Ara
Menü

Sayfalar 9–16

1.803 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 9–16

Okuduğum âyet-i celile, işte o günü yani ölüm gününü, başka bir tâ'birle zâlimin mazlûmun eline geçeceği kıyâmet gününü anlatmaktadır. Bu şiddetli ve dehşetli günün başlangıcı dünyadan ayrılacağımız gündür ki, o gün ölüm günüdür. Allahü celle celâlühu, işte o mühim gün ile korkutulmamızı. Habibine emr-ü-ferman ediyor.

Mü'minler, o gün yani ölüm günü Cennet-i-âl'â ve Cemal-i Mustafa ile müjdelenerek mesrûr olurlar. Melekler onlara:

— Ey mümin.. Korkma, mahzun olma.. Işte, sana vâ'dolunan cennet.. Işte, sefa ve sürûr.. Ebedi saadet senindir, müjdesini verirler:

Sx,25g!

Innelleziyne kalü Rabbünallahü sümmestekamu teterezzeli aleyhim-ül-mel'iketü ellâ tehîfu ve lâ tahzenu ve ebşiru vilcennet-illeti küntüm tû'adun Fusslilet: 30 Mâ'nayı münifi:

Muhakkak, şu kimseler ki Rabbimiz ALLAH dediler, kalpleri ile inandılar, iyman ettiler ve dilleri ile de O'nun rübubiyyetini ve vahdaniyyetini ikrar ve tasdik ettiler. Sonra da yaptıkları işlerde doğruluktan ayrılmadılar. Yani, her işlerini Kur'an-ı-kerimin emirlerini ve nehiylerini gözönünden ayırmayarak dosdoğru ve yerli yerince yaptılar, bütün amellerini ve fi'illerini Kur'an terazisi ile tarttılar, gizli veya âşikâr her hallerinde, darlıkta ve varlıkta ihlâs ile istikamet üzere bulundular. Allahü teâlâ'dan gayrı hiç kimseden korkmadılar, ancak Allahü azim-üş-şândan korktular ve Resûlünden hayâ

ettiler. Işte, böyle davranan kişilere, ölümlerinde, kabirlerinde ve kabirlerinden kalktıklarında müjdeci melekler gönderilir ve şöyle denir: (Ey mü'min.. Korkma, mahzun olma.

Çünki, sizler için korku ve üzüntü yoktur. Sizlere müjdeler olsun.. Resûllerin, dünyada iken sizlere vâ'dettikleri cennet sizindir. Sizler, orada ebediyyen kalacaksınız. Bizler, dünyada da sizin dostlarınız idik, burada da sizinle beraberiz ve sizlerden hiç ayrılmayacağız.. Sizlere öyle bir ni'met-i-Rabbani ihsan buyuruldu ki, her istediğiniz verilecek, bütün arzularınız yerine getirilecektir. Bütün bu ni'metler: rahiym ve gafur olan Allahu feâlâ tarafından, sizler için hazırlattırılmıştır. Sizlere, bundan sonra öyle bir hayat verilir ki, ölümü yoktur. Öyle bir sıhhat verilir ki, hastalığı yoktur. Öyle bir mülk verilir ki, zevali yoktur. Öyle bir gençlik verilir ki, ihtiyarlığı yoktur. Her gün ayrı ayrı fecellilere mazhar olacak, her gün ayrı ayrı zevkler tadacaksınız. Bu ilâhi ihsanları ne gözler görebilmiş, ne kulaklar işitebilmiştir. Bütün bu ni'metler, ne kalp ile hatırlanabilir, ne akıl ile düşünülebilir. Bunlar, tarik-i-müstakim üzere bulunan, Allahu teâlâ'ya ve peygamberlerine inanan kişilerin erdikleri makamlardır. )

Burada biraz duralım ve insaf ile düşünelim: Dünya hayatı böyle midir? Yaz - kış, sıcak - soğuk, gece - gündüz demeden; haram - helâl düşünmeden, Allahü tâlâ'nın emirlerini terkederek, bir ömür boyu didinip çırpındığımız bu fâni hayatın sonu ölüm değil midir? Yıllarca mektep sıralarında çektiğimiz çileler, imtihana girmek için geçirdiğimiz korku ve hevecan dolu uykusuz geceler, o yana bu yana çırpına çırpına, şuna buna yüzsuyu ve ter dökerek kazandığımız mal ve paraları, önünde sonunda sevmediklerimize bırakarak, sekiz arşın kefenle tek ve tenha karanlık bir çukura girmekle neticelenmeyecek mi? Az yaşa, çok yaşa, akibet gelir başa tekerlemesinde olduğu gibi. bu didişmelerin bu çırpınmaların sonu da ölüm değil mi? Dünya çalışmalarının, diplomaların, ihtisasların, makam ve rütbelerin, bütün bunlarla böbürlenip öğünmelerin son durağı kabir değil de nedir? Evet; dünya hayatının sonu. er veva

geç bir hiç oluvermektir. Bu fâni hayatta, her şey ama her şey fânidir, gelip geçici ve egretidir.

Meselâ, dünya hayatındaki sağlık da, sıhhat de geçicidir.

Elli yaşına kadar, binbir meşakkatle ve bir çok fedakârlıklara katlanarak topladıklarımızı, dişimizden tırnağımızdan ayırdıklarımızı, elli yaşından sonra doktora ve ilâca vermiyor muyuz? Aklı başında bir zat ne güzel söylemiştir: Insanoğlu, gençliğinde para kazanmak için sıhhatini ve ihtiyarlığında da, sıhhatini kazanmak için parasını israf eder.

Dünya mülkü de zevale mahkûmdur. Efes'te, Bergama'da, Truva'da, bir dünya cenneti olan şu güzel Îstanbulumuzun bir çok semtlerinde birer harabe yığını halinde kalıntılarını gördügümüz saraylar, kâşaneler, konaklar, yalılar nerede? Hani, bunların sahipleri neredeler?

Dünya ve dünya mülkü, hamam kurnasına benzer. Hamama gelen bir cenâbet kişi; yıkanır paklanır ve kurnayı başka bir cenâbet kişiye bırakır. Eğer, o kurnaya oturan, yıkanmasını ve arınmasını bilirse, temiz pâk çıkar gider. Yıkanmasını bilmiyorsa, kirlerini kabartır, bir taraftan kiri alır, başka tarafa bulaştırır, kir üstüne kir ekleyerek geçer gider.

Dünya hayatında gençlik de böyledir. Ilkbahar gibi çabucak gelip geçer, tatlı bir hayal olarak ancak hatıraları kalır.

Aslında, ömür dediğimiz de bir rüyadan, bir kâbustan ibarettir. İnsanoğlu, ana kucağında mışıl mışıl uyurken daldığı bu rüya veya kâbus âleminden, başı teneşir tahtasına vurunca uyanıverir.

HIKAYE Âriflerden bir zata sormuşlar:

— Her ezanın, bir namazı vardır. Doğduğumuz zaman kulağımıza okunan ezanın namazı yok mudur?

Hazret, hafifçe gülümseyerek cevap vermiş:

— Olmaz olur mu? demiş.. O ezanın namazı da, musallâ taşına konulduğumuzda kılınır.

O halde, böylesine fâni ve geçici ve bu kadar kısa ve kısır bir hayat için; Allahını ve peygamberini unutan, nefsini dünya zevk ve eğlenceleri ile avutup uyutan, haram - helâl ne bulursa yutan, ebedî saadet ve selâmetini, bir hiç mukabilinde satan kişi akıllı mıdır? Böylelerine akıllı demeğe, kimin dili varır?

Işte hayat, işte ölüm.. İşte dünya hayatı, işte âhiret saadeti.. Birincisinin sonu ölüm, ikincisinin ebedî hayat.. Birincisinin sonu ebedi ayrılık, ikincisinin sonu ebedî vuslât... Birincisinin sonu mülkün ebedi zevali, ikincisinin sonu ebedi ve zevalsiz mülk.. Birincisinin sonu ihtiyarlık ve düşkünlük, ikincisinin sonu ebedi gençlik ve zindelik..

Bütün bu ni'met ve saadetler; tarik-i-müstakim üzere bulunan, Allah'a, peygambere, kitaba, sünnete uyan, doğru yoldan ayrılmayan sâdıklar, sâlihler ve âbidler için hazırlanmıştır. Bütün nedametler, sefaletler ve zilletler. de âsilerin, zâlimlerin, yollarını ve yönlerini şaşırmış gafillerin nasipleri olacaktır.

Hal ve hakikat böyle iken, bu kısa ve fâni hayat için, yukarıdan beri saydığımiz ebedi saadet ve ni'metlerden mahrum kalmak; nedamete, sefalete ve zillete düçar olmak revâ mıdır?

Ey âşık-ı-sâdık:

Bugün tövbe edeyim, yarın tövbe edeyim diyerek ömürlerini hevâya verenler, bu ni'metlerden mahrum kalırlar. Yalancılıkla, düzenbazlıkla, hiylekârlıkla nefeslerini ve nefislerini tüketenler, ebedi hüsrana uğrarlar. Nefislerine zulmedenler o kimselerdir ki, Allahu teâlâ'yı inkâr ederler, Resûllerine tâbi olmazlar, hiç ölmeyeceklerini, dünya yüzünde bâki ve ebedi kalacaklarını sanırlar. Bu gibiler, bütün bu ni'metlere erişemedikten başka, azap günü gelip çattığında pek korkunç azaba uğrarlar ve o azap içinde ebediyyen kalırlar. Bu azabın dehşet ve şiddetinden kurtulmaya çalışırlar ama, bütün bu gayretleri boş ve beyhudedir. Zira, onlar bu azaba daha dün-

ya hayatında iken istihkak kesbetmişler, ölümleri ânından itibaren de ebedi azaba mahkûm olmuşlardır.

Ey mü'min:

Ölüm günü gelip çatmadan tövbe et.. Yaptığın bütün kötülüklere, fenaliklara, kabahatlere, suçlara ve günahlara törbe et:: Bir daha işlemeyeceğine söz ver, nâdim ol, ağla ve göz yaşı dök, bir daha kötülük yapmamağa azm-ü-cezm eyle.. Allahu teâlâ, tövbe eden kullarını sever. Allahu teâlâ, kötülüklerden kaçınan, mâ'nen ve maddeten arınmasını bilen temiz ve tâhir kullarını sever. Ebedi saadet ve ni'metlerini de böylece tövbe eden, arınan ve kötülüklerden sakınan kulları için hazırlamıştır. Bunu bil, bu gerçeğe inan, Hakkın vâ'dine bağlan, gayret kemerini beline kuşan.. Tevhidi, tehlili, temcidi, doğru konuşmayı, hak söylemeyi diline vird edin.. Yalandan, gıybetten, boş ve faydasız sözden, seb'den, küfürden. haram yemekten, inciten ve kalp kıran acı konuşmalardan, şahitliği ketmetmekten dilini temizle ve koru. Gözlerinden gaflet ve hiyanet perdelerini kaldır. Gözlerini, gördüklerinden ibret alır hale getir.. Iyiyi, güzeli ve doğruyu görmeğe alıştır.. Kulaklarını hak kelâmına ver, Allahu tâlâ'nın sevmediği sözlere kulaklarını tıka.. Gıybete, kötü söze, boş ve faydasız konuşmalara kulaklarını kapalı bulundur. Agızdan alınan zehir:

vücudu ifnâ ettiği gibi, kulaktan alınan zehirli kelâm da insanın ruhunu ifnâ eder. İki çenen arasındaki et parçası ile, iki budun arasındaki et parçasına sahip ol.. Ayaklarını da daima dogru yolda bulundur.. Sapıkların, azmışların, fisk-u-fesat yolunda gidenlerin yollarına saptırma..

Unutma ki, ölüm bir gün bize de gelecek, bize de yetişecektir. Ölümden kurtuluş yoktur. Bir gün gelecek, bizi de alacaklar, evlât ve yalimizi yetim koyacaklar, kabrimize bırakıp savuşacaklardır. Kabir denilen yer, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur. Işte, o çukurda amellerimiz ile başbaşa kalacak, ya feci bir azaba uğrayacak veya rahat ve güzel yeni bir âleme kavuşacağız. Orada, bizlere ihsan buyurulacak mükâfatları bekleyecegiz. Orada, bize verilen cen-

netleri, hurileri, vildan ve gılmanları, sarayları müşahede edecegiz ve kıyâmet gününe kadar bekleyeceğiz. Kıyâmet gü nü, hesaptan sonra o âna kadar seyrettiğimiz bütün bu ni'metler bizlere ebediyyen bahş ve atâ olunacaktır.

Kabir azabı: kâfirlere, zâlimlere, âsilere, kötülere, valancılara, ahlâksızlara hazırlanmıştır. Dünya hayatının sonu mutlaka kabre varır. Kabir, âhiretin ilk kapısıdır. İşte, o kapıdan her birimiz muhakkak geçeceğiz. Bunu inkâra kimsenin cesareti yoktur.

Bir gün gelecek, güneş o gün de yine doğacak, fakat biz o gün artık güneşi göremiyeceğiz.

O gün, herkes yine konuşacak, fakat biz o gün konuşamavacağız. Belki, biz de bir şeyler konuşacağız ama, bizim knnutugumuzu insanlar duymayacak.

O gün, herkes yine işitecek, biz de işiteceğiz ama, bizim söylediklerimizi halk işitmeyecek.

O gün, insanlar yine dükkânlarına, vazifelerinin başına gidecekler ama, bizim yolumuz yalnızlık evi, amel sandığı olan kabre varacak..

O gün, sağ olanların yine elleri tutacak ve ayakları yürüyecek ama, bizim ellerimiz tutmayacak, ayaklarımız yürümeyecek..

Cansız at kapuya, taksimat tapuya gelecek.

O gün, yine ezanlar okunacak, namazlar kılınacak ama, biz artık o ezanlara icâbet edemeyecek, o namazları kılamavacağız. Başkaları, bizim namazımızı kılacaklar..

Her gece evine yuvana döndüğün, çoluğuna çocuğuna kavuştuğun halde, o korkunç yolculuktan evine dönemeyecek, ehline ve evlâdına kavuşamayacaksın...

O gece, yine her evde ışıklar yanacak, ama senin vardığın ev karanlık kalacak...

O gece, herkes evinde yün veya pamuk yataklarına uzanarak istirahate çekilirken, seni o kapkaranlık evde kuru toprağa yatıracaklar, urgansız ve zincirsiz bağlayacaklar..

Dönülmeyen yollara gideceksin, umulmayan, iyi olmayan

yaralarla yaralanacaksın.. Doymayan gözlerini toprakla, kan mayan ağzın çamurla dolacak... Kafa tasında, yılanlar ve akrepler yuva yapacak...

O günleri hiç düşündün mü? Bu dertlere çare aradın mı?

Bu yaralara merhem buldun mu? Konağın, hanın. hamamın:

apartmanın başkalarına kalacak.. Senin koltuğuna, senin iskemlene başkaları kurulacak.. En sevdiklerin bile. seni kısa zamanda unutacaklar. Yine yiyip içecek, gülüp eğlenecek.

bıraktıgın malı, mülkü, parayı har vurup harman savuracak.

lar...

Ebediyyet mi'marını buldun mu, bulabildin mi?

Yıkılacak evi bıraktın, yıkılmayacak eve sahip olabildin mi?

Geçici koltuğu, iskemleyi bıraktırdılar, ebedi makam kazanabildin mi?

Dünya, âhiretin tarlasıdır. Ebedi hayat, buradan kaza nılır. Şu var ki, bu ebedi saadeti, bu zevali olmayan bâki mülkü: fâni âleme tercih edenler altunu teneke ile değişen gafiller gibidirler. Her gün yakınlarından dostlarından, ahbap ve arkadaşlarından ölenleri gördükleri, dünya hayatının fâni ve geçici olduğunu da bildikleri halde, bundan ibret almayanlar.

âhiretleri için hazırlık yapmayanlar bu gafletlerini elbette nedametle ödeyecekler ve elbette bu gibilerin âkibetleri iyi olmayacaktır.

Allahu tâlâ, zâlimlerin mü'ini, yardımcısı değildir. Allahu, teâlâ muhsinlerin, müttekilerin yardumcısıdır ve onlarla beraberdir. Nereden gelip nereye gittigini, ne için gelip ne için gittiğini bilmeyen, ne için halk olunduğunu sezemeyen. hılkatinin sebebini arayıp araştırmayan, nefsinin aczini öğrenemeyen, Allahu tâlâ'nın izzetine iyman etmeyen kişiler. elbette bâki âlemde sefil ve rezil olacaklardır.

Hakka gönül veren âşıklar ise, sevdikleri ile haşrolacak, sevdikleri ile ebediyyen beraber kalacaktır.

Kara gün kararıp kalmaz, Hemen Allah de, Allah de..

Hangi akşam sabah olmaz, Hemen Allah de, Allah de..

Sahibimiz çok nazlıdır, Yanında geçer sözlüdür, Hemen kalbinde gizle dur, İymanı Allah de, Allah de..

Var amma yetmiş bin perde, Ne göktedir, ne yerde;

Karıncasın komaz darda, Inan Allah de, Allah de..

Sen, seni çalma taşa;

Niyaz eyle, gitmez boşa;

Kulu gibi değil hâşâ, Uyan Allah de, Allah de..

Ne derdin var ise söyle, Kalbini mübarek eyle, Bu da geçer, kalmaz böyle;

Dayan Allah de, Allah de..

Ruhsati, olma gel divane;

Günde beş kez dur divane, Sıdk ile düş âsitâne, Uzan Allah de, Allah de..

Ruhsati Hemen Allah de, Allah'a teslim ol.. Dünyada ve âhirette rahat bul.. Din'lenen, dinlenir.. Dinsiz. dinlenemez.. Din de Allahu teâlâ indinde islâm dinidir:

Sayfalar 9–16 · İrşad III — tarikat.org