Ara
Menü

Sayfalar 17–24

1.655 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 17–24

Inned-diyne indallâh-il-islâm Al-i-Imran: 19 Allah katında makbul olan din, Islâmdır.

Yüz suhuf, dört kitap, Hazret-i Adem'den beri gelen bütün Enbiyânın talimini ve neş'esini, kulluğunu bu dinde bulacaksın. Ne mutlu ve ne kutlu o kişiye ki, islâma girdi de ölüm onu islâmda buldu. Müslüman olarak şarab-ı-mevti içti, bu dünyadan öyle göçtü, sâlihlere ilhak olundu, canı nârdan necat buldu, gözü özü Hakkı gördü, Cennet - Cemal safasını sürdü, Firdevs-i-â'lâda ebedi cennet ni'metlerini derdi, Cemal cennetine erdi, canı Mustafa'yı buldu, gören gördü. bulan buldu, olan oldu..

Yazık olsun, vah olsun şol kişiye ki, Rabbini razı kılamadı. Resûl ondan memnun olamadı, melekler lâ'net eyledi.

mü'minler onu sevmedi, şeytan enisi ve yoldaşı; kötüler, azgınlar ve zâlimler sırdaşı; secdeye gelmedi hiç başı, Hak için akıtmadı gözyaşı, hiyle ve yalan oldu her işi, kıyâmeti münkir, Hakkı görmeye gözü kör, zulm ile yetim malını yedi, halka zulm eyledi oruç tutmadı, zekâtını vermedi, haccını edâ etmedi, mazlûma yardımcı olmadı, açı doyurmadı, çaldı, çırptı, âh aldı, gönül yıktı, nihayet kendisi de yıkıldı, karanlık. bir izbeye tıkıldı, âh-u-vâh oldu onun işi Aşağıdaki nazmı, ibretle oku.. Hazırlığını ona göre yap.. Gün zevale erişti:

Gün bugündür, saat bu saat;

Daha dünkü günü göremezsin..

Ansızın dururken ölüm gelir de, Bir saat evinde duramazsın..

Irgâd, Cilt: 3 - F: 2

Güvendigin dallar eline gelir, Kazandığın mallar hep miras kalır, Bülbül gibi öten dilin kapanır kalır, Dahi bir salât veremezsin..

Oğlun kızın feryat edip ağlarlar, Ayrılık ateşiyle ciğer dağlarlar, Gözün yumar, çeneni bağlarlar, Eşini dostunu göremezsin..

Heves etme bu hayırsız yapıya, Zeval yakın gün dikildi tepeye, Dört kişiyle çıkarırlar kapıya, Bir daha evine giremezsin..

Dinle sana bir bir virem hisabın, Bu fâni dünyanın anla harabın, Hemen bir kazan su bir kalıp sabun, Onu da bir tamam süremezsin..

Düşün bir kez ne karalı yazın var, Bir faide yok nice oğlun kızın var, Eğer bulunursa bir top bezin var, Uç kattan ziyade saramazsın..

Bir faide kılmaz malın menalin, Bütün hasret kalır kaş-ı hilâlin, Adalet kıl çoluk çocuk ıyalın, Bir daha hatırın soramazsın..

Kerem eyle düşme nefsin peşine, Kul olanın neler gelir başına, Uzatırlar musallânın taşına, Yolların sarp varamazsın..

Kara yerden sana bir ev kazarlar, Bir sed edip defterini bozarlar, Üzerine beş on kerpiç dizerler, Sağına soluna dönemezsin..

İki melek gelir sual sormağa, Amelin var mıdır cevap vermege, Hazırlanır topuz ile vurmağa, Yakanı elinden alamazsın..

Baktın bu kapuya kimse girişmez, Inşa'allah ak karaya karışmaz, Ruhsati bu sırra aklın erişmez, Hikmet-i Hüdâ'yı bilemezsin.

Kafile kalkacak, günler yaklaştı;

Yakında çıkarsın bâb-ı gafletten, Yârandan, ihvandan göçler sıklaştı;

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

Yaptığın hesaplar bir gün bozulur, Kafile sessizce yola düzülür, Düşmanın sevinir, dostun üzülür;

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

Çırçıplak ederler, soyarlar seni;

Bembeyaz kefenle boyarlar seni, Bir tabut içine koyarlar seni, Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

Cansız binek gelir o gün kapıya, Vârislerin gelir malın yağmaya, Var mı kimsen sana Kur'an okuya, Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

Uç beş dostun ağlar, ağyâr sevinir;

Anan saçın yolar, ehlin dögünür;

Sessizlik evinin yolu görünür, Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

Ruhsati

Namazın kılarlar üç beş ihvânın, Kerem eder mi ulu sultanın, Kesilir kuvvetin, gider dermanın;

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

AŞKI, ölüm var unutma sakın;

Bilmiş ol ecelin bugünden yakın, Dost, düşman ediyor makbere akın;

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten..

Aşk-i-i-Halvet-i-Cerrah:

Ölüm, öyle bir nehirdir ki, herkes o nehrin suyundan mutlâka içecektir. Her nefis ölümü tadacaktır:

. 1<0 joj Ly i s-ie Küllii nefsin zâika't-ül-mevti sümme ileynâ türca'un.

El-Ankebût: 57 Her nefis, ölümü tadıcıdır. Sonra, bize rücû edeceksiniz.

Şu var ki, bir hastanın ağzına bal verilse, acı geldiği gibi;

kâfir maraz-ı iyrnana ve küfür illetine, âsi isyan zilletine, zâlim zulüm dert ve mihnetine müptelâ oldukları için, ölümü tadış onlara çok acı gelecektir. Mü'min, sâlih ve kâmil olur ve kalbi aşk-ı ilâhî ile dolu bulunursa, bunu zevk ile tadacak ve ondaki lezzeti hiç bir şeyde bulamayacaktır. Şehitlerin, tekrar tekrar dirilerek yeniden şehadeti tadmak istemeleri buna işarettir. Zira. ölüm bâbında VUSLAT-I-CANAN vardır. demişlerdir. Bu vuslât, kâfir ve zâlimler için nâra vuslâttır.

Mü min-i sâlihlerin ve âbidlerin ise: cennete, âşıkın cânâna.

Cemal-i bâ-kemal-i Ahmed'e ve vech-i Cemal-i lâ-vezali ehad'e vuslâtıdır. Kabir âleminde devlet, saltanat, mal ve evlât rütbe ve makam, kasa ve kese makbul ve mû teber degildir. Bun-

- 21 -ların hiç birisi mezara götürülmez. götürülse bile götürene hiç bir faydası olmaz. Orada.

ancak kalb-i selim ve â'mal-isâliha sana yoldaş olabilir. Nakledeceğim kıssayı ibretle oku.

bu yolculuğa hazır ol..

HIKÂYE Arif-i-billah bir zengin kimse, ölümünün yaklaştığını hissederek oğlunu yanına çağırmış ve şöylece vasiyyet etmiş:

— Oğlum.. Ben yakında aranızdan ayrılacağım.. Bunca yıldır taşıdığım emaneti sahibine teslim ettigim gün, beni vıkadıktan sonra kefenleyecekleri sırada, eski çoraplarımdan birisini ayağıma giydir.. Sana vasiyyetim budur, demiş..

Adamcağız, bir zaman sonra gerçekten şarab-ı-mevti içerek, mal ve mülkünden, evlât ve yalinden ayrılmış.. Hısım.

akraba, eş, dost, konu komşu cenâzeye hazır olmuşlar.. Cenâze yıkanmış, tam kefene sarılacağı sırada, merhumun oglu babasının vasiyyetini hatırlamış ve bir eski çorabını bularak ayagına giydirmek üzere gassalin eline vermiş ve:

— Babamın vasiyyeti vardır, lûtfen bu çorabı ayağına giydiriniz, demiş..

Merhumu yıkayan zat:

— Kat'iyyen olmaz, demiş.. Böyle bir şey islâmda aslâ ca'iz değildir. Şeri'atin cevaz vermediği bir şeyi yapamam..

Bu. haklı itiraza rağmen oglu ısrar etmiş:

- Efendim, babamın vasiyyeti budur, mutlaka yerine getirilmesi lâzımdır. diyerek direnmişse de gassal dinlememiş:

— Bana inanmıyorsanız, müftüye sorunuz.. Göreceksiniz ki, o dahi caiz olmadığını söyleyecektir, mukabelesinde bulunmuş.. Cenâzeyi bekleterek müftüye, vâ'izlere ve ilim adamlarına sormuşlar, hepsi de bunun ca'iz olmadığını. bövle bir vasiyyetin yerine getirilemeyeceğini. islâmda bövle bir vasiyyetin yeri olmadığını bildirmişler. Tam bu esnada. merhumun arkadaşlarından yaşlı bir zat, cenâze evine gelmis ve

hoca efendilerle babasının vasiyetini yerine getirmek hususunda münakaşa ve münazara eden ogluna hitaben:

- Evlâdım, rahmetli baban vefatından sonra sana tevdi edilmek üzere bana bir mektup emanet etmişti. Buyur, bu mektup sana aittir, diyerek bir zarf vermiş.. Çocuk, hayretler içinde kalarak zarfı açmış ve babasının mektubunu yüksek sesle okumuş:

(Oğlum!

Sana, bu kadar mal ve mülk bıraktım. Görüyorsun ya: gider ayak, bana bir eski çorabı giydirmeye bile müsaade etmiyorlar. Bir gün —Allah gecinden versin— sen de benim bu halime geldiginde, sana da kefenden başka bir şeye müsaade etmeyeceklerdir. Bu fâni dünyadan âhirete götürebileceğin.

sekiz arşın kefenden başka bir şey değildir. Ona göre aklını başına al, tedarikli, bulun, sana bıraktığım malları hevâ ve hevesin uğrunda ve sefahat yolunda değil, Allah rizasına uygun, saadet ve selâmet yollarında harca ki, iki cihanda azîz olasın..)

Anlayana ne güzel bir vâ'z-ü irşâd.. Rahmetullahi aleyh..

Şimdi, ölüm mü'mine nasıl gelir? Mü'min, vuslât-ı cânanasıl erer? Ölüm, kâfire nasıl gelir? Onu, bu âlemden inkâr ettiği âleme ve korkunç azaba nasıl yollar? Bunları anlatalım:

Rivayet olunur ki, Allahu sübhanehu ve teâlâ, her mü mine öldükten sonra sorar:

- Seni tekrar dünyaya iade edeyim mi?

Mü min; Hakkın bu sualine, olüm ânında duyduğu acı dolayısiyle menfi cevap verir, yani dünyaya dönmek istemez.

Kâfir ise, gördüğü ve ileride daha da göreceğini bildiği azabın yanında, üç yüz kılıç darbesi acısı gibi olan azaba taham.

mül eder ve iyman ile ölmek, â'mal-i-sâliha işleyebilmek için tekrar dünyaya donmeyi ister.

Şehitler ise, ölüm ânında gördükleri iltifat-ı-ilâhiyyeve nail olabilmek için, tekrar tekrar dirilerek Allahu teâlâ yolunda ölmeği ve aynı iltifata nail olmayı temenni ederler.

Üseyd bin Abdurrahman hazretlerinden rivayet olunur ki meyyit tabuta konuldugu zaman:

— Kaddimûni.. Kaddimûni.. (Beni, tez ve çabuk yerime götürün) diye seslenir, duyanlar bu kelâmı duyarlar.

Kâfir ise:

— Beni nereye götürüyorsunuz? Aman beni götürmeyin, diye feryat eder ve yalvarır: Erci ûni.. Erci'ûni.. (Geri çevirin, geri çevirin..)

Mü'min kabrine vardığında, toprak kendisine:

— Sen, hayatta iken arka üstü üzerimde yatar ve beni se.

verdin. Ben de seni seviyorum.. Şimdi, rahat rahat yat, der.

Kâfir kabre girdiginde toprak ona:

— Sen, beni sevmezdin ve bana buğzederdin.. Şimdi de.

ben seni sevmiyor ve sana buğzediyorum. Sen, üzerimde iken gülerdin, şimdi ağlayacaksın. Vücudunu haram ile besledin, burada seni kurtlar yiyecekler, der ve kâfiri öyle bir sıkar ki.

kaya altında kalan yumurta gibi ezer, kemikleri birbirine gi rer. Kâfir, toprağın sıkmasından öyle bir feryat eder ki, bu feryadını insanlardan ve cinilerden başka her mahlûk işitir.

Kabir, mü'mini de sıkar. Fakat, gurbetten gelen oğlunu kucaklayan ana gibi..

Ceset, kabre konulduktan ve sual sorulduktan sonra, âlem-i.

berzaha götürülür. Üç gün sonra, Rabbil-âlemiyn'e münâcat ederek kabrine döner, gelir cesedine nazar eder ve görür ki. ceset şişmiş, ağzından burnundan kanlar, köpükler geliyor. O zaman.

cesedine hitaben:

— Dünyada yaşadığın günleri hatırlıyor musun? diye sorar ve gider.

Kırk gün sonra, yine izn-i-ilâhî ile gelerek mezardaki ce.

sedine nazar eder ki, karnı deşilmiş, kaşlar ve kirpikler dökülmüş. saçlar sakallar dağılmış, her tarafından kanlı irinli sular akmaktadır. Cesedini bu halde görünce şöyle hitap eder:

- Ey cesedim, sana ne oldu? Böyle korkunç ve iğrenç bir şekle nasıl girdin? Hani senin ok gibi kirpiklerin? Hani senin yay gibi kaşların? Hani senin sırma gibi güzel kokulu

saçların? Tozdan. topraktan kaçınır, çamurdan iğrenir, tıraşına ve süsüne itinâ ve ihtimam ederdin.. Gücüne, kuvvetine, servet-ü sâmânına, rütbe ve makamına güvenir, herkese tepeden bakardın.

Dünyada yaşadığın o günleri hatırla, der ve mahzunen âlem-i-berzah'a gider, bir daha cesedini görmez. Ancak, kabrini ziyarete gelenler olursa, izn-i-ilâhi ile kabrine gönderilir.

Cuma ve Pazartesi geceleri de, yine izn-i-ilâhî ile hane sine gönderilir. Kendisini hayırla ve Kur'anla ananlara dua eder. Eğer, çoluk çocuğu, ailesi efradı kendisini unutmuşlar.

hayırla ve Kur'anla anmamışlarsa, onlara bed-dua eder:

— Size, bunca ni'metler bıraktık.. Bıraktığımız mallarımızla bize dua etmiyor, bizleri hayır ile âdetmiyorsunuz.

Halbuki, bıraktıklarımızı sizler yiyor, evlerimizde sizler oturuyorsunuz.. Hesabını ise burada bizler veriyoruz, der ve ilâve eder:

— Siz bizi mahrum ve mahzun ettiniz, Allahu azim-üşşân da sizleri mahrum ve mahzun etsin, temennisiyle âlem-i berzaha donerler.

Anlatacağım şu hikâyeyi de, dikkatle ve ibretle oku da, kıssadan hisse al..

HIKÂYE Zalim bir hükümdar vardı. Milletine ve tebaasına yap madığı zulüm kalmamıştı. Günlerden bir gün, bir yere gitmek istedi. Esvapçıları ve oda hizmetkârları, kendisine bir elbise beğendiremiyorlardı. Getirilen elbiselerden her birine bir kusur buluyor, mülevves vücuduna ipekten, sırma işlemelerle, göz nuru dökülerek dikilmiş elbiseleri lâyık görmüyor, her getirileni yerlere atıyor, çiğniyor, etrafına dehşet ve korku saçıyordu. Kendisini bir ilâh, ebedi bir varlık sanıyor, âkibetinin bir hiç olacağını aklına bile getiremiyordu. Kendi boş varlığına gururlanıyor, bu varlığını bâki ve ebedi vehmedi yordu. Bir hiç olan kimseler, ekseriya cehillerini ve noksan