İrşad III · kaynak sayfaları 207–213
kuşbaşı ve bir kısmını da pirzola haline getirmeli ve bunları parçalar halinde vilâyetlere göndererek halka teşhir etmeli ve padişahını aldatmaya kalkanın sonunun böyle olacağı herkese duyurulmalıdır. Halka böyle korku vermek lâzımdır.
Görsünler, bilsinler ve anlasınlar ki, bu hal bir daha tekerrüi etmesin. Şayet, evvelce buna benzer bir hadise olsaydı ve bu arzettiğim ceza tatbik olunsaydı, bu adam da böyle bir şeye cesaret edemezdi.
Çocuk, üçüncü vezirin bu mutalâasına karşı da yine yüksek sesle: HER ŞEY ASLINA RÜCÜ EDER sözünü tekrarladı.
Üç vezirin hakkında talep ettikleri bu cezalan dinleyen alim zat ise, oturduğu yerde kâh sararıyor, kâh kızarıyor, renkten renge giriyor ve ecel terleri döküyordu. Fikirleri sorulan her üç vezir de, kendisine merhamet nazarı ile bakmamışlar ve onun affı için en küçük bir teşebbüste dahi bulunmağa lüzüm görmemişlerdi. Halbuki, af da bilen ve anlayan bir kimse için en büyük ceza idi. Aslında yaptığı suç neydi?..
Böylesine vahşi ve hunhâr bir cezaya müstehak olmak için ne yapmıştı? Suçuna göre ceza bunlar mı olmalı, bunlar mı düşünülmeli idi? Onlar da kendisi gibi birer insan değil mi idiler? Insanlar, elbette hatadan ve gafletten sâlim olamazlardı.
Basit bir suça karşılık bu kadar ağır cezalar tatbikiyle adalet temin olunamazdı. Böyle bir ceza halkı refah ve saadete götüremezdi. Suç ile mütenasip bir ceza düşünülseydi, o zaman adalet yerine gelmiş olur, amme vicdanında da adaletin yerine geldiği kanaati belirirdi.
Aksi takdirde, bu neviden agır cezalar, zulüm olurdu. Zulüm olan bir ülkede de elbette adaletten eser kalmaz, refah ve saadetten soz edilemezdi.
Suçlu mevkiinde bulunan âlim zat, bir yandan bunları düşünüyor ve bir yandan da, aleyhinde en ağır cezalar tatbikini isteyen vezirlere acıyarak bakıyordu. Zira, bu zavallılar verdikleri bu hükümlerle, asıl kendilerini mahkûm ettiklerinin dahi farkına varamıyor ve yalnız efendilerine yaranmak gayreti ile hareket ediyorlardı.
— 208 —— Hükümdar. son defa şeyh-ül-islâma dönerek fikrini sordu.
Şerh-ül-islâm, hükümdara şu mütalâada bulundu:
-- Padişahım.. Müşavere eden emindir, kaydına uydunuz.
Bana sorduğunuza göre. bu suçlu hakkındaki ceza, ancak sizin merhametinize kalmış bir meseledir, derim. Her ne kadar, bu adam yapamayacağı bir işi, yapabileceği ümidiyle üzerine almış sa da yapamamış, huzurunuzda suçunu ve aczini açıkça itiraf ediyor. Suçunu itiraf eden kimseye de zulüm olunmaz, Hükümdarlara lâyık olan affetmektir, onu affediniz, zira bir gün gelecek o gün siz bu zatın yerinde bulunacaksınız, zira.
huzur-u Hakka çıkacaksınız. O günün padişahı da, Allahu zülcelâl olacaktır. Onun huzurunda siz de muhakeme olunacak ve suçlu mevkiinde o zaman siz bulunacaksınız. Affederseniz, affolunursunuz. Allahu teâlâ da size elbette affiyle muamele eder.
Bunun suçunun cezası, sizden aldığı paranın kendisine ödetilmesi şeklinde olmalıdır. Bu paranın, kendisinden tahsili ve geri alınması lâzımgelir. Ayrıca, sizin namınıza ve sizin arzu ve emriniz üzerine, üç ay müddetle Hızır aleyhisselâmı aramasından dolayı, sizin üzerinize hakkı geçmiştir. Bu uğurda vaktini harcamıştır. Bu sebeple, aramalarla geçirdiği üç aylık yevmiyesi ne tutuyorsa, onun tenzilinden sonra kalan paranın size iadesi iktiza eder. Eğer kalan parayı da fakirliğinden dolayı yemişse ve siz de bunu hazine-i hassadan sarf ve tahsis buyurmuş iseniz, bu parayı ceb-i hümâyununuzdan hazineye ödemeniz ve bu işi böyle neticelendirmeniz gerekir. Padişahlığa lâyık olan keremdir, sehvettir, ali-cenaplıktır. Evlâdın kötülüğünü, babaların noksanları ortaya koyduğu gibi; milletin kötülügünü de, hükümdarların noksanları ortaya koyar. Yaşadığı cemiyet, insanları vezir ettiği gibi, rezil de eder. Hükümetler baba gibi, millet de o babanın evlâtları gibidir. Iyi bir baba, evlâd-ü ıyaline iyi bakarsa, evlâd-ü yali de ona dost ve mûti olurlar. Baba kötü olursa, evlâtlarının da kötü olacakları tabii ve âşikârdır.
Her evlât, babaya lâyık evlât olur. Onun için diyorum ki, bu zatın noksanlığı bizim noksanlığımızdandır. Onu affediniz ki, af hükmüne siz de mazhar olasınız.
Bu gayet haklı ve doğru sözler. hükümdara çok tesir etmiş, hattâ onu ağlatmıştı. Bu sırada, divanda bulunan çocuk yine yüksek sesle aynı sözleri tekrarladı. HERKES ASIL VE ESA-
SINA DÖNER. HERKES, SÖYLEDİĞİ SÖZ İLE, VERDIGİ HÜ- KÜMLE MAHİYYET VE TIYNETİNİ BELLİ EDER dedi.
Duruşmanın devamınca, herkesin fikrini açıklamasındarı sonra aynı sözleri tekrarlayan bu çocuğun durumu, hükümdarın da dikkatini çekmişti. Bu defa, ona döndü ve sordu:
- Sen bu sözlerle ne demek istiyorsun?
Çocuk. kendisinden ve yaşından umulmayan bir cesaret ve belâgatle şu hitabede bulundu:
— Ey Hızır'1 arayan ve Hızır'ı bulmakla mülküne nizam ve intizam saadet ve selâmet getirebileceğini uman iyi niyetli ve iyi yürekli hükümdar!
.. Bu sözümün mahiyyeti şudur: Demek istiyorum ki, baş vezirinizin tertibini düşündüğü cezadan şunu anladım. O, sizin baş veziriniz olmaya aslâ lâyık değildir. O, ancak sarayınızın keşkekçi başılığına uygun bir yaratılıştadır.
Onu, sarayınızın baş keşkekçiliğine tayin ediniz ki, yaptığı keşkekleri ağız tadı ile yiyebilesiniz. Kendisi, ceza tertibi hususundaki fikrini açıklarken, bu konudaki maharetini ve ustalığını da ortaya koydu ve gerçekten keşkekçi oğlu olduğunu ispat etti.
Ikinci veziriniz ise, nar gibi kızartma ustası olduğunu açık ladı. Onu da sarayınızın fırıncı başısı yapınız ki, kızarttığı ekmek ve etleri ve fırina girecek bütün diger yiyeceklerinizi lezzetle yiyebilesiniz. Oda, verdigi cevapla kendisinin bu husustaki maharetini ortaya koydu ve fırıncının oğlu oldugunu belli etti.
Üçüncü vezirinize gelince; onun da ceza tertibi hususundaki cevabından kendisinin usta bir kasap olduğu anlaşılıyor. Bir insanı öldürdükten sonra derisini yüzmek, etlerini parçalara ayırmak, bir kısmını kıyma, bir kısmını kuşbaşı ve bir kısmını da pirzola haline getirmek fikri olsa olsa bir kasabın karihasından çıkar. Onu da sarayınızın kasap başılıgına tayin ediniz Irgâd, cild 3.... F: 14
ki, kesip biçtiği etleri âfiyetle yiyebilesiniz. Zira, o da soydan kasaptır.
Görüyorsunuz ki, vezir diye kullandığınız ve memleket idaresinde fikirlerinden faydalandığınız bu zevattan birisi keşkekçi, birisi fırıncı ve birisi de kasaptır. Kendileri, kendi fikir ve beyanları ile bu asaletlerini kendiliklerinden ortaya koydular.
Onlar, bunu belki de bilmeyerek ve istemeyerek yaptılar. Fakat, ne de olsa şuurlarının altına yerleşmiş asıl meslek ve sanatlarının tesirinden kurtulamadıkları, vuzuhla sâbit olmaktadır. Keşkekçilik, fırıncılık ve kasaplık da aslında fena bir meslek değildir. Bunlar da, içinde yaşadığı cemiyete faydalı olan en mühim ve hayati birer meslek ve meşgaledir. Ancak, devlet idaresi ne eti hamur haline getirmek, ne fırında nar gibi kızartmak, ne de bir insanı veya hayvanı yatırıp boğazladıktan sonra derisini yüzerek parçalara ayırmak degildir. Devlet idaresi, bu iş için yaratılmış ve hazırlanmış, yetıştirilmiş insanlarla mümkün olur. Kasap, kasaplığını; fırıncı, fırıncılığını; keşkekçi de keşkekçiliğini bilir. Ne var ki, bunlar devlet idaresinde hiç bir zaman başarı sağlayamazlar. Netekim, bir devlet adamı da bunların yaptıklar işi yapamaz.
Dikkat buyurulursa, insan vücudunda da süfli ve ulvi uzuvlar vardır. Her uzuvun da ayrı ayrı birer vazifesi bulunmaktadır. Birinin vazifesini, diğerinin yapabilmesi muhaldir. Şu var ki, her ulvi uzuv, süfli uzvun vazifesini göremeyerek ona muhtaç bulunduğu gibi, her süflî uzvun da ulvî uzuvlara ihtyacı vardır.
Bir adam tasavvur edeniz ki, vücut bakımından gayet zinde ve sağlamdır ama, akli melekesi noksandır. Yani bir akıl hastasıdır. Diğer bir adam gözönüne getiriniz ki, aklî melekeleri yerindedir ama, el ve ayaklarırdan mahrumdur. Ilk misaldeki adam, bütün sağlamlığına ve zindeliğine rağmen, bir işe başlayıp bitiremez, kendiliğinden bir yerden bir yere gidemez, aklı olup ta ayakları olan da aklı ile yürüyemez. Gözleri ile bir şeyi tutamaz. Bundan da anlaşılıyor ki, elin yapacağını göz
yapamıyor. Ayağın yapacağını da akıl yerine getiremiyor. Her uzuv, kendi yerinde ve yaratılışına mahsus şartlar içinde faydalı ve başarılı olabiliyor. Hattâ daha da ileri giderek diyebiliriz ki, böylece yerli yerince her biri daha da serefli oluyorlar.
Devlet ve hükûmet idaresi de, tıpkı bunun gibidir. Lâyık olan yerlere, lâyık olan kişiler getirilirse, devlet mekanizması yürür. Adama göre iş değil, işe göre adam gerektir.
Başta hükümdar olmak üzere, hazır bulunanların hepsi derin bir saygı ve sessizlik içinde çocuğu dinliyorlardı. O anlatmasına devam etti:
— Padişahım….. Maksadım vezirlerinizi kasaptır, fırıncıdır veya keşkekçidir diyerek küçümsemek ve zemmetmek değildir.
Ancak, bir vazifeye tayin edilecek kişinin, ehliyet ve liyakatinin gözönünde bulundurulması lüzumunu belirtmek ve ispat etmek için konuşuyorum. Mülkünüzün idaresinde özlediginiz nizam ve intizamı sağlamak için evleviyyetle buna dikkat ve riayet etmeniz gerekir. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de, bir Hadis-i şeriflerinde: (İŞLER EHLINE VERİLMEDIĞINDE, KIYAMETİ BEKLEYINİZ..) buyurmuşlardır.
Vezirleriniz hakkında ne düşündüğümü açıkladıktan sonra.
müsaade buyurursanız şeyh-ül-islâm efendi hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Bu muhterem zatın da mütelâasını hep birlikte dinledik ve anladık ki, o da bu sözleri ile aslını belli etti. Zira, kendileri Hindistanda bir hükümdarın oğludurlar.
Kardeşleri arasında çıkan taht kavgasından ötürü vatanını terkederek sizin mülkünüzde şeyh-ül-islâmlık vazifesini deruhte etmişlerdir. Mütalâa ve kanaatini dermeyan ederken anladık ki, ceddine lâyık bir evlâttır. Şimdi size düşen şudur:
Başvezirliğinize, şeyh-ül-islâmı tayin ediniz. Şeyh-ül islâmlığa da hâlâ huzurunuzda ve suçlu mevkiinde bulunan zatı getiriniz. Ömrü boyu ilim tahsil eden bu zat, ilmi ile bu vazifeye cidden ve hakikaten lâyıktır. Bugüne kadar, bu çapta bir zatın kadir ve kıymetinin bilinmemesi ve içinde bulunduğu fakr-ü za-
ruret onu böyle bir suçu irtikâp etmeğe zorlamıştır. Hakikatte, lâyık olduğu bu makama getirilebilmesine de böyle bir hadise vesile oldu. Vezirlerinizi de evvelce arzettigim gibi sarayınızın keşkekçi başılığına. fırıncı başılıgına ve kasap başılığına getirirseniz, herkes yerli verini bulmuş olacaktır. Bunların yerlerine kimlerin ikinci ve üçüncü vezir olabileceğini de.
başveziriniz olacak bugünkü şeyh-ül-islâmınızın re'yine ve takdirine bırakırsınız.
Padişahım… Hızır da gelmiş olsaydı, size yapacağı yardım bundan fazla olamazdı, dedi ve kalktı yürüyüverdi...
Herkesin bu haklı sözler karşısında derin derin düşüncele re daldığı sırada, hâlâ suçlu mevkiinde bulunan âlim zat ayağa fırlayarak:
— Işte Hızır…. Işte Hızır budur... Getirdim, onu size ben getirdim, diye bağırmağa başlar başlamaz, çocuk şeklinde görünen Hızır aleyhisselâm da gözlerden kayboluverdi.
Hükümdar. Hızır aleyhisselâmın söylediği bu sözler üzerine. tahkikat açtırmış ve gerçekten birinci vezirin dedesinin keskekçi başı, ikinci vezirin dedesinin fırıncı ve üçüncü vezirin dedesinin de kasap olduklarını, şeyh-ül-islâmın da hakikaten bir hükümdar oğlu olduğunu ve Hızır aleyhisselâmı getirmeği vâ'deden alimin de cidden büyük bir âlim olduğunu ibretle ögrenmiştir.
Öğrenmekle de kalmamış. Hızır aleyhisselâmın tavsiyelerini aynen ve harfiyyen verine getirmiş ve bunları yaptıktan sonra da ülkesinde tam bir huzur re sükûn, mutlak bir refah ve saadet devri başlamış. millet idare edenlerden ve idare edenler de milletten hoşnut olarak karşılıklı sevgi ve saygı havası içinde uzun zaman mes'ut ve bahtiyar olmuşlardır.
Ey âşık-ı sadıklar:
Dört kitabın ve yüz suhufun bildirdigine göre. bütün insanlar bir erkekle bir kadının birleşmesinden ve bu birleşme vasıtasiyle Hakkın müradı üzere çogalmışlardır. Semâdan nâzil olan kitaplar, insanın ilk ceddinin Hz. Adem ile Havva olduğunu ve
.— 213— onların zürriyetlerinden ürediklerini beyan buyurmaktadırlar.
Allah celle, Adem aleyhisselâmı kuru çamurdan halketmiş ve ona ruhundan vererek ihya eylemiş, diriltmiş ve Havva anayı da Hz. Adem'in sol iye kemiğinden halk buyurmuştur. Bundan dolayı, erkek yaşlandıkça güzelleşir. Zira, aslı topraktır ve top rak da işlendikçe güzelleşir. Kadın ise. canlıdan ve etten halk olunduğu için yaşlandıkça çirkinleşir. Zira, et durdukça çirkinleşir.
Bazı feylesofların iddiaları hilâfına, insanların maymundan geldiği felsefe ve nazariyesi asılsızdır. Bu gibiler, bu iddiaları ile, kendilerinin hayvan asıllı olduklarını ifade ve ispat etmektedirler. Bizzat, bu hususu kabul ve itiraf ettiklerine göre, kendilerine söylenecek bir sözümüz yoktur. Biz mü'minler Hz. Adem aleyhisselâm gibi bir Peygamberzâde olduğumuza inanırız.
Allahu sübhanehu ve teâlâ, Tevrat ve Incil'de Beni-Îsrail'e: (EY TOPRAK VE SU OĞULLARI) diye hitap ettiği halde.
Habib-i edibine olan tâ'zim ve muhabbetinden ve biz de o zat-l akdesin ümmeti olduğumuzdan; bizlere Kur'an-ı keriminde EY MU'MINLER diye hitap buyurmaktadır ki, kendi ismi olan MÜ'MiN'likle tavsif ve taltifi, ümmet-i Muhammed'e bahşettigi şeref ve itibarın yüksekligini açıkça göstermektedir. Bazı âyetlerde de EY ÂDEMOGLU şeklinde hitap buyurmakla, bizlere Âdemoğlu olduğumuzu hatırlatmakta ve bu sıfata da lâyık olmamızı arzuladığını izhar eylemektedir. Bazı emirler ve nehiylerle, hayatımızı çerçevelemekte ve bu suretle insanlığımızı muhafaza edebileceğimizi bildirmektedir.
Acaba, bir insanla bir hayvan arasındaki farkı hiç düşündünüz mü? Insanlarda hayat olduğu gibi, hayvanlarda da hayat vardır. Insanlarda bulunan baş, gövde, el ve ayak aynen hayvanlarda da vardır. Insanlarda bulunan görme, işitme, anlama hassalarının yanı sıra maddi yapısını teşkil eden et, kemik. kan, damar ve manevi yapısını teşkil eden akıl, fikir, beş hassa-i zâhire ve beş hassa-i bâtına az çok hayvanlarda da vardır. Üstelik, hayvanlara verilen bazı özellikler, insanlara veril-