Ara
Menü

Sayfalar 492–497

1.655 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 492–497

«O gün bir takım yüzler kararıp, bir takım yüzler de ağarır. Yüzleri kararanlara denir ki, siz iyman ettikten sonra kâfir olanlardan mısınız. Iymandan sonra mı kâfir oldunuz?

Haydi bakalım, küfrünüzden dolayı azabı tadın derler ve azabı elime ve nârı cahime bunları sürerler.»

Böyle bir hitapla karşılaşmaktan Allaha sığınırız!

Yüzleri ağaranlara gelince; onlar Allahın rahmetinde, cennetinde dârin-nâimde olup, orada ebedi kalacaklardır. Yine (Sûre-i-âl-i-Imran — 178, âyet):

«Sakın kâfir olanlar kendilerine mühlet verdiğimizi, yani onlara verilen ömrü, malı, metal, iyi rahat yaşamayı, rütbeyi haklarında hayırlı sanmasınlar. Onlara verilen bu rahatlık, bu dârat, bu saltanatları; günahlarının artması, azaplarının şiddetli olması içindir. Onlar için kendilerini hor kılıcı, korkunç bir azap beklemektedir.»

Evet; Yakın bir zamanda, bu rahat hayattan sonra sehpaya çıkan bir idam mahkûmu gibi ebedi idama mahkûm olacakardır. Akîl olan mala, mülke, varlığa mağrur olmaz. Bunlar hep geçici, âriyettir, Akîl olan, Rabbini bilir, Rabbini bulur, Rabbinden korkar, Rabbini sever. O zatı-ecelli-âlânın en ufak bir emrini geri bırakmaz. Zira, seven sevdiğinin sözünü tutar. Onun yoluna can feda eder. Her men'ettiğinden sakınınız. Hattâ ona kendisini sevdirmek için elinden geldiği kadar, onun seveceği, onun hoşuna gidecek işleri yapar, yakıştırır. Onun emrine imtisal ona şan vermez, ona bir menfaat sağlamaz.

Onun nehyettiği şeyler de ona bir zarar yoktur. Onun şânına bir noksanlık getirmez. Onun emrine itaat eden kul, ona bağlılığını gösterir. Onun emrine uymayanlar da kendi edepsizligini ortaya koyar vesselâm.

Rabbine küfür eden, ona isyan eden kendini âdileştirmiş olur. Mala, mülke mağrur olup, bu malların ebedi elinde kalacağını zanneden, Rabbi unutan, Rabbinden korkmayan, ne için hâlk olduğunu düşünmeyen, onun emirlerini dinlemeyen, onu tanımayan, yakın bir zamanda buradan gideceğini düşünmeyen, her şeyin elinden alınacağını hatırına getirmeyen, yılan çıyan yuvası, yalnızlık evi, karanlık bir çukura ameli ile baş başa kalacağını düşünmeyendir. O korkunç gün için hazırlık yapmayandır.

Uyan be hey gafil, Habı gafletten!

Ömrün geldi, geçti. Haberin var mı?

Bir haber aldın mı sırri vahdetten?

Can kuşu uçtu. Haberin var mı?

Bu dar-ı-rihlettir, bunda kalınmaz;

Hem sonu fenâdır, Murad alınmaz, Kafile, kalkınca geri dönülmez, Kervan başı göçtü. Haberin var mı?

Ma'siyet yükünü aldın boynuna, Hiç ölüm korkusu gelmez aynine, Felek birkaç arşın bezden eynine, Yakasız don biçti, Haberin var mı?

Bilen ar Eb dem godig yormaga, Yerler ağzın açtı, Haberin var mı?

Derviş Himmet, Senden evvel gélenler, Kimisi kul, kimi sultan olanlar, Dünya (Benim mülküm!) diyenler, Ecel câmın icti haberin var mı?

Şu kıssayı ibretle oku:

HIKAYE Padişahın biri, tımarhaneyi ziyarete gitmiş. Ziyareti esnasında baş doktor hükümdara hastalar hakkında bilgi verip, koğuşları dolaşırlarken azgın delilerin tedavi gördükleri koğuşa varmışlar.

Hükümdar, azgın delilerden bir tanesini görmek istemiş.

Hastaların her biri birer hücrelerde kapalı olarak tedavi görürlermiş. Baş tabip orada bir hücrenin kapısını açıp, hastayı hükümdara göstermek istediğinde; hücrenin kapısının iceri-

den kapalı olduğunu gören doktor, içerideki hastaya seslenip kapıyı açmasını söylediğinde hasta içeriden:

— Şimdi işim var, rica ederim beni meşgul etmeyin! diye doktora cavep vermiş:

Hükümdar, doktora:

— Sor bakalım ne işi varmış? der. Doktor da:

— Ne işin var, ne yapıyorsun? diye sorduğunda hasta içeriden:

— Yahu; ne lâf anlamaz adammışsın, hesap yapıyorum.

Hesap!

— Ne hesabı yapıyorsun bakalım? deyince akıl hastası:

— Padişah ile benim aramdaki farkın hesabını yapıyorum, der.

Hükümdarın emri ile tabip sormuş:

— Senin ile hükümdar arasında ne fark buldun bakalım"?

Deli saymaya başlamış:

— Ben de, hükümdar da bir ana ve bir babadan doğduk.

Benim babam fakir idi, onun babası padişah idi. Padişah, orada benden farklı. O da ben de igrenç bir su idik. Sonuna bakarsak ben de öleceğim, hükümdar da ölecek. Burada yine birleştik. Farkımız yok! Ben öldüğümde bana kaç paralık kefen, hükümdar öldügünde ona kaç paralık kefen sararlar?

Bu hesabı da yaptım. Onun kefeni benimkinden altmış para farklı. Ben de, o da topraga girecegiz. Burada farkımız yok.

O da çürüyecek, ben de çürüyeceğim, orada da farkımız yok.

Cenazelerimize kaç kişi gelir? Benim cenazemde kaç kişi bulunur, sultanın cenazesinde kaç kişi bulunur? Burada sultan benden çok farklı; benim için cenaze namazı kılmak murad olundukta imam ve cemaat nasıl niyet ederse; Sultanın cenaze namazı kılınırken de imam ve cemaat ayni şekilde: «Er kişi niyetine» diye her ikimize niyet edeceklerinden burada da farkımız yok. İmam efendi, beni tezkiye ederken nasıl tezkiye eder, sultanı tezkiye ederken nasıl tezkiye eder? Cemaat benim için nasıl şehadet eder? Padişah için nasıl sehadet ederler? Padişaha nasıl bir kabir yapılır? Benim için nasıl bir kabir kazılır, işte, bunların hesabını yapıyordum. Geldin, hesabı alt-üst ettin. Bir miktarını çıkardım. Bak şöyle: Hükümdarla benim farkımın hesabı doğru mu? dedi ve saymaya başladı: Ben, dünyaya bir kadın ve bir erkekten dünyaya geldim. O da benim gibi bir ana ve babadan dünyaya geldi. Ben doğduğumda anam, babam sevinç duydular, bayram ettiler.

— 495 _ Onun da babası ve' anası bayram ettiler. Velâkin onun doğduguna kızanlar oldu, dogdugunu istemeyenler vardı. Ben, hasta oldum beni buraya attılar, azgın olduğum için kollarıma zincir taktılar ve bu hücreye koydular. Padişahı da sarayında hapsettiler ve kollarına cevahir bilezik taktılar. Beni, yalnız bırakmadıkları gibi, onu da yalnız bırakmazlar. Ben, bir evde doğdum, o bir sarayda dünyaya geldi. Ikisi de yakın bir zamanda harap olur. Ben, içi kırpıntı dolu yatakta o ise içi kuş tüyü, ipek bir yatakta doğdu. Ikisi de yakında çürür, çöplüge atılır. Benim makamıma imrenen olmaz. Onun tahtında çok kimsenin gözü vardır. Benim, düşmanım azdır, onun çoktur. Ben, Öldügümde bana aglayan olmaz. Onun ölümünde ağlayandan çok sevineni vardır. Bana âdi, bir kaç arşın kefen, ona ise ipekten kefen sararlar. Ona da, bana da er kişi diye niyet ederler. Imam: (Cemaat bunu nasıl bilirsiniz?)

diye beni sordukta (Zavallı, akıl hastası) idi derler. Onun cemaatına, nasıl bilirsiniz dedikte dilleri ile (İyi biliriz) derler, lâkin kalpleri ile yaptıgı zulmü ve fenalığı hatırlayıp, yalancı şehadet ettikierini düşünürler.

Bana harap yerden bir çukur açarlar, ona ise bir yüce kabir inşa ederler. Lâkin yakın bir zamanda her ikisi de virân olur. İşte yaptığım hesap bu idi. Bazı yerlerde o benden âlâ görünürse de, çok farkımız yok. Bazı yerde de ben ondan âlâyım. Sultanınki muvakkat bir zaman için benden bir kaç para fazla görünüyor. Bu fark, zamanla beraber oluyor. Sultan ile benim aramda hiç bir fark kalmıyor, beraber oluyoruz.

Hükümdar; bu sözlerdeki mânayı anlayıp, tahammül edemeyip ağlamış. Bu mecnundan aldığı ders, evyelce aldığı her dersten üstün olmuş. Kalbine hak korkusu, hesap duygusu ve encâmının bir kefen ile iki arşın yer olduğunu anlamış, irşâd olmuştu. Mülkünde adil olup, halkını rahata erdirmiş ve memleketini sürura gark edip dünya ve âhiretini mâmur etmişti.

Mü'minler! Deliliğin bir çok nev'i vardır. Kimi makam, kimi kadın, kimi para, kimi mal, kimi mülk, kimi rütbe, kimi hayvan, kimi insan, kimi halk, kimisi hak delisi.

Bunların içinde en kazançlı olan hak delisidir. Zira, diğerleri âriyet, yani seni terk edeceklerdir. Sen, onlardan soyunacaksın ve onlardan sorulacaksın. Hak delisi olan hak tan, hak ta ondan ayrılmayacağına göre, en kazançlı Hak

delisi çıkıyor. Delilikte bütün halk beraber. Çünkü, akıl zâil olmuş, fakat taleplerde ayrıyız. Düşünecek olursak, bu deliliklerin en makbulü Hak deliliğidir. Zira, bâkidir. Halk deliliği mahlûk olduğundan bekası yoktur. Hayaldir, geçicidir.

On sekiz yaşındaki güzel bir kız, elli sene sonra çirkin bir kadın olur. O kıza âşık olan, onun altmış sekiz yaşındaki halini gördügünde ondan netret eder. Un sekiz yaşında iken hakka aşık olan kıgi, elli sene sonra makamı kurbıyyetı ıhraz edıp, dünya ve mâfihâyı ve âhiretin bütün makamlarına itibar etmeyip, hak ile dost olup, «Makadı-Sıdka» erer.

Bunun için Hazreti Muhyi (kuddise sırruh), hak âşıklarina deli diyenlere şöyle cevap veriyor:

Erenlerin çoktur yolu, Cümlesine dedik beli, Ko desinler bize deli, Usludan yeğdir delimiz.

Tevhid eden deli olmaz;

Allahı diyen mahrum kalmaz, Her seher açar, solmaz;

Bahara erer gülümüz.

HIKAYE Bir mürşidi hak, tımarhanenin önünden geçerken, orada bulunan bir doktoru irsâd etmek için:

— Ey tabibi hâzik! Sende mâsiyet illetine çare, aşk devletine, yâr vuslâtına deva var mı? diye lâf attığında Doktor bu sözlere ne cevap vereceğini düşünürken akıl hastalarıdan biri:

— Doktor bey. Şu sofuya ben bir cevap vereyim mi? deyince doktor:

— Ver bakalım! diye izin verince o divane soru soran mürşide şöyle bir cevap vermiş:

— Ey mâsiyet illetine deva, açk derdine, vuslat yoluna care arayan: Dinle! Tövbe kökünü istiğfar yaprağı ile karıştırıp, kalb havanında, tevhid tokmağı ile dövüp, insaf eleği

ile eler, özünden gelen göz yaşı ile ıslatır, aşk ateşinde pişirirsin. Pişmesi uzun süreceğinden sabır, tahammül ile bekler, kemâle gelince kanaat kaşığı ile yersin. Bu macun, evveli mâsiyet derdine deva, ahiri ile aşk ve vuslâta çaredir. Bu aşk ve vuslat seni, Resûle iletir. Vuslatı Resûlü sefa ise likayırahmana ve rızayi-sübhane, cemali, sultana seni iletir, dedi.

Mürgidi hak sordu, divane de cevap verdi. Doktor da irşâd olup, derdi derununa çâre bulup, iki cinanda sefaya erdi.

Bir kimse görüyoruz. Bu adam bütün paralarını denize atıyor. Bu adamın mecnun olduğuna hemen hüküm veririz.

Evet, bu adam hakikaten mecnundur. Mecnun olmasa, paralarını, bütün servetini denize atar mı, atamaz mı? Halbuki, bu atılan paraları tekrar kazanmak mümkündür, ömrünü havaya veren, gününü ve hayatını boş yere çürüten kişi akıllı mıdır? Geçen ömür milyonlar versek bir daha ele geçer mi?

Allahı tanıyorum diyen Rabbine ibadetten kaçar mı?

Onun kudret, kuvvet ve azametine iyman eyleyen, ona secde rükü, kıyam etmez mı. Undan korkmaz mı, sakınmaz mı!

Onun verdiği lütufları gören kişi bu lâtifi-lâ yezeli sevmez mi?

Ondan geldiğine ve yine ona döneceğine iyman eyleyen, ondan razı olur, onun rızasını gözlemez mi? Bahusus, bu gecelerde, bu geceler ki, üç aylar... Bu geceler rahmeti-ilâhiy yenin çûşu hurûşa geldiği geceler Recep ayı, Leylei-regaip. İste, leylei-Miraç içinde bulunuyoruz. Bu, ne iltifatı ilâhi... Bu gece, ümmeti Muhammede olan fazlı keremi sübhani; Af, mağrifet, rıdvan, cennet, cemâl, kerem, lütuf, rıza va'di-ilâhi hep bizlere, hep Ümmeti Muhammede. Tabii, iyman ile göçersek. Tabii, Habibi-ekrem;

«Yarab! Bu benim ümmetim» derse. O vakit kurtuldun, o zaman bu nimetlere erdin.

Eğer, iyman ile göçmezsen, Resûl aleyhisselâtü vesselâm seni ümmeti olarak tanımazsa? İşte o vakit ağlama, feryat, keder, hüzün günüdür. Namazı olmayan, gusül abdesti, haccı, zekâtı olmayan yahut da olup, kul hakkından sakınmayan, lisanı gıybet ile kirli, nemmame, küfür, seb, acı söz ile mülevves, kalbinde merhamet, gözünde hâyâ olmayan kişi iyman ile göçemez.

Işte, tövbe ayı recep geldi. Iste Miraç gecesi. Bu gece, miraç eyle; yüksel! Hakka yüksel. Bu gece süflîlikten kurtul, Irgat, cllt 2 - P: 32

Sayfalar 492–497 · İrşad II — tarikat.org