İrşad III · kaynak sayfaları 122–128
kötü ve çirkin fiil ve amellerinle, suçların ve kabahatlerinle, irili ufaklı günahlarınla başbaşa kalacaksın. Acaba, o korkunç ânı, ölüm acılarını, pişmanlık sancılarını, o karanlıklar diyarındaki yalnızlık evini, münkir-nekire ne cevap vereceğini, kabir azabını aklına getiriyor musun?
Günahkâr başını, ellerinin arasına al da kara kara düşün..
İnanmadığın ölüm ve bir gün senin de kapını çalacağını dü şünmediğin Azrail. (Canım, kim görmüş?) diye dudak büktüğün kabir hayatı. cennet, cehennem. sırat mizan, sorgu.
hesap hepsi hepsi sıra ile karşına çıkıverecektir. O gün, var olduklarını ve temelli sana ait bulunduklarını vehm ettiğin mal, mülk, kasa, kesc. makam ve rütbe hepsi bir anda elinden alınacak ve bir lâhzada yok oluverecektir. Yani, senin inkâr ettiklerin ve yok dediklerin var olacak, var zannettiklerin ise tamamiyle yok olacaktır.
Ey Ehl-i-iyman:
Uyanalım, gözlerimizi dört açalım, hak ve hakikati gö.
relim.. Son pişmanlık fayda vermez. Söylediklerimi cankulağı ile dinleyiniz ve bunları iyice belleyiniz. Mü'min, gayba ivman eder. Zira. Muhbur-i-sâdık efendimiz. ferman-ı ilâhiyyi bövle bildirmiştir. Gayba iyman edenler, her ne kadar Rabbini göremiyorsa da, Rabbinin kendilerini gördüğünü yakinen bilirler. Kendilerini yoktan var eden, hayat ve rızk veren, savılamayacak kadar çok ni'metlere gark cyleren Hallâk-ı mutlâka hakkıyle kulluk ederler. Allahu talâ'nın en çok sevdiği, Resûl aleyhisselâmın GÖZÜMÜN NURU dediği namazlarını.
vaktinde erkân ve adabına riavet ederek huşû ve hudû içinde kılarlar. NAMAZIN, MÜ,MİNİN MI'RÂCI olduğunu bilirler. Allahu tealâ nin kendilerine bahş ve ihsan buyurduğu rızıklarından yoksullara. muhtaçlara, gariplere. kimsesizlere, açlara ve hastalara pay ayırır, onları da doyurur ve beslerler.
Çünkü, mü'minler vuku'u muhakkak olan bir gün de. kendileri şefkate ve merhamete mühtaç olacaklarını aslâ unutmazlar.
O gün, kimseden kimseve bir fayda olamayacağını, kimsenin kimseve şefkat re merhamet edemeyeceğini de hatırlarından
çıkarmazlar. Izn-i ilâhi ile o gün sığınılabilecek ve sancağı altında toplanılabilecek yegâne şefkat ve şefaat melce'inin, ancak Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz olacagını kesin olarak bilirler.
Mü'minler, Kur' 'an-i Kerim'e ve daha evvel gelen Nebilere nâzil olan suhuflara ve kitaplara, bu suhuflar ile Tevrat, Zebur ve Incil'deki hakikatlerin Kur'an-ı azim-ül-bürhanda cem'olunduguna ve bu sebeple bu suhuf ve kitapların nesholunduguna, Kur'an-ı azim-üş-şânın ve islâm şeriatının kıyâmete kadar câri ve bâki kalacağına aleyhisselatü vesselâm efendimizden sonra peygamber ve kitap gelmeyeceğine, âhirete ve kıyâmete de iyman ederler ve bu iymanlarını dilleri ile ikrar ve kalpleriyle de tasdik eylerler. Münkirler inansalar da, inanmasalar da bütün mahlûkat mevcudat ve mükevvenat, Kur'an-1 mübiynin hükmünden çıkamayacak ve ilâ yevm-il haşr-ivel-karar bu mukaddes kitabın hükümlerine tâbi olacaktır.
Buna inanıp iyman eden kutlu ve mutlu kişiler, bu iyman ve inançlarının mükâfatını alacaklar. Inanmayanlar ise iymansızlıklarının cezasını görecek ve ebediyyen azapta ve husranda kalacaklardır. Zira, Allahu tâlâ'nın dediği ve dilediği olur.
ULÂ'İKE ALÂ HÜDEN MİN RABBİHIM VE ULÂ'İKE HÜM-ÜL-MÜFLİHÛN..
Gayba iyman ederek Rabbine hulûs ile ibadet edenler.
mahlûkatı kendilerine verdiğimiz rızıklarla infak eyleyenler.
Resûlüme ve Resûlüme nâzil olan Kur'ana ve daha önce gelen Enbiya-i mürseliyne ve onlara gönderdiğim kitaplara iyman edenler, öldükten sonra dirilmege ve dünya hayatının hesabını Allahu Teâlâ'ya vermeğe inanan mü'minler yok mu?
Işte onlar Rableri celle şânenin tevfik ve hidayetile en doğru yol üzerindedirler ki, bu zümre-i sâlihiyn azaptan felâh ve nârdan necat bulacaklar, cennet derecatina, rizama ve cemalime vasıl olacaklardır. Ancak, bunlar benim has kullarımdır ve ancak bunlar benim Muhammed'ime lâyık ümmetlerdir.
Bundan gayri yollarda bulunanlar, tamamiyle ehl-i dalâlettir ve bu gibiler, benden uzak ve cehennemime müstehak-
tırlar. Zira, onlar hakkı bâtıla ve hidayeti dalâlete tercih etmişlerdir.
Dy âşık-u sâdık.. Aziz müslüman:
Görülüyor ki, Allahu talâ'nın mü'min kullarında aradığı vasıflar ve sifatlar bunlardır. Bunlardan gayrısı yalandır.
hezeyandır ve sonu mutlâka hüsrandır. Allahu teâlâ her iymanı kabul buyurmaz. Hakka lâyık kitaba ve sünnete muvafık iyman; Habib-i Hüda ve Şefi-i-rûz-i ceza Efendimizin, Allahu tealâ'nın emr-ü-fermanı ile inanılması, can ve gönülden bağlanılması gerektiğini açık açık bildirdiği bütün bu urdeleri, lisanı ile ikrar ve kalbi ile tasdik etmekle elde olunabilir.
Bu umdelerin bazısına inanan ve bazısına inanmayanların iv manları, aslâ ve kat' 'a iyman değildir. Böyle düşünenler ve böyle yapanlar, ancak ve yalnız kendilerini aldatmış olurlar.
Iyman; bir küldür, bir bütündür. Allahu azze ve celle, düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanın başlangıcında, Bakara sûre-i celilesinin ilk âyetleri ile, mü'min kullarında aradığı özellikleri ve güzellikleri sarahatle belirtmiş ve sanki kitab-ı mübiyninin baş tarafına ehl-i-iymanın portresini çizmiştir. Mü'min olanlar, bu ilâhi hükme aynen ve harfiyyen itaat ve tebalyyet ederler ve bu açık hükümler karşısında hiç bir zaman şüphe ve tereddüde düşmezler.
Bazı sefihlerin, Islâm akaidini kendi düşünce ve anlayışlarına göre izaha yeltenerek. halkı idlâl etmelerinden Allah ve Resûlü beridir. İslâm aka'idi sarih ve şeri'at hükümleri gavet vazıhtır. Hal ve hakikat böyle iken, ne idüğü belirsiz bir sapık çıkıyor ve:
— Ben, Allah'a inanırım amma, Resûl'e inanmam, diyor.
Bir başkası zuhur ediyor ve:
— Ben, Allah'a ve Resûllerinden bazılarına inanırım. diyor.
Bazıları da:
- Ben, Allah'a da Resûlüllah'a da inanırım, hakkıyle müslümanım; diyor. Diyor ya, öyle hezeyanlar savuruyor ki, iddia ettiği şeylerin ne kitap ile, ne sünnet ile, ne kıyas-ı fu-
kahâ ile, ne de icmâ-ı ümmetle kabil-i telif olmadığının ya bilmeyerek farkında olamıyor veya gizli ve hususi maksatlarla hareket eden bir münafık olduğundan, kasden islâmi hakikatleri tahrif ediyor. Böyleleri, hem kendileri dalâlete düşüyorlar, hem de kendilerine tâbi olan ibadullahı idlâl ediyorlar.
Şayanı dikkat olan şudur: Şahsi ve ailevi mes'elelerini bir düzene koyamamış, hayatta belli başlı hiç bir başarı sağlayamamış, meslek ve meşrebleri belirsiz, ilmi ve hattâ ahlâki kifayetleri yetersiz kişiler dahi, din ve iyman namına, şeri'at ve hakikat adına konuşmak cür'etinde bulunabiliyor, hiç bir şer'i delili olmayan bâtıl inanç ve itikatları ile hüküm verebilmek cesaretini gösterebiliyorlar.
Günlerden bir gün, bakıyorsunuz kimin nesi olduğu bilinmeyen, tahsili ve terbiyesi kıt, ilim ve irfanı kısır bir câhil-i nâdân peyda oluyor ve ne iyman ile ne de islâm ile te'lifi kabil olmayan bir takım hezeyanlarda bulunuyor. Şek ve şüphe mikroplarının beyin hücrelerini kemirip bitirdiği, fitne ve fesat sar'alarının aklını başından alarak şuurunu yitirdiği bu mel'anet kumkumasının BAŞKIRAN mı DIŞKIRAN mı her neyse.
soyadına bakılırsa zulm ile me'luf bir zâlim olduğu derhal anlaşılıyor. Hâmil-i emanet-i ilâhi olan ve Kâbe-i şeriften efdal bulunan insanın, başını veya dişini kıran, sonra da yeryüzünde takınacak başka lâkap ve soyadı kalmamış gibi bu şeni'fiilini künyesine yazdıran, yazdırmakla da yetinmeyerek bu tehditkâr lâkabını, Kur'an-ı kerim namına yayınladığı beyannamelerin ve broşürlerin altına, utanıp arlanmadan imza diye koyarak âleme ilân eden bu zavallı mahlüka, kızmak mı acımak mı lâzımdır, bilemiyorum. Bilinen bir şey varsa, aynı zamanda server-i enbiyâ aleyhi ve âlîhi eftal-üt-Tehâya Efendimizin mübarek isimlerini taşıyan bu zatın, adı ile soyadı arasındaki tezat ve tenâkuz, hayatına ve harekâtına da mües.
sir olmuş ve onun nasıl bir ruhi buhran ve çelişmeler içinde bulunduğunu da ortaya koymuştur.
(İSLÂM ÂLİMLERİNE) başlığını taşıyan ve Türkiye'deki bütün müftülüklere, basına ve islâm ülkelerine gönderildiği
anlaşılan, broşür adını verdiği cehalet icazetnâmesiyle, bütün dünyadaki islâm bilginlerini, mü'ezzininden müftüsüne kadar bütün din adamlarını, cehline bakmadan, cehaletinin farkına varmadan imtihan etmeğe yeltenen ve bu suretle kafasındaki şüphe mezbelesini açığa vuran bu sahte şeyh, bu sahte mürşid; Kur'an-ı azimüş-şânı yüzünden okumaktan âciz bu bedbaht zavallı, kutsal kitabımızdan aldığı bâzı âyeti kerimelerin, yine Kur'an âyetleriyle cevaplandırılmasını istiyor.
Bu yolunu ve yönünü şaşırmış şaşkına:
Eden Kur'anı meramina hüccet-i tezvir, Sezây-ı lânet olur, sü-i itikadı kadar..
deyip geçmek te mümkündü. Şu var ki, kendisi her ne kadar dalâlet uçurumuna yuvarlanmış, lâ'nete ve azaba müstehak olmuşsa da, idlâl ettigi ibadullahı uyarmak ve bu gibi sapıklara uymaktan alıkoymak farz olduğundan, cevap vermek mecburivetinde kaldık.
Kur' anı kerimi yüzünden okumaktan âciz, okuyabilse da hi (HE) yi (HA) dan, (HA) yı (HI) dan, (TE) yi (TI) dan ayırdemekten cahil bu sahte mürşide, ilm-i-halden Cenabı-Hakkın sıfât-ı zâtiyyesi ile sıfât-ı sübûtiyyesini ayıramayan bu sahte şeyh taslağına, Ef'âl-i mükellefiyni eksiksiz sayamayan bu âlim bozuntusuna sormak lâzımdır:
İbadullahı şüpheye düşürmek, iyman ve itikatlarını sarsmak ve ‘ınları dalâlete sürüklemek cesaretini kimden almıştır? Bugüne kadar gelen Ehl-i-Beyt, sahabe-i kiram tâbi'iyn, tebe-i tâbiy iyn, e imme-i müçtehidiyn, müfessiriyn, muhaddisiyn, ulemâ-i âmiliyn, fukahâ-i kâmiliyn Efendilerimiz hazerâtı ile alay edercesine sorular sorarak, hakikati arayan safdil müminleri, Allah'ın evleri olan mescitlerden çalmak cüretinde bulunurken, Allah'tan korkmamış, Resûlüllah'tan hayâ etmemiş ve ümmet-i Muhammed'in lânetinden çekinmemiş midir?
Kendisine Hallac-ı-Mansur süsü veren, evliyalık dâvasında bulunarak kendisini islâm âleminin âlimlerinden, bütün müslümanlardan ve bütün insanlardan üstün gören ve Iblis gibi kibirlenip, böbürlenerek:
- Onların, hiç birisi, hakikatleri benim kadar bilemezler.
Imam-ı â'zam, Imam-ı Şâfii, Imam-ı Mâliki, Imam-ı Hanbeli de kim oluyormuş? Kutb-ül-aktâb denilen veliyullah da ne imiş?
Abdülkadir Geylâni, Ahmed Rüfâ'i, Ahmed Bedevi, Ibrahim Düssuki'yi ve diger pirleri ben yarattım, der gibi herzelerle âleme ve âlime meydan okuyarak, saf ve mâ'sum müslümanları ağına düşüren ve yem yapan bu zâlim ve şeddeli cahil, eğer akıl hastası bir biçare değilse, mutlaka din ve iyman düşmanı bir haindir.
Yukarıda da açıkladığımız gibi, adı ile soyadı arasındaki tezad ve tenakuz, bana şu fıkrayı hatırlattı:
HIKÂYE Adamın birisi, tavuk almak maksadiyle bir tavukçu dükkânına girer. Fakat, dükkân sahibi tavuk kalmadığını, isterse horoz verebileceğini söyler. Tavuk almak isteyen zat, lâtife için tavukçuya sorar:
- Pekâlâ, tavuk yoksa horoz alalım. Amma, bana vereceğin horoz, sünnî mi yoksa şiî mi?
Hazir cevap bir kimse olduğu anlaşılan tavukçu şöyle mukabele eder:
— Ezan vakitleri öttüğüne bakılırsa, sünni'ye benzer. Fakat, hemen dönüp fışkı yediğine bakılırsa, şi'î olması gerek, ben de henüz karar veremedim.
Fakir de, bu şaşkının (Müslümanım..) demesine ve adına bakıyorum, islâma benzetiyorum. Karıştırdığı herze ve hezeyanlara bakıyorum, kâfire ve zındıka benzetiyorum. Inanınız ki, bu zavallı hakkında henüz bir karara varamadım. Sizler, anlayabilir ve bir karara varırsanız aşkolsun.
Evet; yükseklerden atıp tutarak zımnen Mehdi'liğini ilân eden ve bu iddiasiyle hak ve hakikat arayan mü'minlerin, Hakka giden yollarına oturarak, onları hak ve hakikatten uzaklaştıran bu Iblis'in saçma sorularına cevap vermekle, onun şahsına ve safsatalarına deger verdigimiz sanılmamalıdır. Olanca samimiyetimizle temin ederiz ki, böylelerine muhatap olmak, ger-
şekten züldür ve büyük bir talihsizliktir. Ancak, vukarıda da bilvesile belirtmeğe çalıştığımız gibi, bu mel'unun şeytan gibi tuzağına ve ağına düşürdügü ve muhtemelen daha da düşüreceği zavallı müslümanları, onun şerrinden ve iğvâsından halâs edebilmek niyyet ve gayretiyle, Rabbimın bana bahş ve ihsan buyurduğu ilham ve himem-i ruhaniyyet-i Muhammedi ve himem-i ruhaniyyet-i Evliyâ'ullah sayesinde cevap vereceğiz.
Böylelikle, ibadullahı onun sürüklemek ıstedigi dalâletten hidavete ve zulmetten hakikate iletebilir ve nasibi olanları bu mülhidin şerrinden ve fitnesinden kurtarabilirsek ne mutlu bize.
Bu şeytan yardakçısının soruları şunlardır:
A) Kur'an-ı kerim, nereden nereye indi?
B) Inen, nasıl bir Kur'an idi?
C) Levh-i mahfuzdan dünyanın bırinci semasına indigi söyleniyor ise de, levh-i mahfuz ile birinci sema kâinatın ner'esindedir?
D) Allah. her yerde hazır ve nâzır olduğuna göre, Kur'an levh-i mahfuza nereden geldi?
Bu müfsit sorulara, bizim cevaplarımız da şunlardır:
1) Kur'an-ı azim-üş-şân; kadim ve ezeli olup, bir yerden bir yere inmemiştir. Levh-i mahfuzdan dünya semasına inmesi demek. ilm-i ilâhiden Habibinin kalb-i münirine inzal olunması ve Habib-i edibinin mübarek ağzından gerekince izhar buyurulmasıdır. Gerek levh-i mahfuzun ve gerekse dünya semasının. insanlar için belirli ve bilinmesi g‘ rekli birer yer olmadıkları ve bunların ehl-i hakikat indinde Cebrail Aleyhisselâmın vahyi aldığı. Allahu teâlâ'ca malûm ve beşer için nâ-mâlûm birer makam olduğu ve bütün bunları insanların bilmelerinin mümkün olmadığı bir ilimdir. Kaldı ki, insanoglunun bilmedigi, bilemediği ve aslâ bilemeyecek olduğu sırlar, yalnız bunlar da değildir. Insanı çevreleyen öyle sırlar vardır ki, bunların beşer akıl ve iz'anı ile idrak ve ihatası hiç bir zaman kabil değildir:
İdrâk-i me'âli bu küçük akla gerekmez, Zira, bu terazi bu kadar sikleti çekmez.