İrşad II · kaynak sayfaları 48–55
Hz. Omer, çocuğa cevaben cinayeti işlediğini söyledin. Sana islâm şeriatında kısas lâzım geldi buyurdular. Delikanlı hükmü şer'iye göre öldürülecegini bildigi halde evvelki sükûnetini bozmadan: «Mademki kanun bunu emir ediyor, itaat etmek mecburiyetindeyim, Lâkin benim uhdemde bir yetimin hakkı var. O parayı ben köyümde bir yere gömdüm. Onu benden başka hiç bir kimse bilmiyor. Eğer şimdi beni öldürecek olursanız, o para orada gömülü kalır. O yetimin hakkı zayi olur. Yarın mahşerde, huzuru rabbil-âleminde, yetim, hakkını benden istediğinde ben mazurdum der ve başıma gelen şu kazayı, şu musibeti arz ederim. Allah da benim bu mazeretimi kabul eder. Onun için o yetimceğizin mahrum olmaması için, bana üç gün müsaade ediniz. Gidip o parayı sahibine vereyim»
dediğinde. Hz. Ömer: «Bu olamaz. Seni ancak kefalet ile birakmam mümkün!» dedi.
Delikanlı, «Ya emirül-müminin! Ben kaçacak olsam kaçardım. Allah korkusu benim kalbimi doldurmuştur. Katiyyen kaçmam, emin olunuz» dedi. Hz. Ömer: «Evlâdım kaçmazsın belki, ama kanunu ilâhi ancak seni kefaletle salıvermemi emr eder» dediğinde, delikanlı orada bulunan sahabelere göz gez- 'rip «Ebu Zeril-Gifari» hazretlerini gösterip; «Bu zat bana kefil olur» dedi. Hz. Ömer, Ebu Zer'e dönüp: «Ya Ebâ Zer, kefil olur musun?» dediğinde Ebu Zer: «Evet! Bu delikanlının üç güne kadar dönüp teslim olacağına kefilim!» buyurdular. Bu kefalete kimsenin bir itirazı olamazdı. Zira, Eba Zer, eshabı nebiy arasında çok sevilen ve sayılan bir kişi idi.
Delikanlıyı salıverdiler. Uçüncü gün olduğunda dâvacı olan delikanlılar huzuru halifeye geldiklerinde Hz. Eba Zer'i orada buldular. Fakat delikanlı yoktu. «Ey Eba Zer! Kefil oldugun şahıs nerede? Sen bilmedigin, tanımadıgın bir adama kefil oldun. Hiç giden gelir mi? Gelmeyecek olursa biz babamızın kanını almadan bir yere gitmeyiz,» diyorlardı. Hz. Ebu Zeril Gifâri radiyallahu anh «Daha müddet dolmadı. Müddet hitam bulsun, delikanlı dönmez ise, bana lâzım gelen ne ise yapınız..» diyordu. Emirül-müminin: «Ya Ebâ Zer, delikanlı geç kalarak gelse yine senin ona kefaretin üç gün olduğu için;
Cenabı Allah şahid olsun ki hükmü şeriat-ı-Islâmı elbette senin'üzerinde infaz eylerim» buyurduklarında orada bulunan kibar-ı eshab ağlıyorlardı. Zira, Eba Zer, muttasıf olduğu güzel ahlâkı, zühtü ile bu ümmetin gözü nuru, sırâcı-müniri idi.
Bütün ashab ağlıyordu. Ortalığı tarife sığmayan bir teessür.
mahzuniyet ve keder kaplamış idi. Dâvacılara, babalarının di-
yetini vermek teklifinde bulundukları halde onlar kabul etmeyip, mutlaka kısas yapılmasında ısrar ediyorlardı. Şimdi ne olacaktı?
Heyecan, hayret, şaşkınlık son dereceye vardıgı bir zaman; delikanlı toz toprak içinde, yorgun argın bir balde çıkageldi. Müddet daha dolmamıştı. Kan ter içinde, nefes nefese:
«Sizleri belki meraklandırdım, ama ancak şimdi gelebildim.
Yetimin hakkını emniyetli bir kimseye teslim ettim. Ben de lâzım gelen kendi işlerimi bitirdim. Vasiyetimi yazdırıp, bıraktım. Ancak gelebildim. Çünkü görüyorsunuz hava sıcak, yolumuz hayli uzaktır. Haydi, buyurun ya emirül-mü'minin, ne yapılması lâzım ise, onu bana icra ediniz!» dedi.
Orada bulunan halk, bu delikanlımın sözünde durmasına, ahdinde vefasına taaccup ettiler. Hepsi, «Mü'min işte böyle olur.» dediler. Halkın bu taaçcübünü gören delikanlı: «Merd olan sözünde durur. Mü'min ahdine vefakâr olur. Ahdine vefakâr olmayan münafıktır. Ölümden kim kurtulur ki? ben, «dünyada ahde vefa kalmadı» sözünü söyletir miyim.» dedi.
Sözünde sadık ve ahdinde vefakâr olan; merdliğini bu suretle isbat eyleyen bu delikanlıyı tanıyıp tanımadığıı Eba Zer'e sorduklarında sahabe arasında sirrâc-l-islâm olan Eba Zer cevaben: «Hayır, hiç tanımıyorum. Bu delikanlı, hiç bildiğim değildir. Fakat huzuru Ömerde bulunan bu kadar sahabî içinde vuku bulan böyle bir teklifi red etmeyi mürüvvet kaidelerine yakıştıramadım. Ben de, «âlemde fazilet kalmamış»
sözünü söyletir miyim?» dedi. Bunun üzerine davâcı gençler ise, kalpleri titreyip dâvâlarından vaz geçtiler. Babalarının diyetinin beytîlmal'den verilmesi teklif edildiği halde kabul etmeyen bu dâvâcı gençler: Biz de, «dünyada erbab-1 kerem kalmadı» sözünü söyletmeyiz. Sırf rızayı ilâhi kasdı ile dâvamızdan vaz geçtik! deyip, diyeti dahi kabul etmediler.
Sözünde işte böyle sadık ol! Ahdine vefakâr ol! Zira mü'min, ahdine vefakâr olur. Ibrahim aleyhisselâm, ahdinde ve fakâr bir nebi idi. Mükâfatını da gördü. Ahdinden dönen, emanete hıyanetlik eden ve yalan söyleyen münafıktır. Zira nebiler serveri böyle tebliğ etmiştir.
Sen mü'minsin. Sana yakışan Kur'ân boyası ile boyanmak, Resûlün ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Hakkın bunca nimetlerine şükür edip Allaha, dinine, nebiyne karşı olan ahdini ye rine getirmen gerekir. Yalnız malı ile kurban kesmek değil, Irgad, cllt 2 - F: 4
icab ederse camm, cânânın uğruna feda edip kurban etmen gerekir. Hem, kestigin kurban yarın kıyamette senin binegin olacaktır. Kurban kesecek parası olup da kesmeyenlere ise, korkunç tehdit olduğundan bahsetmiştik.
Nebi aleyhisselâmın, «Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyen bizden degildir.» diye buyurdugunu daha evvel de söylemiştik. Kurban kesmesi gereken, yani üzerine kurban kesmek vacip olan kimsenin yirmi miskal altın değerinde bir parası olması lâzımdır. Bu miktarın bedeli olarak mal olsun, kâğıt para olsun, buna sahib olan müslüman mukîm yani yerleşmiş bir kimse ise, o kurban kesmekle mükelleftir. Sonra bu paranın üzerinden bir sene geçmesi şartı da yoktar. Yâni kurban zamanından bir müddet evvel bu miktar paraya sahip olan kişi kurban kesecektir.
Şu hadisi şerife nazar buyurun: «Kim ki bizimle namaz kıldı, bizim ile kurban kesdi ise, o bizdendir. Kim ki bizim ile namaz kılmadı, kurban kesmedi, o bizden degildir.» Tabiî, hali vakti yerinde olan kişinin kurban kesmesi vaciptir. Fakir olur ise, yalnız namaz kılması lâzımdır. Kendine kurban kesmek vacip olmaz. Yine hadisi şerifte şöyle vârid oldu: «Ümmetimin hayırlısı, kurban keser. Ümmetimin şerlisi, kötüsü ise hali vakti olduğu halde kurban kesmez.»
Enes radiyellahu anh, nebiy aleyhisselâmdan şöyle bir hadisi şerif rivayet ediyorlar: Kıyamet günü, mü'minler kabirlerinden kaldırıldığında; Allahu sübhanehu meleklerine hitab edip: «Ey meleklerim. Mü'min kullarımı yaya olarak mahşere getirmeyiniz. Onları, dünyada iken benim rıwa-1-şerifim için kestikleri, kurbanlarına bindiriniz. Zira onlar bineklerini dünyada iken hazırladılar. Ben onları evvelâ babalarının sulblerine yükledim, sonra analarının karınlarına bindirdim. Dünyaya geldiklerinde analarının kucağına bindirdim, sonra babalarının omuzlarında taşıttım. Daha sonra atlarda, merkeblerde, otomobillerde, trenlerde, uçaklarda ve gemilerde taşıttım. Oldüler, tabut ile arkadaşlarının omuzlarında taşıttım. Şimdi kabirlerinden kalkıyorlar. Dünyadan buraya bineklerini göndermişler idi. Onları yaya yürütmeyin.
Kendi kurbanları olan bineklerine bindiriniz.» diye emr edilecektir:
Bu yüzden efendimiz: «Kurbanlarınıza ta'zîm ediniz, zira sizleri sirattan, kurbanlarınız geçirir» buyurdular. Kurbana tazim ise, bayramdan birkaç gün evvel kurbanı alıp beslemek, tüylerini taramak, kınalamak ve hayvan kesilecek yere,
döverek söverek, eziyet ederek götürmemekle olur. Bıçağın keskin olması, ile yüzünü kıbleye karşı çevirerek kesmek ile olur. Keserken gözlerini baglamak, tekbir etmek, besmele çekmek, üç ayağını bağlamak, fazla olan yerlerini sokağa atmamak ve hayvanı keser iken buhur yakmak ile olur. Bundan başka kestiği kurbanı diğer kurbanlara göstermemek gerekir.
Şöyle bir rivayet vardır:
Hz. Ibrahim, bir buzağıyı anası olan ineğin önünde kestiğinden dolayı, Hz. Ismaili kesmekle emir olundu denilir. Eyyüb aleyhisselâmın başına gelen o musibete sebeb de: Hizmetçisi ayakta dururken, Hz. Eyyüb'ün çolugu çocuğu ile yemek yemesi idi. Bundan dolayı o musibete mübtelâ oldu denmektedir. Onun için, biri bakarken yemek yemek doğru değildir. Yediğinden o bakan kimseyi tatdırmalıdır, yahut da yediği şeyi göstermemelidir.
Kurban kesildikten sonra, üçe taksim edilip bir bölüğünü çoluğu çocuğu ile yemek için, bir bölüğünü hısım akrabaya hediye için, bir bölüğünü de fıkaraya vermek için ayırmalıdır.
Hepsini fıkaraya dağıtmak caizdir. Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günü kurban kesilir. Daha fazla malûmat almak isteyen «Kurban risalesine» bakıversin.
Kurban kesecek kimse, birinci günü kurban kesecek ise, kurban kesilinceye kadar oruçlu olmalıdır. Kurban eti ile orucunu açmalıdır. Bayram namazına giden kimse, mümkün ise yeni elbise giymeli. Yeni giymek mümkün değil ise temiz çamaşır giymeli ve kapıdan çıkarken tekbir almağa başlamalıdır ve mescide kadar tekbir almalıdır. Dargınlar barışmalıdır.
Bayram günlerinde fukarayı sevindirmeli. İbadet, tevhid ve tekbir ile o günleri ihya etmelidir. Yoksa, içki, kumar, fuhşiyat gibi Allahın men ettiği, Resûlün sevmediği şeyleri irtikâp etmek Allahın ziyadesi ile gazabını mucib olur.
Yâ ilâhel-âlemin! Bizi affeyle! Affın ile şâd eyle! İyman ile öldür. Salihlere ilhak eyle! Ana ve babalarımıza rahmet eyle! Mü'min kardeşlerimize mağfiret eyle! Âsi olan ümmeti Muhammedi affeyle! Kalplerini islâma çevir. Ve kalplerini nur-u tevhid ile münevver, nuru Muhammedi ile mutahhar eyle! Ruhlarımızı ruhu Muhammed ile âşina eyle! Son nefeste îyman ile çene kapamak nasip eyle! İki cihanda affınla şâd eyle! Nârından azad eyle! Burada tevfikin ile buluşan ümmeti Muhammedi yarın, mahşer günü habibin civarında lütfunla
iskân eyle! Bizleri, nefsimize zebun eyleme! Kâfire uşak, zalime köle eyleme! Bizi dininden tard eyleme! Bâb-ı-kereminden kovma! Dualarımızı kabul eyleyip bizi mesrur eyle! Amin.
Affı taksirat, mahv-1 seyyiat, rizayı rahman, selâmeti ihvan, bakayı iyman, husulu muradat, hastalar şifası, dertliler devası, borçlar edası için, hayırlar fethi, şerlerin def'i, mü'minlerin gâd olması, âsilerin islâhı, kâfirler, şerirler, münafıkların def'i, cümle ümmeti Muhammedin ruhu için, dersimizin indi ilâhide makbuliyet ve mergubiyeti için, indi Resûlde mahbubiyeti için, dinleyenlerin âmil olması, ihlâs ile sayirdim ise hun da bağişla mass i şin hyzey imah, iz söz liresûlillah, rızaen liricalillah;
Sübhane rabbike rabbil izzeti ammâ yasifun ve selâmün alel mürselin vel hamdülillahi rabbil alemin el-fatiha.
EL HAC MUZAFFER OZAK
Göründü bak, yine kâbe yolları;
LEBBEYK okur, bunda Mü'min dilleri.
Medine'nin açmış taze gülleri, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Soyunduk libası, giydik ihramı;
Uzak dursun bize dünya haramı, Çün ziyaret eyleyince Harem'i, Muhammed'e vardık Allah askına...
Bâb-üs-Selâm dedik, girdik Kâbe'ye, Şükür Yâ Rab, diye vardık secdeye, ALLAH - ALLAH, diye geldik cezbeye, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Beytullâh'ı tavaf eder hacılar, Ravza'sına vardık, dindi acılar, Telbiyeyle geçer günler, geceler;
Muhammed'e vardık Allah açkına...
Tavaf ettik biz de Kâbetullah'ı, Nurlar içre görünce Beytullâh'ı, Aşk ile anarak Resûlullah'ı, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Safa'dan hem say'y eyledik Merve'ye, Kasdeyledik bir Allah'a ermeye, Yüce Mevlâ kusurumuz görmeye, Muhammed'e vardık Allah aekma...
Arafat'a vardık, vakfeye durduk;
Cebel-tir-rahmede sırlara erdik, Ravza-i-Resûlde cennete girdik, Mnhammed'e vardık Allah aşkına...
Müzdelife denir, mübarek yerdir.
Ahdine vefakâr, er oğlu erdir;
Buldugumuz devlet, Hazret-i-Pir'dir, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Mine'de baş eğdik, kurbana geldik;
Çün, Bezm-i-Eles'te hakka söz verdik, Halil-ür-rahıanın sırrına erdik, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Başımız Nureddin Cerrahî kutub, Yolumuz Kur'andır, erkân-r-edep, Mevlâ-i-müteal eyledi nasip, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Yalnız adımız HACI olmasın, halimize lânet şeytan gülmesin, Bir sırra erelim, perde kalmasın;
Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Gönül Kâbesinde saf saf duralım, Gönülden yol bulup, Hak'ka varalım;
Varıp, riza-i-rahmanı bulalım, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Gönül incitme ki, incinmesin car.;
Cana nazar eder, Hazreti Rahman, Erisir o zaman her derde derman,' Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Halimiz ey ihvan! Hakka ayandır, Bürhanımız âyet, sünnet, Kur'andır;
Pirimiz erenler, vüce sultandır, Muhammed'e vardık Allah aşkma...
Kana kana içtik anda zemzem'i, Makammda Ibrahim'in hemdemi, Niyaz ile geçirerek her demi, Muhammed'e vardık Allah aşkma...
Kâbe'nin çarşısı bir ulu pazar, Canlar mezad olmuş, tellâlda gezer;
Kiramen kâtibiyn bin sırrı sezer, Muhammed'e vardık Allah aşkma...
Zencisi, arabı, acemi geldi;
Tekbir-ü-telbiye göklere erdi, Ol annede vari Anl...
Tekbir ile kondu secdeye başlar, Gözümüzden aktı aşk ile yaşlar, Mü'minin her işi, aşk ile başlar;
Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Muhammed ümmeti, ey yüce millet!
Yakışmaz sana hiç delâlet, zulmet;
Agâh ol, nedir bu düstüğün zillet?
Muhammed'e vardık Allah aşkına...
Eylesin Rabbimiz cümleye rahmet, Bu yolda çekeriz bir hayli zahmet, Aşkî'ye eyledi Rabbi Inayet, Muhammed'e vardık Allah aşkına...
El-Hac Muzaffer OZAK