrum etmez seni de, ol kerem Kânının şânına lâyık değildir ki, vermesin matlûbunu sâhib-i recaya..

Seherde el açan âşık, mahrum olmaz.

Seherde, bütün dertlere devâ, tekmil hastalara şifa bahşolunur.

Seherde, Hak pazarından nice cevherler alınır.

Seherde, uyumayan göz Hakkı görür..

Seherde, uyumayan göz Hakla hak olur..

Seherde, vuslât bulunur, seherde mağfur olunur.

Seherde, Hak rizası tahsil olunur..

Uyuma!.. Hele seher vakti uyuma!.. Çok yakın bir zamanda, uzun uzun uyuyacak, uykuya doyacaksın.

HİKÂYE Hak celle ve alâ, bir seher vakti Cebrail aleyhisselâma emr-ü ferman buyurdu:

— Yâ Cebrail... Var dünya yüzüne, şu mıntıkada dolaş..

Bu seher vaktinde uyumayan kim ise, ona fazlımı ilet...

Cebrail aleyhisselâm, emrolunan mıntıkayı dolaştı ve doksan sene ateşe tapan bir Mecusi'den gayrı kimseyi uyanık bulamadı.

Mecusi de, ateşe karşı durmuş:

— Yâ sanem, ya sanem... diyerek kendisine göre ibadet ediyordu. Yani, ateşe tapıyor ve Allahu teâlâ'ya şirk koşuyordu.

Cebrail aleyhisselâm, makamına vararak Hak teâlâ'ya niyaz eyledi:

— Yâ Rabbi, dedi. Sana şirk koşan bir Mecusiden gayrı uyanık kimse bulamadım.. Bütün insanlar derin bir uyku içinde uyuyorlar.

Allahu teâlâ irade buyurdu:

- Yâ Cebrail.. Var o Mecusi'ye fazlımı eriştir.

Cebrail aleyhisselâm o Mecusi'nin yanına vararak fazl-ı ilâhiyyi kendisine tevdi eder etmez, ömrü boyunca ateşe karşı:

— Yâ sanem... Yâ sanem... diye tapınan Mecusi, Fazl-i ilâhi erişince:

— Yâ Samed... Yâ Samed... diye zikre başladı. Allah celle de kendisine:

- Lebbeyk….. Lebbeyk mukabelesinde bulundu. (Bilindiği gibi LEBBEYK hitab-ı ilâhisinin mânası EY KULUM BEN- DEN NE ISTIYORSUN? demektir.)

Cebrail aleyhisselâm, niyazda bulundu:

— Yâ Rabbi... Doksan sene sana karşı şirk koşan bu müşrikin, iki defa YÂ SAMED zikrine cevaben LEBBEYK buyurmanızdaki hikmet nedir?

Allahu azim-üş-şân buyurdu:

- Doksan sene, YÂ SANEM diye zikreden bu Mecusi'ye ateş hiçbir cevap vermedi. Ben azim-üş-şâna YÂ SAMED hitabında

bulunduğu zaman, ben de cevap vermeseydim, benim o puttan ne farkım kalırdı? Ben, Hayyü kayyûmum, o kuluma iyman nasibeyledim…..

Ey Aşık-ı sâdık:

Seher vakti uyumayan Mecusi bile, seherde olan fazl-ı ilâhiyye nâil ve kendisine iyman nasip olursa; sen Allahu teâlâ'ya iyman eden, habibine gönül veren hakiki bir müminsin, sana bahşolunacak ecri ve derecâtı bir düşün de seherlerde uyuma!..

Fırsatı ganimet bil, uyuyup kaldığın her seher, en az bir fazl-i ilâhiden mahrum kaldığını unutma!..

Şunu da hatırından çıkarma!. Yakın bir zamanda yine seher olacak amma, sen o seherde ebedi uykuna dalmış bulunacaksın.. Bu ebedi uyku, sana ya saadet uykusu veya felâket uykusu olacaktır.

Vaktini boş geçirme, ibadet et Mevlâ'ya.

Seherlerde uyuyan, uğrar nice belâya..

JV, SislEssl Mâ vedda'ake Rabbüke ve mâ kalâ.

Ed-Duhâ: 3 Ey Mahbubum.. Rabbin teâlâ ve tekaddes hazretleri, seni terketmedi, sana darılmadı, buğzetmedi. Bunlar, düşmanlarının yanlış düşünceleridir. Seni, ezelden sevdim ve halkettim.

Ezelde mahbub olan, lâ-yezalde maktû ve magbüz olamaz.

Aşık, mâ'şukundan ayrılmayı lâyık görmez. Kâfirlerin sözlerinden me'yus ve mükedder olma, gamlanma!... Onlar. ehl-i kin ve â'da-i dindir. Ey Habibim: Rabbin celle, düşmanları nı yalanlayacak ve seni tasdik edecektir. Sana. envâ' keramatını ve Kur'an-ı azim-ül bürhanı inzâl eyleyecek ve seni o düşmanlarına karşı galip kılacaktır.

Burada dikkat edilecek çok mühim bir husus daha vardır:

Kureyş kâfirleri, o islâm düşmanı hainler: (Rabbi Muham.

med'e darıldı ve onu terketti..) demeseydiler, bu âyetler nâzil olmazdı. Onların küfrü, bizim Nebi'mizin Allahu teâlâ indindeki kıymetinin ve makamının, bizlere bildirilmesine sebep olmuştur.

Vahyin bir müddet kesildikten sonra, tekrar nâzil olmağa başlaması üzerine, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, Cebrail aleyhisselâma:

— Yâ Cebrail.. Vahiy neden tehir olundu? diye sormuşlar ve şu cevabı almışlar:

— Yâ Resûlallah.. Ben de emr-i Mevlâ'ya muntazarım..

Bir gün, ashab-ı kiram rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimiz, vahyin neden kesildiğini Fahr-i kâinat efendimizden sordular. Efendimiz:

— Ey ashabım. Sizlerin tırnaklarınızı kesmediğinizden dolayı vahyin tehir olunduğunu ve gelmediğini zannederim, buyurmak suretiyle asabını temizlige teşvik eylediler.

Zira; tırnak kesmek, cemaatle namaz kılmak, mesh üzerine meshetmeği tecviz etmek, fâcir arkasında namaz kılmak;

Ebâ-Bekir'i Ömer'i, Osman'ı ve Ali'yi (Ridvanullahi teâlâ aleyhim ecmaiyn) diğer sahabeden efdal tutmak, sıfatullahı insanlara talim ve kadere iyman etmek, fıtrat-ı islâmiyyeden ve ehl-i sünnet alâmetinden olmuştur.

Netekim ashab-ı kiramdan birisini kötüleyen, ehl-i kıbleden birisini tekfir eden ve ondan biri vefat ettiğinde cenaze namazını terkeyleyen ehl-i sünnetten olamaz. Bu saydıklarımız, ehl-i sünnet vel-cemaat alâmetleridir.

Evet; dersimize devam edelim:

Duhâ'dan murat, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin nur-u cemalidir, demiştik. Vel-leyli'den murat da.

mübarek re'si yani başlarıdır. Onun, buy-u anber saçan mübarek siyah saçlarına, Allah celle yemin etmiştir. Üzerine yemin edilen gece, dünyaya şeref verdikleri geceye veya mi'râca teşrif buyurdukları geceye de işaret olabilir. Çünkü, mi'râc gecesi Cenâb-ı Rabbil-âlemiyn Habibi Mustafa'sına, dünyada vahiy kerametiyle ikram ettiğini beyan eylediği gibi, âhirette de da-

ha âlâ ve şerefli ihsanlarına gark edeceğini müjdelemiş. bu ikramları Habibine gözü ile göstererek tattırmıştır.

Yani, ILM-EL-YAKİN olan iltifat-ı ilâhiyyesini, mi'râc-ı Nebi'de AYN-EL-YAKİN ile HAKKAL-YAKIN'e, daha açık bir tâbirle gözü ile görmek ve bizzat tatmak derecesiyle tattırmıştır:

«8-10., Ve lel-âhiretü hayrün leke min-el ulâ...

Ed-Duhâ: 4 Ey habibim: Dünyada senin zikrini yücelttim. Sana vahyeyledim. Seni, mi'râcıma aldım. Sana Kevser'i, hayr-ı kesiri verdim. Sana veliler, sâlihler, âşıklar, alimler ve kumandanlar ihsan ettim. Dünyada bu kadar nimet-i uzmâya erdin.. Ahiretin daha da mâmur olacaktır. Âhiretin dünyadan hayırlıdır. Zira.

âhiret bâki, mihnet ve meşakkatlerden âridir. Âhiret nimetleri de bâkidir, zevalden âridir ve irâs-i halelden beridir. Dünya ise.

nimetleri geçici, her mânada fâni, gailesi bol, mihnet ve meşakkati çoktur.

Işte, hikmet-i mi'râc budur.

Dünyada, Habibine ihsan etmiş olduğu in'am-ı ilâhiyyesini Kur'an âyetleriyle sadece haber vermiştir. Mi'râc-1 Nebide ise.

bu haberlerini ve âhiretinin dünyasından daha hayırlı olacağın!

gözü ile göstermiş, cennetini, cemalini ve bütün iltifat-ı ilâhisyesini tattırmıştır.

Elbette, âhiretteki iltifat-1 Rahmani, dünyadakinden daha yücedir. Buna biaen: (Âhiretteki iltifat-ı ilâhiyyem, dünyadaki iltifatımdan daha yücedir. Bu bakımdan âhiret sana dünyadan daha hayırlıdır..) âyeti celilesi bu görüşün delili ve şâhididir.

Hak celle ve alâ, bu âyeti kerime ile şöyle buyurmaktadır:

- Ey Habibim: Senin için âhirette hazırladığım nimetlerimin yanında dünyada sana ve ümmetine bahş ve ihsan ettigim nimetler, hiç mesâbesindedir. Ümmet-i Muhammed'e, âhirette öyle ihsanlarda bulunacağım ki, insan havsalası bunları idrake aslâ kâfi degildir.

Ey ehl-i iyman:

Onun ümmeti olmak ne büyük devlet, onun hizmetinde bulunmak ne erişilmez rif'attir, anlayabiliyor musun? Onun ümmeti olmak bahtiyarlığına nail olan bizlere, böyle bir inayet-i Rabbani hazırladığına göre, Allahü azim-üş-şânın Habibine edeceği ihsanları düşünebiliyor musun?

Halbuki, Fahr-i Risalet efedimizin nazarında, cennetin de, cennet saraylarının da, cennet libaslarının ve nimetlerinin de hiç bir kıymeti yoktur. Onun, pâk ve musaffâ kalbinde Rabbinin aşkı, insanlara rahmet ve şelkat hissi doludur. Zira, o Rahmeten-lil-âlemiyndir, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Onun bütün arzusu ve iştiyakı, Rabbinin izniyle ve rizasiyle ümmetinin azaptan kurtulmasıdır.

Iyi biliniz ki, kalb-i pâk-i Muhammed aleyhisselâmda, yalnız iki istek mevcuttur: Biri, Rabbin rizası ve digeri de ümmetinin azaplardan halâs olarak cennete girmesi, cennet nimetlerine ermesidir. Hattâ, ümmetinin azaptan kurtulabilmesi için ciğerpâre evlâtlarını, torunlarını, bütün yakınlarını ve kendi nefsini dahi fedaya hazır bulunduğunu açıkça beyan buyurmuşlardır.

İşte, bunun içindir ki Hak celle alâ, kendisine:

s'o.

9.°.

Ve le-sevje yû'tiyke rabbüke je-terdâ...

Ed-Duhâ: 5 (Rabbin, seni razı kılıncaya kadar, sana verecektir..)

buyurmuştur. Bu dünya âleminde; insanlar, melekler ve hay-

vanlar da dahil olmak üzere, bütün mahlükat-ı ilâhiyyeye tahsis buyurulan merhamet, Hak tâlâ'nın merhametinin yüz cüz'ünden bir cüz'üdür. Âhirette ise, mütebaki doksan dokuz cüz merhamet-i ilâhiyye, Ümmet-i Muhammed için ayrılmış ve hazırlanmıştır.

Allahü teâlâ, bu âyet-i celile ile, gerek Habib-i edibine, gerekse onun ümmetine daha neler vâ'd buyurmaktadır:

— Ey ekmel-ir-rüsul.. Yakın zamanda, seni razı kılıncaya kadar vereceğim. Bu kerem ve ihsanlarımı, ulûm-u evveliyn ve âhiriyni, dünya ve âhiret ilimlerini sende cem'edeceğim. Senin ümmetin, kıt'alar fethedecek, kıyâmete kadar bâki kalacaktır.

Ahirette ise bahşedeceğim nimetlerin künh-ü hakikatini ben azimüş-şândan gayri kimse bilmez ve bunlar saymakla tükenmez.

Sırası gelmişken, bir hakikati daha açıklayalım:

Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, mi'râcında şöyle bir niyazda bulundular:

— Yâ Rabbi.. Kıyamet günü, ben ümmetimin yanında bulunmadan, onları hesaba çekme.. Ümmetimi, babasız yetimler gibi mahzun ve mükedder etme.

Bu münâcatlarına karşılık, hitab-ı izzet vârid oldu:

- Ey Habibim.. Niyazını kabul ettim. Sen, ümmetinin yanında bulunmadıkça, onları muhasebe etmeyeceğim.

İşte, VE LE-SEVFE YÛ'TIKE RABBÜKE FE-TERDÂ (Seni razı kılıncaya kadar vereceğim..) vâ'd-i celiliyle bunu müjdeledi ve Resülünü mesrur eyledi.

Bu hikmete binaen, yarın mahşerde ikinci sûr üflenmeden Fahr-i Risalet efendimiz Türbe-i muattaralarından kaldırılacaklar ve mahşer yerinde arşın gölgesinde ümmetinin hesaba çekilmek üzere getirilmesini bekleyecekler, o büyük muhasebe ve muhakeme esnasında bizzat hazır bulunacaklar ve ümmetini yalnız bırakmayacaklardır.

O halde, Resûl aleyhisselâma ümmet olmaya gayret et, ona lâyık olmaya çalış, onun sünnetlerine yapış, ehlini, evlâdını, ezvâcını, ashabını, ehl-i beytini sev, onların gittikleri yoldan Allahu teâlâ'ya vasıl ol..

Cenab-i Fahr-i Risalet efendimiz, arşın gölgesinde ümmetini beklerken diğer peygamberlerin ümmetlerinin getirildiklerini görecekler ve Cebrail aleyhisselâmdan soracaklardır:

— Yâ Cebrail.. Yoksa, benim ümmetim daha önce bâ'as olunarak hesaba çekildiler mi?

Cebrail aleyhisselâm, kendilerini temin ve teselli edecektir:

— Yâ Resûlallah.. Üzülmeyiniz, mi'racınızda Allahü teâlâ ümmetinin başında bulunmadıkça onların hesaba çekilmeyeceği.

ni size vâ'd buyurdu. Ümmetiniz, en son ümmet olduğundan dolayı, mahşere en son getirilecektir.

Uzaktan, milyarları aşan bir kalabalık görünecek ve bunların ümmeti Muhammed olduklarına dair bazı âlâmetler müşahede olunacak, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz tekrar soracaktır:

— Kardeşim yâ Cebrail.. Kalabalık bir cemaat zuhur etti.

Acaba, bu gelenler benim ümmetlerim midir?

Emin-i vahy-i sübhani, sefir-i celil-i Rabbani, Namus-u ekber hazretleri, bu kalabalığın kimler olduğunu öğrenmek üzere Rahmani bir melek gönderecek, bu melek gittikçe yaklaşan kalabalıga vardığında, onların abdest azalarının nur olup ziya verdiğini görecek ve soracak:

— Sizler, kimin ümmetisiniz?

Kalabalık, feryat ve figan ederek şu cevabı verecekler:

— Bizler, sana cevaba kadir değiliz. Halimizi ifadeden aciziz. Fakat, aramızda ulemayı izâm ve müctehidiyn-i kirâm ile Evliyâ'ullah vardır. Onlara sor, sana kim olduğumuzu haber verirler, diyeceklerdir.

Melek, kalabalık arasındaki ulemaya soracak:

— Siz kimlersiniz? Elleriniz, kollarınız, yüzünüz ve ayaklarınız nurlar içinde.. Sizden önce gelen hiç bir ümmet hem bu kadar kalabalık, hem de bu kadar nurlu değildi. Sizler, kimin ümmetisiniz?

Ulemâ, Evliyâ ve müctehidiyn-i kirâm cevap verecekler:

Sayfalar 327–334 · İrşad III — tarikat.org