Ara
Menü

Sayfalar 193–199

1.861 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 193–199

- Keşke. Rabbimize daha fazla ibadet etseydik. daha yüksek derecelere nail olsaydık. diyerek hayıflanacaklardır.

Haram viven kişi. zekât veremez. Verse de. acıya acıya.

üzüle üzüle verdiği ve gözü üstünde kaldığı için zekâtının zerkine de varamaz. Bu gibiler. verdikleri zekât ile fakirlerin gözyaşlarının dindiğini ve onların tarahının feraha tebdil olduğunu, hüzünlerinin sürura, kederlerinin neş'eye döndüğünü de sezemezler ve bunun zevkine ve huzuruna eremezler.

Ağlayan çıplak bir yetimi giydirmenin bir düşkünü sevindirmenin, gözyaşlarını dindirmenin manevi hazzını bilemezler. Çünkü, bu zevke ermelerine ve o hazza erişmelerine, yedikleri haram. perde ve mâni olur.

Haram, ister maddi ister manevi olsun, irtikâp edene tesiri çok büyüktür. Zira, yenen nesnenin, yiyen üstünde tesiri vardır. Dikkat ediniz: Bugday yiyenler agır ve yavaş olurlar.

Mısır yiyenler ise çevik ve ataktırlar. Eşek eti yiyen eşekleşir, katır eti yiyen katırlaşır, domuz eti yiyen domuz ahlâkı ile ahlâklanır. Domuz, yalnız etinde trişin olduğundan dolay!

haram edilmemiştir. Kotü insanları: (Domuz herif) diye tahkir edenler, yalnız domuz eti yemeyen müslümanlar değildir.

Domuzu rahat rahat yiyenler de bu sözü hakaret manâsında kullanırlar. Domuz, her çeşit pisliği yer, bencildir. eşini kıskanmayan tek mahlûk domuzdur. Erkeği erkeğine aşar. Işte.

domuz eti yiyenlerde, ekseriya bu sıfatlar görülür.

Ölü eti yemenin haram kılınması, yalnız ölü hayvanın etinin yenmesini men'etmek için değildir. Gıybet eden ve adam çekiştiren kişilerin de, ölü kardeşlerinin etlerini yemiş gibi olduklarını, Kur'an-ı azim açıkça beyan buyurmaktadır. Ölü hayvan eti yemek, maddî haramdır. Gıybet ise. manevi haramdır. Çünkü, bir mecliste hazır bulunmayan bir kimseyi çekiştirmek, kendisini müdafaa etmekten mahrum yani bir bakıma ölü gibi olan o şahsın etini yemekten farklı mıdır?

Ayeti celile ile sâbit olan maddi haramlardan ölü eti yemek, kan içmek, domuz eti yemek, Allahu teâlâ'dan gayrı için Işâd, olld 3 - F: 13

kesilen kurbanların etlerinden yemekten ibaret ise de, zaruret halinde ölmeyecek miktarda yenilmesinin günah olmadığını da yine kur'an-ı hakim bildirmektedir.

Insan hayatını tehdit eden ciddî ve kaçınılmaz haller karşısında, maddi haramlara cüz'i miktarda müsamaha gösteren islâm dini, manevi haramlar için aynı müsamahayı göstermemekte ve meselâ yalana, gıybete, u'cuba, hasede, kine ve bunlara benzer Allahu tâlâ'nın sevmediği kötü sıfatlara aslâ ve kat'a müsaade etmemektedir.

Bu gerçek de gösteriyor ki, maddi haramlara nisbetle, manevi haramlar daha çok ehemmiyetlidir. Şu farkla ki, maddi haramları irtikâp edenlerden, manevi haramlar da zuhura gelecegi de unutulmamalıdır.

Haramla beslenen vücut, ateşte yanacaktır. Yenen şey, surette nimet ve hakikatte ateştir. Haram yiyenlerin, haramla besledikleri çocuklarında, yedikleri haramların tesirleri her zaman görülmektedir. Böyle haramla beslenen ve büyütülen çocuklar, kız ise ekseriya fahişe, erkek ise cinsi sapık, ebennaka, ahmak veya şaki ve zâlim, yahut hırsız arsız ve cemiyete muzır mahlüklar olarak ortaya çıkmaktadırlar. Meğer ki, Allahu tâlâ'nın lûtfu ve inayeti erişirse, ona sözümüz yoktur.

Mülk, Allahu tâlâ'nındır, onun dediği ve dilediği olur. Dilerse affeder, dilerse azap eder. Yalnız, hiç bir zaman akıldan çıkarmamalıdır ki, babanın yaptığı suç ve kabahat, mutlaka oğlunda zuhura gelir. Netekim, Türkçemizde de (DEDE EKŞI YERSE, TORUNUNUN DİŞLERİ KAMAŞIR) diye güzel bir atasözü vardır. Bir evlâdın yaptığı suç ve kabahat, araştırılacak olursa, aynı ile mutlaka ya babasında veya dedesinde zuhur eder. Dedenin yaptığı da, oğlunda görülmezse, muhakkak torununda görülür. Asalet de böyledir. Asil olan bir kişinin asaleti, çocuğunda görülmezse, torununda zâhir olur. Hattâ, bu gibi kimseler cahil dahi olsalar, halk arasında yine de asaletleri ile taninırlar.

HIKÂYE Vaktiyle, bir hükümdarın pek sevdiği bir hanım sultanı vardı. Her ikisi de birbirlerine son derece düşkün olduklarından, hukümdar hanımının üstüne gül dahi koklamazdı. Lihikmetin, hanım sultan beş doğum yapmış her defasında kız doğurmuştu. Bu hal hükümdarı çok üzüyor, bir veliahde nail olamamak, her gün biraz daha kendisini endişelendiriyordu. Saltanatının devamı için bir erkek çocuk şarttı. Çocukları hep kız olduguna göre, mülküne kim sahip olacaktı?

Hanım sultanın yine hâmile oldugunu ögrenerek, kendisine:

- Seni ne kadar çok sevdiğimi bilirsin, dedi. Fakat, yinc bilirsin ki an'anelerimiz, kanunlarımız ve geleneklerimiz bakımından, benim yerime tahta geçecek ve hükümdar olacak ancak oğlumdur. Ben ise, bundan mahrumum. Çocuklarımızın hepsi kız oldular. Allahu tâlâ'nın verdiğine ne diyebiliriz? Kaldı ki, bunda senin bir kabahatin de yok ama, eğer bu defa da kız doğuracak olursan, mecburen başka bir hanımla evleneceğim, bir de öyle deneyeceğim. Kusura bakma, başka ne yapabilirim?

Bu hareketim, seni sevmediğimden değil, tâç ve tahtımın ve saltanatımın devamını istedigimdendir. Her halde anlayış gös tereceğini umarım.

Hükümdarın bu sözleri, hanım sultanı hem üzdü ve hem de düşündürdü. Kendisine ve sevgisine bir başkasının ortak gelmesini elbette istemezdi. Gittikçe endişesi ve kederi arttı. Sevdigi erkeğin kolları arasında bir başka kadının mevcudiyetini tahayyül etmek dahi ona elem veriyordu. Bahusus, bu yeni gelecek rakibesi bir de erkek evlât doğurursa, onun şeref ve itibarı daha da artacak ve onun oğlu, kocasının tahtına geçip oturacak, taht ve saltanat tamamiyle elinden gidecekti.

Günlerce, gecelerce düşündü ve taşındı. Nihayet, bir hiyle plânladı. Bu defa dogacak çocugu erkek olursa ne âlâ; olmazsa o zaman hiylesini tatbik edecekti.

Aradan günler geçti ve çocuk dünyaya geldi. Ne yazık ki.

bu defa yine bir kız çocuğu doğurmuştu. Başka bir tâbirle korktuğuna uğramış ve bütün kötü ihtimallerle karşı karşıya gel mişti. Tasarladığı korkunç ve korkunç olduğu nisbette de tehlikeli hiyleye başvurmaktan gayıı çare yoktu.

Evet; hiyle daima tehlikelidir. Tehlikesiz hiyle olmaz. Hiylekârlığın evveli tatlı, sonu ise korkunç ve acıdır. Doğruluğun da, evveli belki acı, sonu mutlaka selâmet ve tatlıdır. Hiyle yapıldıgı zaman hemen bilinmez. Bazan da hemen fark edilir. Fakat, bilinmediğine ve anlaşılmadığına inanmamalı ve hele hiç sevinmemelidir. Sonradan mutlaka bilinecek, hiylekâr mutlaka mahcup olacak ve eğer hayâ sahibi ise yaptığı bu hiyleden dolayı mutlaka utanacaktır.

Bu hanım sultan da, yapacağı hiylenin bir gün nasılsa meydana çıkacağını ve kendisini önünde sonunda utandıracağını düşünemedi. Kıskançlık ve ihtiras akl-ı selimine galip gelmişti.

Aşkına, saltanatına ve alışılmış olduğu refah ve saadete, bir yabancının ortak olabileceği endişesi, kendisini bütün salim düşüncelerden uzaklaştırmış ve mahrum etmişti.

Her iş böyledir. Yasak olan şeyleri yapmak, ya hırs ve ya tamahtan veya şehvetten ileri gelir. O yasak olan şeyi yapanın hırsı, gazabı, tamahı, şehveti; bütün sâlim düşüncelere mâni olur ve o fiili işleyeni sanki hayvanlaştırır. Böyle düşünce nimetinden mahrum kalan ve âdeta hayvanlaşan kimse de, ileride başına gelecekleri hiç hesaba katmadan o kötü işi yapar ve o ândan itibaren de kendi kendisini mahkum etmiş, kendi eliyle hüküm giymiş olur. Vakti gelince de, tehir ve tecil olunan cezaya hak kazanır. Bu hükmü verdiği, yani o fiili irtikâp ettiği ândan itibaren, cezasının infaz edileceği güne kadar, geçirdigi zaman ona tatlı gibi görünür. Cezasının infaz edildiği, yani verdiği hükmün farkında olduğu ândan itibarende acı günler başlar:

Hiyle ile iş gören, Minnet ile can verir Sen hiyle eyleme ki, Yaptığını hak görür.

Evet; hiyle yapan, hiyleyi yaptığı andan itibaren mahkûm olur. Yanlış hüküm verenler de. yanlış hükümleriyle kendilerini mahküm ederler. Hiyleyi ve herhangi bir kötülüğü yapanlar, yaptıkları hiylenin veya kötülügün hiç kimse tarafından bilinmediğini ve sezilmediğini zannederler. Halbuki, onu bir gören ve bilen vardır. Hiç bir fert bilmese ve görmese. Allahu teâlâ görür ve bilir. Hiyle ve kötülük yapanlar, kendilerini göreni, hiyle ve kötülük yaptıklarını bileni görmeseler dahi. o görür ve bilir. Ondan gizli bir şey olmaz. Ondan hiç bir şey saklanmaz. Her işimizde, kisbi bizden halketmesinin sebebi budur. Sevdiği kul, kötülük yapacak olsa, o kulunu sevdiği için ondan o kötülüğün zuhurunu istemez, mâni olur. Buna. fazlı ilâhi ve tevfik-i Rabbani denilir. Sevmediği kulun çirkin ve kötü kisbini. isterse halk eder. O kulunu azaba düçar eyler. Sevdiği kullarının çirkin ve kötü isteklerini halk etmez ve onları bu gibi kötülüklerden korur ve kurtarır.

Biz, gelelim hanım sultanın kıssasına:

Yeni doğan çocuğu da kız olunca, tasarladığı hiylenin tatbikine girişti. Ebe hanıma bir torba altın vererek. çingenelerden o gün doğan bir erkek çocukla, hükümdarın kız çocuğunu değiştirdi. Sultanın kızı çingenelerin ve çingenenin oğlu da sultanın yatağına yatırıldı. Hükümdara bir oğlu dünyaya geldiği müjdelendi. Hükümdar, artık mes'ut ve bahtiyar idi. Kırk gün kırk gece ülkesinin her yanında şenlikler, donanmalar ve eğlenceler yapılmasını, ziyafetler hazırlanmasını emretti.

Çocuk tahsil çağına gelince, enderunda en seçkin hocalar tarafından bir hükümdar olacak şekilde yetiştirildi. Hükümdarın, sonradan birkaç erkek ve kızı daha oldu.

Çingene asıllı şehzade, naz-ü ni'am içinde on sekiz yaşına basmıştı. Bir gün, bir sürek avı tertip edildi. Hükümdar ve sahte oğlu da. birlikte avlanıyorlardı. Bir aralık, şehzade babasına bir ağaç göstererek:

— Bak baba, dedi. Şu ağaçtan çok güzel kömür olur. Şu ağaçtan da çok güzel sepet örülür.

Hükümdar, şaşıp kalmıştı. Öyle ya, bu sözlerin şehzade ile ne münasebeti vardı. O güne kadar, büsbütün başka şartlar altinda yetişmiş ve yetiştirilmiş olan şehzade, hangi ağaçtan kömür, hangi ağaçtan da sepet olabilecegini nereden bilirdi? Hükümdarı, bir düşüncedir aldı. Saraya dönüşlerinde, hanım sultanı çağırtarak, hiç kimsenin dinleyemeyeceği tenha bir köşede ona sordu:

— Seni ne kadar çok sevdigimi tekrar etmeme lüzum yok.

diye söze başladı. Bana sakın hilâf-ı hakikat bir şey söyleme:

Eğer, doğruyu söyleyecek olursan seni yine de affederim. Yalan söylersen, doğruyu söyletinceye kadar ezâ ettiririm. Bu çocuk benim değildir. Şu işin aslını ve doğrusunu bana anlat bakalım..

Iş anlaşılmış ve hakikat meydana çıkmıştı. Hanım sultan hıçkırıklar arasında bütün olup bitenleri hükümdara anlattı.

Sonunda da, ayaklarına kapanarak affedilmesini, bağışlanmasını niyaz etti.

Hükümdar, bu çirkin işin kadınlık duygu ve gururu ile işlendiğine kanaat getirerek, karısını affetti.

Fakat, asıl mühim mesele, kızını sulünden olan yavrusu nu nasıl bulacaktı?

Günlerce düşündü, mahremlerine danıştı ve nihayet karara vardı. Altından bir araba yaptırdı. Şehrin surları önünde bir meydanlığa bu arabayı yerleştirdi. Bütün çingene kızlarını da.

bu altın arabayı seyretmek üzere toplattırdı. Hayran hayran arabayı seyreden çingene kızlarını birer birer çağırtıyor, bu arabanın kaç lira edeceğini soruyor ve onlardan bir kıymet biç melerini istiyordu. Birer birer bütün çingene kızları altın arabaya kıymet biçtiler. Kimi bir çuval altın eder diyor, kimi bir çuval arpa, kimi bir çift eşek edeceğini ileri sürüyor, akılla rınca bir değer söylüyorlardı. Yalın ayak, üstü başı yırtık bir kız daha getirildi. Kışın soğuğu ve yazın sıcağı ile kavrulmuş ve yanmış mâ'sum yüzünde bir ciddiyet ve vekar vardı bu kızın… Bakışları zarif, her hali ağır ve temkinli, hâsılı yürümesi ve konuşması bir başka idi. Bu hal hükümdarın dikkatinden

kaçmadı. Diger çingene kızları durdukları yerde duramadıkları, fıkır fıkır kaynaştıkları halde bu sâf ve mâ'sum tavırlı kızcagız, halinden müşteki ve hayatından bezgin bir edâ taşıyordu. Onun bu gamlı, hüzünlü ve dalgın hali karşısında hükümdarın kalbi sızlamış ve içi burkulmuştu. Diğerlerinin arasında, nasılsa kargaların içine düşmüş bir kumru kadar ürkek duran bu kızı da hükümdarın huzuruna getirdiler, hükümdar ona da:

- Bu altın araba, sana göre kaç para eder? diye sordu.

Kızcağız, vehleten cevaba kadir olmadı, durdu ve uzun uzun düşündü ve nihayet şu cevabı verdi:

- Efendim, biz dağda bayırda yaşayan insanlarız. Bu arabanın kaç para edeceğini nereden bileyim? Bunu, bizden soracağınıza çarşıda altın alış-verişiyle uğraşan esnafa sorsanız.

daha doğru bir fiyat biçerler, dedi. Hükümdar, yerinden kalktı vc kıza yaklaştı. Ona bir kerre dikkatle baktı ve artık tereddüdü kalmamıştı. Bu kızın evlâdı olduğuna kani olmuş ve anasının babasının bulunup getirilmelerini emretmişti. Derhal koşmuşlar ve kızcağızın ana ve babası olduğunu söyleyen bir kadınla bir erkeği, hükümdarın huzuruna getirmişlerdi. Hükümdar, onlardan sordu:

— Bu kız, gerçekten sizin kızınız mı? Bana doğrusunu söyleyiniz, dedi. Çingeneler:

— Hayır, dediler. Bu kızı, bizim oğlumuz dünyaya geldiği gün bize getirdiler, bir miktar altın vererek bizim oğlanla değiştirdiler. Fakat, bu kız benim mememi ağzına almadı ve bir yudum sütümü bile içmedi. Onu hep hayvan sütü ile besledik ve bu boya getirdik.. Ona kendi evlâdımız gibi baktık.

Hükümdar, gerçekten kızının bu kız oldugunu anlamış, onu bağrına basmıştı, kendisini yetiştiren ve.büyüten çingeneleri de münasip şekilde memmun etmiş. diğer çingene kızlarına da hediyeler dağıtmış ve kızını sarayına götürmüş, o zamana ka-