Ara
Menü

Sayfalar 57–65

1.687 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 57–65

İRŞAD

ONIKINCİ DERS MÜNDERECAT:

Ramazana ait mev'ize, âyeti kerime ve hadisi şerifler, meâlleri ile; Oruç ve teravihin faziletiyle verilen ilâhi ecirler ve insanlara ibret verecek kıssalar: Hızır aleyhisselâmın hamamda bir veliyullâh ile geçen hikâyesi, Hz. Sâbit'in elma kıssası, Mecûsî'nin Ramazan'a hürıneti, Ibrahim Halilullahın bir kıssası ile Ramazan hakkında vaaz-ü nasihati hâvi bir risale-i mühimmedir.

Sallâ alâ Resûlüna Muhammed, Sallû alâ Seyyidina Muhammed, Sallû alâ mürşidina Muhammed, Sallâ alâ Şemsiddühâ Muhammed, Sallî alâ Bedriddüca Muhammed, Sallû alâ Nurilhûda Muhammed.

El-evvelü Allah, El-âhiru Allah, Ezzahiru Allah, El-batınû Allah, Hayrihi ve şerrihi min-Allah. Sübhaneke lâ ilmelenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alimülhâkîm...

Ey kudretinin yüceliği, insan aklı ile ölçülemeyen Allah!

Ey varlığı vâr eden yüce mevlâ! Ey bizleri yoktan var eden halik. Ey bizleri igrenç bir su ıken, ana rahminde «Ol!» emri lle şekli insana sokan, bizleri zelil, hakir iken azız eden aziz!

Bizleri çıplak iken giydiren, aç iken doyuran Hakim! Cahil iken ilim veren âlim! Bizleri kendine kul, Habibine bende kılan Rahîm! Bizlere kitabın olan Kur'anı Kerim ile hitab eden Rahman!. Bizleri mü'min getirdiğin gibi, mü'min ve müslim olarak öldür!.. Salihlere, âşıklara ilhak eyle!.. Bizim isimlerimizi defteri islâmdan silme! Bizleri kapından iblis gibi kovma!

Bizleri dalâlet, zulmet yollarına gidenlerden kılma!.. Nefsimize esir, zebûn eyleme!.. Baş gözümüze birçok şeyleri görmek nasip ettiğin gibi, kalp gözümüzden perdeyi gafleti kaldır da ârif olalım.. Kulaklarımızın işittiği gibi, kalp kulağımızdan gaflet pamuğunu çıkar da senin kelâmını işitelim!. Kalplerimizi şerh eyle ki, varlığımızın lezzetine ve bize olan kurbiyyetine vakıf olalım.. Bizi âriflerden ayırma!.. Bizlere, hak ve hakikati gören göz, hakkı işiden ve hakkı işitip de hak ile amel eden kulak ver. Kalb-i-selime malik kıl. Kötü, çirkin huylarımızı ahlâkı kur'aniye ve evsâfı Mustafaiyyene tebdil ve tahvil eyle. Bu mecliste tevfikin ile cem eylediğin gibi yarın âhirette, nedamet gününde sevgili habibinin civarında, rahmetin, mağfiretin, lûtfun ile iskân eyle! Burada işittiklerimiz ve

duyduklarımızla âmil olmak ve ihlâs ile işlemek nasip eyle!

Iki cihanda affın ile bizleri şad eyle! Meccanen cennetine idhal eyle! Cenneti firdevste civarı Muhammed'de iskân eyle! Cemalinle şad, müştağrak eyle!

Mânayı münifi: Ey iyman edenler! Sizden evvelkilere, oruç nasıl farzdilmiş ise; Maasiden sakınasınız diye, size de öyle farz kılındı. Sayılı günlerde ki, ramazan ayıdır farz oldu.

Içinizde, her kim hasta veya yolcu ise, tutamadığı günler sayısınca, ramazanın haricinde oruç tutar.

Bakara sûresi: 183-184 Bulunduğumuz bu dünya âleminde; nimetlerin en yücesi, derecatın en âlâsı, Allahın bizlere tevfiki, in'âmı ihsanı olan iymândır. Bizleri, kendisine kul, habibi mahbubuna ümmet etmesi ve bizlere hitab edip, Kur'anda yer vermesi ne büyük bir şereftir ki; hiç bir ümmete bu, müyesser olmamış...

Tevrat.ta Beni-Israil'e (İsrail oğullarına): «Ey toprak,

su oğulları!», «Ey Israil oğulları!» diye hitap etmesine rağmen, bizlere: «Ey iyman edenler! Ey şerefi iyman ile müşerref olanlar! Ey benim kullarım!» diye şeref bahşetmiştir. Diger Resûllere, Nebilere de, «Ya Isa! Ya Mûsa! Ya Nuh!» diye hitabı izzet vuku bulduğu halde, bizim Nebimiz Hazreti şahı-risâlet, serveri enbiya efendimize hiçbir vakit «Ya Muhammed!

veya Ya Ahmed!» diye hitab etmemiş; « Ya Eyyüher-resûl, Ya Eyyühen-Nebiy! Ya Eyyühel-müddessir!, Ya Eyyühel-müzzemmil!» gibi efendimize iltifatı ilâhiyesini, böyle hitap ile izhar buyurup, indi-ilâhideki mertebesini biz gafillere ilân etmiştir. Çünkü efendimiz, Allah celleden sonra en büyük varliktır. Efendimize itaat, Allaha itaattır.

-izLisâ Je biçes Ve men yuti-ir-resule fekad etâ'allah...

Nisâ sûresi: 80 nazmı celili, buna ne büyük şahit ve delildir. Efendimize ihanet, Allaha ihanettir. Mü'minlere ihanet de, Efendimize ihanettir. Efendimize bi'at, Allah'a b'attir:

(İnnelleziyne yübayi'üneke innemâ yübayi'ünellahe yedüllahi fevka eydiyhim)

Feth sûresi: 10 Mânayı münifi: Ey Habibim! Sana bi'at eden, muhakkak bana bi'at etti.

Hazreti Muhammed aleyhisselâmı râzı kılmayınca, Allah razı olmaz. İşte bütün bizlere olan bunca nimet ve geref; Hazreti mahbubu kibriyaya ümmet olduğumuzdandır. İnsanların en talihlisi biziz. Ummetlerin en şereflisi yine biziz. Bu ne büyük bir ihsanı ilâhi!.. Rabbimize ne kadar hamd, eylesek, bu nimetlerin birinin hakkını ödemeye imkân var mı?.. Şimdi içinde bulunup da farkında olmadığımız nimet-i ilâhiden bir miktar bahs edelim:

Her şeyden önce şunu hesaba katmamız lâzımdır ki; bu da ayrıca ihsanı ilâhiyyenin bizlerde tecellisidir. Bir müslüman aileden, Mü'min bir babadan, müslime bir anadan dünyaya geldik. Bedenimizin mayası olan su, helâl olan şeylerden besmele ile meydana geldi. Babamızın belinde iken, babamızla beraber secde ettik. Anamızın rahminde iken Allaha tevhid ve rükû ettik. Okunan Kur'anları ve ezanları dinledik, Besmele ile binamıza başlandı, Besmele ile dünyaya geldik.

Sag kulağımıza ezan, sol kulağımıza kâmet ettiler. Diyarı islâmda dünyaya geldik. Bizim yüzümüze bakanlar abdestli olarak baktılar (Mâşallah) dediler. Akşam ve sabah analarımız, hanım ninelerimiz, dedemiz, babamız, hocamız ve amcamız üzerimize Kur'an âyetleri okuyorlardı.

Duyduğumuzu anlar olmuş idik ki; yahud anladığımızı anlatmaya başlamıştık ki, beş vakit okunmakta olan o ezanlar bile, ilâhi dâveti bildiriyor ve o ilâhi ilânda, Muhammed aleyhisselâtı vesselâmın, yerin ye göğün bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi olan Allahın «Resûlü» olduğunu haber veriyordu. Günün muayyen saatlerinde bizi zulmetten nûra, şirkten, gafletten tevhide; Dünyadan ve dünya işlerimizden ötürü huzur-u-ilâhiyyeye ve hesaba dâvet ediyordu. Bu dâveti eden Allah, bunu bizlere müezzinin ağzı ile ilân ve ilâm ediyordu.

Bu dâveti sübhaniye kıyamete kadar devam edecektir.

Islâm diyarında doğmak, İslâm diyarında büyümek, İslâm diyarında yaşamak ve İslâm diyarında ölmek. Islâm diyarında gömülmek. Bu ne büyük bir ihsanı ilâhi idi. Bütün bunların tersi de olabilirdi. Diyarı küfürde doğabilirdin. Anan ve baban müslüman olmaya bilirdi. Nice insanlar böylece oldular. Kulağınıza ezan sesi yerine çan sesi gelebilirdi. Yüzüne taharetsiz, gusülsüz insanlar bakabilirdi. Böyle olmadı.

Allahın sana olan nimetlerinden bir miktar saydım. Bu nimetlerin farkında bile değiliz. Önümüz böyle oldu ama sonumuz ne olacak? Hür doğdun, hürriyet tadını duydun mu?

Onun ne yüce bir nimet oldugunu, hürriyetten mahrum olanlardan sor! Ancak, dişleri dökülen kişi, dışin kıymetini anlar.

Olüme eren kişi, hayatın kadrini anlar. İbadetsiz kabire varan kişi, ibadetin kıymetini orada anlar ama ne faide?!. İş, işten geçmiştir. «Yarab, beni hayata döndür, sana âmâli sâliha işleyeyim» der, müsaade edilmez. Kıyamet gününde, çırıl çıplak, yalın ayak, mütlis olarak huzura varır. Zira âhiretin tarlası dünyadır. Onun tohumu ömürdür. Meyvesi, o tohumu ibadet tarlasında büyütüp semeresini almaktır. Halbuki o, tohu-

mu tarlaya ekmeyip kendi yemiştir, kıyamette eli boş olarak, nedametler içinde ve huzuru hakta mahçup bir vaziyette kalarak nâra sevk olunacaktır.

ülü elham efendimiz bizleri ir edeceyymizp, insanşarın nimet içinde bulunup da, o nimetin farkında olamadıklarını işaret buyurmuşlardır. Zaten, insanlar malik olduğu nimetin kıymetinin farkında olmaz ve olamaz. olanlarda pek azdır. Bir nimete malik oldugumuzu ancak o nimet elimizden çıktıgı vakit anlarız. Hani bir şairin dedigi gibi:

Ol mâhiler ki, derya içredir.

Deryayı bilmezler.

Buna binaen serveri kâinat efendimiz bir hadisi şeriflerinde:

iseti pelins alete el io Li liseten to teti «Beg şey gelmeden, beş şeyi ganimet bil! Ölüm gelmeden, hayatın, fakr-ü zaruret gelmeden, servetin, ihtiyarlık gelmeden, gençliğin, hastalık gelmeden, sıhhatin, meşguliyet gelmeden, boş zamanınızın kadr ve kıymetini biliniz!» buyurmuşlardır. Böylece, bizlerden nasıl bir nimet içinde bulunup da, bu nimetin kadri kıymetini bilmeyenlerimizi irşad buyurup, hak-, kın bize verdigi nimetlerden istifade etmemizi temın etmışlerdir.

Ana, baba var iken onların kadrini bilenimiz pek azdır.

Öldüler mi, o vakit onların kıymetini anlarız. Fakat iş, işten geçmigtir.

Işte, bu saydıklarımız ancak hakkın bize verdiği nimetlerin küçük bir kısmıdır. Bilmediğimiz nice ikramı ilâhi vardırki; bizim aklımızın mâverasındadır. Yani, biz kullar, onları idrak edemeyiz. Yalnız şunu bilelim ki: En büyük nimet, en yüce saadet, Allaha iyman edip, ona kul olmaktır. Muhammed

aleyhisselâma iyman edip, ona gönül vermektir. Zira, ülülâzîm Nebilerin hepsi, Resûller resûlü Fahriâlem efendimize ümmet olmayı arzu etmişlerdir.

Işte, bu nimetin farkına varanlar, bu nimeti ilâhiyyeye erenler. Bu fani hayatta ölmeden, hayatlarının kıymetini bienlerdir. Zira bu hayata gelen ölür. Oyle ise, bizi buraya getiren ve bizi buradan götürenin, elbette bizleri başıboş olarak değil de bir gayeye mebni olarak halk ettiği aşikârdır.

Bir kere semaya nazar et! Nasıl, gök kubbe üzerimize kaldırılmış. Toprak altımıza nasıl döşenmiş. Güneş; 0 muhteşem kuvvet, ay ve yıldızlar; ayrı ayrı herbiri kudreti ilâhiyyeye bürhan ve delil değil mi?.. Midemize giren, bir lokma ekmeğin nasıl o hale geldiğini bir düşün!. Nasıl olur da başı boş olarak halk olduk diyebiliriz?..

Bunca nimetleri bize ihsan eden o yüce varlığa, O noksan sıfattan münezzeh, kemâl sıfatları ile muttasıf olan; bizi yoktan var eden, igrenç bir su iken bizi ana rahminde şekli insana koyan, zelil iken aziz eden, varlığı nasıl olur da inkâr edebiliriz? Bizi yaşatıp, sonra bir takım musibetlere mübtelâ kılıp, o musibetlere karşı mahkûm olan bizi öldürüp, çoluğumuzu çocuğumuzu yetim koyup, bizi heryerde mağlûp eden o galibe nasıl olur da isyan eder, onun emirlerini yerine getirmeyiz?.

Evet; biz bir gayeye mebni halk olduk, bunda şüphe yok.

Bilfarz bir gayeye mebni olarak yaradılmasak Allah bizleri yaratsa. Fakat bizlere emirler ve nehiyler vermese, başı boş olarak bıraksa ve bizleri bu hal üzre yaşatsa. Yâni, akıl sahibi, göz, kulak, el, ayak, kâlp ve tefekkür sahibi kılsa da; yaptığımız kulluğa ve iymana cennet; yaptığımız fenalıklara karşı adalet olarak da cehennemi yaratmasa idi, yani yapılan bunca bedeni ibadetler yorgunluk, para ile yapılan ibadetler de hebâ olsa idi; yapılan bunca fenalıklarda yapanın yanına kâr kalsa idi, buna rağmen bize îyman, islâm ve insanlık nimetlerini veren Allaha yine de teşekkür etmeyecek mi idik?.

Kendilerine emir ve nehiy olmayan nice varlıklar var ki;

bunlar tab'an Allaha secde ederler. Meselâ güneş, ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, ağaçlar ve benzerlerine cennet va'd ve cehennem vaîd olmamış iken, Rabbil-âlemine secde ederler. Bu

saydıklarıma «Secde edin!» diye emir olmamış iken secde ettiklerini Rabbilâlemin «Kur'anı Azim» inde haber vermektedir.

EVSi AsEt Esteizü Billâh: Ve lillahi yescudu men fissemavati vel ardı tav'an ve kerhen ve zılaluhum bilguduvvi velâsal.

Ra'd sûreai: 15 Esteizü Billah: Ve lillahi yescudu ma fissemavati ve ma filardı min dabbetin vel meliketü vebüm layestekbirûn.

Nahl sûresi: 49 Ya kendilerine emr-i-sübhani olsa idi….. Bizlere emir olduğu gibi. Bunların secdesi bizim secdemiz gibi olmayıp, kendi varlıklarına göredir. Bu secdelerine karşılık bunlara bizim gibi, cennet vaad olunmamış ve cehennem de vaid olunmamıştır.

Bunlar, Allahın dilediği gibi var olup, sonra yok olsalar gerektir. Bunlar bizim gibi ebedî de değildirler. Halbuki, biz ebediyiz. Mü'minler ebedî cennette, daima zevk-ü-sefada, bıkılmayan taze bir hayatta, kâfirler, hakkı inkâr eden zalimler ateşte, dayanılmayan, an be-an artan binbir türlü azabtadırlar.

Şimdi, başı boş olarak yaradılsak, ebedî olmasak dahi, yaptığımız secde ve ibadetlere cennetler verilmese, öldükten sonra dirilmesek. yaptığımız ibadeter yorgunluk, yaptığımız fenalıklar yanımıza kâr kalsa dahi; bu fani hayat için istikbali olmayan birkaç senelik ömür için bile bize verilen bunca nimetlere karşılık şiikr etmek, secde etmek, insanlık dâvasında bulunan kimseler için edâ edilmesi gereken bir borç, bir insanlık borcu değil midir?..

Irsad, cilt 2 - F: 5

Sayfalar 57–65 · İrşad II — tarikat.org