İrşad III · kaynak sayfaları 200–206
dar şehzade diye bilinen çingene oğlanı da bütün kırlar ve ormanlar üzerine âmir tayin ederek eline ferman vermiş ve saraydan uzaklaştırmıştı. Kanarya kafesine girmiş, o zamana kadar onun kafesini işgal eden serçe de azat edilerek kırlara uçurulmuştu. Çingene delikanlısı için bahşolunan vazife hükümdar- Iktan daha güzel gelmiş ve böylelikle her şey yerini bulmuş, zavallı kızcağız da senelerce sonra yerine yuvasına kavuşmuş oldu.
Insanlar yaptıkları işlerle, söyledikleri sözlerle, kafalarındaki düşüncelerle hasletlerini meydana koyarlar. Konuşmayan bir insan, okunmayan bir kitap gibidir. Konuşmaya başlayınca, okunan kitap gibi mahiyyeti ve muhtevası anlaşılır. Bunlar, hılkatleri pâk olan kimselerdir ki, Fatiha'sı temiz kişilerdir. Bunlar:
Elestü bi-Rabbiküm kalû beld...
El-Âraf: 172 (Ben sizin Rabbiniz değil miyim? buyurmuştu. Onlar da EVET EY RABBİMİZ, demişlerdi.)
hitabında İLLÂ diyenlerdir. Netekim:
(SA'İD ANA KARNINDA SA'İDDIR. ŞAKİ DE, ANA KAR.
NINDA ŞAKİDİR.) kaidesi, şu Hadis-i-şerif ile sabittir.
"esendek (Sa'id ve şakinin, ana karnında sa'idliği veya şakiliği
mukadderdir. Doğan her çocuk, fıtrat-ı islâm ile dogar. Fakat, malümun ilme tâbi olması gibi, dogacak çocuğun said veya şaki olduğu, Allahu teâlâ'ca malûm ve mukadderdir. Bu ilm-i ilâhi, insanların ilminin ve aklının mâverâsındadır.)
Fatihaları bozuk kişiler de, aynı ELESTU BI-RABBI-KUM hitabında LÂ diyenlerdir ki. bunların şekavetleri de yukarıdaki Hadis-i şerife güre, daha rahm-i mâderde iken şaki olmaları ile sâbittir.
Bu saadet veya şekavet, Fatiha ile başlar. Fatiha'sı saadet' olan iyman, irfan, ihsan ile vaşar yine iyman. irfan. ihsan üzere hüsn-ü hatime ile çene kapar. Fatihası bozuk olanlar. küfür, fücur ve zulüm ile vaşar ve yine küfür, fücur ve zulmü ile ölerek nâra ilka olunur.
Yukarıda, insanlar yaptıkları işlerle. söyledikleri sözlerle.
kafalarındaki düşüncelerle hasletlerini meydana koyar, demiştik. Bu beyanımızda, açık bir delil olan şu hikâyeyi ibretle okuyunuz!
HIKAYE Hükümdarlardan birisi. bütün ülkesine şövle bir ilânda bu lundu:
- Bana, kim Hızır aleyhisselâm'ı bulur ve getirirse o kimseyi en büyük mükâfatlarla taltif edecek, dilediği gibi memnun kılacağım..
Bu fevkalâde mühim bir mesele idi. Hızır aleyhisselâm'ı kim tanıyabilirdi? Tanıyabilen olsa bile, böyle bir vazifeyi üze.
rine alır mıydı"?
Söz, Hızır aleyhisselâm'dan açılmış iken, size ona dair bir fıkra daha anlatıvereyim:
Ehl-i islâmın şevketli devrinde. Yemen'de büyük alimler den Abdürrezzak hazretleri, bir mescitte ders veriyordu.. Et.
rafinda binlerce âlimler oturmuş, alâka ile takririni takip edi vorlardı. Aynı meclise. Hızır aleyhisselam da gelmişti. Hazır
-- 202 bulunanlardan bir zat, dersi dinlemiyor ve oturduğu yerde uyukluyor görünüyordu. Hızır aleyhisselâm bu zata yaklaştı ve:
— Ne uyukluyorsun? dedi. Bu fırsatı ganimet bil, ders veren Abdürrezzak'tır, gözlerini dört aç da dinle.
O zat, gözlerini açtı, Hızır aleyhisselâm'a baktı ve tekrar gözlerini kapattı. Hızır aleyhisselâm, ikinci defa kendisini ikaz etti. O zat, tekrar gözlerini açtı, Hızır aleyhisselâm'a bir daha baktı ve yeniden gözlerini kapattı. Hızır aleyhisselâm, üçüncû defa ihtar etti:
— Sana uyuma diyorum, dedi. Ders veren Abdürrezzak hazretleridir. Gel, bu fırsatı kaçırma da dinle.
O zat, doğruldu ve Hızır aleyhisselâm'ın kulağına şunları fısıldadı:
— Siz, dersi Abdürrezzak'tan; biz ise doğrudan doğruya Rezzak-1 âlemden alıyoruz. Hem, sen benimle çok uğraşma;
senin Hızır olduğunu şu halka açıklayıverirsem. yakanı bunların ellerinden kurtaramazsın.
Hızır aleyhisselâm hem bu cevaba, hem de o zatın kendisini tanımasına şaştı, kaldı. Cenab-ı Hallâk-1 âleme niyazda bulundu:
— Yâ Rab.. Bana bildirdiğin isimler arasında bu zatın ismi yok. Bu zat kimdir?
Allahu sübhanehu ve teâlâ kendisine şöyle ilham buyurdu:
— Yâ Hızır.. Sana ancak sevdiklerimi bildirdim ve tanittım. O gördüğün kulum ise, beni sevenlerdendir. Beni sevenleri ise sana bildirmedim ve tanıtmadım:
Benim velilerim ve dostlarım;
ilmim ve örtüm tindadırlar. Onları, benden gayrı kimse bilmez tanıyamaz.
alve
Evet; biz Hızır aleyhisselâm'ın bulunup getirilmesini iste.
ven hükümdarın hikâyesine devam edelim:
Hızır aleyhisselâm'i bulmak, gerçekten çok zor ve mühim bir işti. Bazı veliler için, onu bulmak belki zor değildi ama. bu seçkin zevat da dünya menfaat ve mükâfatı içın onu hükümdara götürmeğe tevessül ve teşebbüs ederler miydi?
Bu ilânı ve mükâfatı duyan bir âlim, bu işi üzerine almayı düşündü. Bu zat, ilmine ve irfanına rağmen dünyadan hiç bir nasibi olmamıştı. çok fakirdi. Yıllarca okuduğu ilmin semeresini, dünya nimetlerinden elde edememişti. Acaba, Hızır alerhisselâm ı bulabilir miydi? Eğer, bulabilirse, alacağı mükâfatla ömrünün son demlerini rahatça geçirebilirdi. Bulamazsa.
hiç değilse verilen mühle içerisinde rahat eder. sonra da iş hükümdarın insafına kalırdı.
Bu mülâhazalarla. hükümdara müracaat ederek. Hızır aler' hisselâmı bulabileceğini arzetti. Hükümdar. kendisine:
…. Yapacağın bu vazife gayet mühimdir. Zira. ülkemde düzen voktur. Milletim, bir türlü rahat edememektedir. Bütün brzuklukları. Hızır alevhisselâmın vereceği nasihatlerle düzeltebilecegimizi umuyorum. Mülkümün bekası ve devamı, ancak mil letimin refah ve saadeti, rahat ve huzuru ile kaim re kabii olabilecektir. dedi.
Hızır aleyhisselâmı bulabileceğini vâ'deden alim zat:
.-- Bana. iki atla biraz para veriniz, dedi. Atın birisine kon dim bineceğim, diğerine de Hızır aleyhissclâmı bindireceğim.
Hükümdar da ona istediği iki atla bir heybe dolusu altın ve üç ay da mühlet verdi. Alim, bunları alarak huzurdan ayrıldı.
Hayvanları evinin ahırına çekti. Aldığı para ile de evini tamir ve tezyin ettirdi. Ferih. fahur ve dört başı mâ mur bir ha.
vat sürmege başladı.
Bu arada, secde-i Rahman'a kapanarak:
.- Yâ Rab.. Hızır kulun aramakla bulunmaz. biliyorum Ben, bu işi üzerime aldım amma, dünyada hıç gülmedim. Burca nimetlerinden hiç birisi bana nasip olmadı. Ben, buna da ra-
_-- 204 — zıyım. Zira, sen bana ilim gibi bir hazine ihsan buyurmuşsun.
Fakat, evlâd-ü yalim bu hazinenin kıymetini bilmezler. Onlar.
dünya saadetini ancak parada. givecekte ve yiyecekte bilirler.
Işte bunun içindir ki, ben de bu işe cür'et ettim. Yâ Rab.. bu âciz kulunu mahcup etme.. Hızır aleyhisselâmı bana gönder de halk içinde rezil-rüsvav olmavayım. diye niyazda bulundu.
ağladı ve inledi.
Rahat ve güzel günler çabuk geçermiş derler, doğrudur.
Verilen üç aylık mühlet de âdeta göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçti. Mihnet ve meşakkat içinde bulunan bir hasta için.
gecelerin de ne kadar uzadığını. âşık ile mâ'şukun buluştukları gecelerin de ne kadar kısa geldiğini düşünecek olursak, bunu daha güzel değerlendirebiliriz. Insanın. herhangi bir sıkıntısı. hastalığı veya derdi olduğu zaman dakikalar saat. saatler gün günler hafta. haftalar, ay, aylar da seneler gibi uzun gelir. Buna mukabil neş'e ve sürur içinde geçen günler de senesi aj gibi.
ayları da hafta gibi, haftaları gün gibi, günleri saat gibi. saatleri dakika gibi çabucak gelir, geçerler.
Bunun içindir ki, sürur ve rahatlıkla yaşayan kâfirlere, fâ sıklara ve zâlimlere dünya hayatı çok kısa gelir. Hiç ummadıkları bir ânda cansız at, o korkunç tabut kapılarına geliverince apışır kalırlar. Halbuki, mü'minler için dünya hayatı. bir hapishane hayatı gibidir. Bundan dolayı onlara çok uzun görü nür. Aslında, geçen zaman her ikisi için de birdir. Şu var ki:
zamanlar, mekânlar, rütbeler, mevkiler, fâni saadetler ve fe lâketler hepsi izafidir, geçicidir. Bâki olan. salih ameller ve ebedi saadetlerdir. Insana lâzım olan, arkasında temiz bir isim ve şerefli bir nam bırakmaktır. Bırakacağı o iyi isim ve namla.
valnız kendilerini değil, çocuklarını ve torunlarını da şereflendirirler. Bunun aksi olarak kötü bir isim ve nam bırakanlar da.
hem kendileri mahcup ve perişan geçer giderler, hem de arkalarında bıraktıkları onun kirli isim ve namı ile ömürleri boyun ca utanırlar.
Verilen üç aylık mühletin nasıl gelip geçtigini bilemeyen o alim zat da, üç ay sonra Hızır aleyhisselâmı bulmaktan ümidini
keserek atlardan birisine bindi ve digerini de yedegine alarak.
sarayın yolunu tuttu.
Sarayda ise, Hızır aleyihsselâmı karşılamak için büyük bir hazırlık yapılıyordu. Gözcüler, Hızır aleyhisselâmı bulacağını vâ'deden zatın yalnız başına gelmekte olduğunu hükümdara haber vermişlerdi. Sultan, hiddetinden yerinde duramıyordu.
Derhal divanın toplanmasını ve bu adamın muhakeme olunmasını, verilecek cezanın da derhal infaz edilmesini emretti.
Sultanın emri geregince divan toplandı ve suçlu mevkiinde bulunan zata hükümdar öfke ile haykırdı:
— Hani, nerede Hızır aleyhisselâm? Sen, beni bu şekilde aldatmaya nasıl cür'et edebilirsin?. Bir padişahı aldatmanın ne demek olduğunu biliyor musun?
Suçlu mevkiinde bulunan zat. sükûnetle cevap verdi:
— Evet padişahım.. Yapamayacağım bir işi üzerime aldım ve gördüğünüz gibi beceremedim. Ümidim Hızır aleyhisselâmı bulmaktı. Fakat ne yapayım? Maalesef bulamadım... Bana lâyık ve müstehak olan ne ise onu icra ediniz, cezama razıyım.
dedi.
Adamcagız, büyük bir tevekkül içinde bu sözleri söylerken, bir çocuk peyda olmuş ve saray halkı onu muhakeme edilmekte bulunan zatın oglu sanmışlardı. Muhakeme edilen zat da, bu çocuğun saray mensuplarından birisinin oğlu olduğunu zannetmişti. Buna şaşmamak lazımdır. Zira, saray halkının gözüne çocuk eski ve yırtık elbiseler içinde, suçlu mevkiindeki zata ise şehzadeler gibi giyinmiş görünüyordu. O devirde, böyle divan toplantılarına halktan isteyenler de girebilir, duruşmaları dinleyebilirlermiş.
Hükümdar, suçlu mevkündeki zatın bu sözlerinden sonra.
baş vezirine döndü ve:
— Beni aldatan bu adama nasıl bir ceza vermek münasiptir? Fikrini açıkça söyle, öyle bir ceza olsun ki, başkalarına da ibret ve dehşet versin ve bir padişahi aldatmaya bundan böyle kimse cesaret edemesin, dedi. Bas veziri de kendisine:
- 206 -- — Benim şevketli hünkârım.. Bu adamı keşkek havanına koyarak öylesine ezdirmeliyiz ki, eti ile kemiği birbirinden farkedilmesin. Sonra dövülen bu et ve kemiklerden birer parçasını vilâyetlerimize gönderelim. Siyaset meydanlarında halka teş hir edelim ve tellâllar vasıtasıyle de padişahını aldatmaya cür'et edenlerin bu hale getirileceklerini bütün tebaanıza duyuralım. Tâ ki, bundan böyle hiç kimse şevketmeâb efendimizi aldatmaya teşebbüs edemesin, cevabını verdi.
Baş vezirin bu fikrine karşılık, o zamana kadar sesi sadası çıkmayan çocuk âdeta bağırarak:
dsll's Her çey, aslına rücü eder.
dedi. Gerçekten de öyledir: Her şey, kendi aslına ve esasına döner.. Herkes, sözü ile mahiyetini, tiynetini ve cibilliyetini ortaya koyar. Kim olduğu bilinmeyen bu çocuk da, bunları kesdetmişti.
Hükümdar, bu defa da ikinci vezirinden, suçlu mevkiinde bulunan zata ne ceza verileceğini sordu. Ikinci vezir de ayağa kalkarak:
— Ey padişah-ı âlem.. Baş vezirinin tayin ettiği ceza münasiptir. Ancak, ben âcizlerinin fikrimi de lûtfen sorduğunuz için cevaba cür'et ediyorum. Benim nâçiz kanaatime göre, bu adama verilecek ceza şu olabilir. Bu adamı canlı canlı fırına atarak, nar gibi kızartmalı, sonra parçalara ayırmalı ve her parçasını bir vilâyete göndererek siyaset meydanlarında tebaanıza teşhir etmeli, padişahları aldatmaya cesaret edenlerin âkıbetlerinin böyle olacağı herkese bildirilmelidir.
Çocuk, bu fikre karşı da HER ŞEY ASLINA RÜCÜ EDER sözünü tekrarladı. Hükümdar, üçüncü vezirine fikrini sordu.
O da, verilecek ceza hakkında fikrini şöyle açıkladı:
— Sultanım efendim, dedi. Bu adamı cellâda vermeli, derisini yüzdürmeli, vücudunun bir kısmını kıyma, bir kısmını