İrşad II · kaynak sayfaları 486–491
— On senede, yirmi senede, otuz senede.. Yüz senede vereni de vardır, dedi. Halife ihtiyara hitaben:
— Bu diktigin hurma fidanlarının meyvasını yiyebilecek misin? dedigi zaman ihtiyar:
— Belki ömrüm yetişmez.. Fakat, bizden evvelkiler diktiler, biz yedik. Biz dikelim de bizden sonrakiler yesin! Ihtiyarın bu sözüne hayran olan halife kendisine bir çıkın attı.
Ihtiyar altınları alıp:
— Allaha hamd ederim ki, diktiğim fidanlar hemen meyvasını verdi, deyince, halife ihtiyarın bu sözüne memnun olarak altın dolu bir kese daha ihsan etti. Ihtiyar:
— Allaha hemdü sena ederim ki, her ağaç senede bir defa meyva verir, benim diktiğim ağaçlar senede iki defa meyva verdi, dediğinde, halife ihtiyara bir kese altın daha atarak, yanında bulunan lalasına dönüp:
— Çabuk buradan gidelim, uzaklaşalım. Bu ihtiyar, bizi beş parasız bırakacak, diyerek oradan uzaklaştılar.
Atalarımız, Allah için savaştılar, bu mülkü mâmur edip bizlere bıraktılar. Sonra gelen tembeller ve ahlâkı bozuk zâlimler Ise, mülkümüzü zulümleri ile harap ettiler. Koskoca Rumeli elimizden çıktığı gibi, bütün Arabistan, Kırım, Kafkaya'daki kardeşlerimiz esir oldular. Düşmanın pis çizmesi altında namusları çiğnendi. Şimali Afrika, Mısır, Sudan, Bingazi, Tunus, Cezayir, Fizan hep bizde idi. Suriye, Hicaz, Yemen hep bizimdi. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Arnavutluk, Sırbistan, Yugoslavya, Karadağ, Bosna, Hersek hep bizimdi. Yunanistan, Mora, Kıbris, Malta hepsi bizimdi. Akdeniz, Karadeniz, Adalar denizi, Adriyatik denizi bizim havuzlarımız halinde idi.
Hem dünyamız mâmur, hem âhiretimiz mâmur idi. Sonra gelenler, bizden olmayanlar hem dünyalarını, hem âhiretlerini harap edip bizleri vatanımızdan cüdâ ettirip, irz ve namusumuzu düşman ayağı altında ezdirdiler. Az kalsın, ana vatanımız bile düşmanların eline geçip ebediyen esir olacak idik. Allah, şehitler kanı hürmetine bizlerin kalplerini birleştirip düşmana galip olduk, vatanımız kurtuldu.
Dinimize sarılıp, ahlakı-Kur'aniye ile ahlaklanmazsak, Allah buraları da bızım elımızden alır, duşmana verır. Bızı, düşmana esir eder. Her türlü fenni, ogrenmemiz şarttır. Bunu öğrenmek için, dini terk etmek lâzım gelmez. Kalplerimiz
din ve iyman ile, başımız bilgi ile, kollarımız çalışmak ile mücehhez olmalıdır. Dünyayı iyi bilmemiz şarttır. Dünyayı iyi bilen aldanmaz. Ahireti iyi bilen de aldatmaz.
Efendimiz: «Aldatanlar bizden degildir.» buyurmuşlardır. Aldatarak, hiyle ile yaşayan, mihnet ile can verir. Bütün dünya senin olsa, âhirete ne götürebilirsin? Yaptıklarının vebâli senin ile gider. Iyilik yaptın ise, mükâfatını; fenalık yaptın ise belâsını bulursun.
Müminler!
Bin sene de yaşasak, sonu ölüp toprak olmaktır. Doymayan gozlerimizi toprak doyuracak, kanmayan agızlarımızı kısmet olur ise bir yudum su kandıraçak. Iskender'ler, Dâra'lar gibi dünyaya sığmayanlar, iki arşın yere sığacaklardır.
Bu sözlerimi kimse inkâr edemez. Edene mecnun derler. Mecnunlar dahi inkâr edemez.
Deme Leylâ ile Mecnun'a deli, Nazar kıldım halka, her biri hir gûna deli.
Yalnız tımarhaneye giren deli değildir. Ne, dışarıda olan akıllı, ne de tımarhanedekiler delidir.
HIKAYE Tımarhanenin önünden geçen bir zat içeride bulunan akıl hastalarından birine:
— İçeride kaç deli var? diye sorduğunda içerideki akıl hastası:
— Siz dışarıda, kaç akıllı varsınız? demiş. O zat ve bizler; tımarhanede her bulunanın deli, dışarıda her dolaşanın akıllı olmadığını anlamış olduk.
Hapishane, zindan da böyledir. Her hapishaneye giren suçlu, her serbest dolaşan da suçsuz değildir. Her günah içki gibi sekir, sarhogluk verse idi; kaç ayık kişi bulabilirdik?
Biz de şimdi anladık; asıl deli tımarhaneye giren değil:
bu dünyanın nakşına aldanıp, nakkaşını inkâr edendir. Asıl suçlu hapishaneye giren değil, vicdan azabına düçâr olandır.
Vicdânı var ise!
Malına, mülküne, mevkiine mağrur olup, bunların fâni olduğunu unutup; âhiret endişesi, kabir yalnızlığı, ölümün şiddetini, cehennemin ateşini, nereden gelip nereye gittiğini, ne için halk olunduğunu, bu gülmenin bir de ağlama ile nihayete erecegini düşünmeyendir.
Bu, sıhhattan sonra bir hastalığa, bu mülkten sonra fakirliğe, bu izzetten sonra zillete düşecegini düşünmeyendir.
Rabbil-âlemin olan kavi Allaha isyan eden zaif kul akıllı mıdır? Allahtan korkmayan, onun «Yapma!» dediğini yapan, «Yap!» dedigini yapmayan akıllı mıdır?
O öyle bir haliktir ki, ruhumuzu kabz edebilir, gözümüzün nürunu söndürmeye kadirdir. Aklımızı alır ise, bizi onun kahrından kim kurtarabilir? Nitekim, bir gün bizim ruhumuzu kabz edecek, söyleyen ağızlarımız söylemeyecek, gören gözümüz görmeyecek, işiten kulağımız, yürüyen ayağımız, tutan elimiz tutmayacak, yürümeyecek, işitmeyecek.
Bu saydığım; bize emanet olan bu nimetleri bize kim ihsan etti? Hep O; verdiği gibi alabilir. Bizi sağ koyar, gözümüzü kör, kulağımızı sağır edebilir. Bir tarafımıza inme indirebilir. Onun verecegi müsibetlere kim mâni olabilir? Hastanelere git, bir bak da ibret al! Allahtan kork, ona şükür secdeleri et!
Yüzbin türlü hastalıkla malûl yüz binlerce kişi.. Bak;
sana sıhhat vermiş, ona karşı şükür borcun yok mu? Onlar gibi hasta olup, derdine derman arayabilirsin. Fakirim diye sızlanma. Senin üzerinde Allahın binlerce nimeti mevcut, sen farkında bile değilsin! Bir milyon liraya kanser olmağa razı olur musun? Olmazsın! Bir gözünü beş bin, diğer gözünü beş bin liraya satar mısın? Satmazsın; kollarını ve ayaklarını beşer bin liraya satarmısın? Satmazsın. İmanını, dinini, hürriyetini, namusunu bir milyona satar mısın? Satmazsın.
Bak; ne kadar zengin imişsin de haberin yok?
Bunlar bildiklerimiz. Ya, bilmeyip mâlik olduğumuz nimetleri saymağa kalkarsak hesap çoğalır. İşte, bu nimetlerden sorulacaksın. Allahtan kork. Bu nimetleri sana ihsan etti, yine senden geri alabilir. O her, şeye kadirdir, her şey ona dönecektir.
HIKAYE Sûrei-Mülk'ün son âyeti: «Onlara söyle; ne dersiniz? Sayet suyunuz, yani içtiğiniz, kullandığınız su, her seye hayat veren suyunuz yetisemeyeceğiniz derecede derine çekilse, yahut bütün bütün çekilse, size kim akar yahut görünür bir
su getirebilir.» demektedir. Bu ayetı yüksek sesle okuyan bır hatızın okudugu Kur'ana, oradan geçen bir münkir sözde cevap olarak: «Kazma, Kürek.» dediği anda gözlerinin nûru sönmüştür, inkârının cezasını derhal bulmuştur.
Arabi lisanında «Ayn» puar, kuyu manâsına geldigi gibi;
göz manâsına da gelmektedir. Haydi bakalım, çekilen suyu kazma kürek getirecekti. Haydi; gözünün nuru, göz kuyusunun suyu çekiliverdi. Kazma, kürek, gözünün nûrunu iade etmek şöyle dursun, bütün tıp âlemi böyle azabı-ilâhi ile sönmüş bir göze çare edebilir, şifa bulabilir mi?
İhsan ettiği maddi, manevi; bilebildiğimiz, içinde olup farkına varamadığımız bu nimetleri bizden geri alması, ona güç müdür? Onun emrine kim karşı koyabilir? Bu olamaz diyebilir? Dese bile ne faidesi olabilir?
Düşünecek olur isek; bir şeyi yapması güçtür, bozması kolaydır. İnsan için bu böyledir. Tabii, Allah için ne yapmada, ne bozmada bir zorluk veya kolaylık tasavvur olunabilir. Meselâ; bir insan kırk senede meydana gelir, beş kuruşluk bir kurşunla ölür. Bir Süleymaniye camisi yapmak için, bir sultan Süleyman'a, bir mimar Sinan'a ve bir o kadar da para ve işçiye ihtiyaç vardır. Yıkmak için iki kişi kâfidir. Bu bahsettiğim misaller kullar için böyle kolay olur ise; seni beni yaratan, agaçları donatan, semavatı üstümüze ref, dünyayı altımıza döşeyen ve bir «Ol» emri ile bu kâinatı hâlk ve icat eyleyen Allaha, verdiklerini geri almak veyahut tekrar diriltmek, Habibini Mekke'den Kudüs'e götürmek, oradan semaya çıkarmak, arşını, kürsisini, cennetini dolastırmak, böyle şeyleri yaratmak, yaptırmak Allaha güç müdür, zor mudur? Daima, ona ve onun verecegine muntaç olan bızler ki; zalt, muhtaç, aç, çıplak ve cahılız. Ne soguga tahammulu, ne sıcaga dayanması olmayan bir zaif kul onu inkâra yeltenir, daima onun emirlerini dinlemezse, bu zaif âsi kişi; şimdi o ulu, kavi olan Allaha daima âsi olur ise, şimdi sizlere soruyorum? Böyle olan kişi akıllıyım diyebilir mi, akıllı mıdır?
Mantıkta bir kaide vardır. Topa, silâha karşı sopa ve taş ile savaşmak cesaret değildir. Bu böyle, kul kula karşı bu hüküm verilirse;
akılların, akıl ve idrâkin mâverasında olan Kudretullaha karşı isyan eden kişi, âkil değil, belki mecnundur.
Amma, sen bana şu suali sorabilirsin: Nice kâfirler, zâlimler, âsiler var ki; bunların Allaha karşı küfürleri, zulüm-
lerı, isyanları oldugu halde bunlara hıçbır şey olmuyor! dersen... İlk sigara içen Kanser, ilk idrarını tutan kışı prostat hastalığına tutulsa... Hiç bir kimse sigara içemez, hiç kimse de idrarını tutmaga cesaret edemezdi. Bunları, bir şey olmaz diye yaparız ve bu korkunç hastalıklara tutuluruz. İlk hırsızlık yapan yakalanıp, adalete teslim edilse idi; ilk zinâ eden firengi ve sair korkunç hastalıklara müptelâ olsalar idi. Hiç kimse hırsızlık yapmaya cesaret edemez, hiç kimse de zinâ etmege kendinde kuvvet bulamazdı.
Işte, bu saydığım kabahatleri bir şey olmuyor diye yapanlar gibi; bu kâfirler, bu zâlimler, bu âsiler hiçbir şey olmuyor diye küfürlerine, zulümlerine, isyanlarına devam ederler. Öyle bir gün gelir ki, bu kâfirlerin de, bu zâlimlerin de başına kanser gibi, prostat gibi, yukarda saydığımız hareketler sonunda olan cezalar gibi belâ gelir, isyanlarının cezasına çarpılırlar.
Ilk suçumuzda, yüzümüzün karası alnımıza vurulsa idi, kimse suç yapmazdı. İyman gayptan çıkar, âşikâr olurdu. Bu böyle olunca, kimin suç işlemeğe cesareti olabilirdi? Iyman gayba olduğu için, hiç bir şey olmuyor diye birçok günahları, suçları irtikâp ederiz.
Biz, Allahı göremeyiz amma, Allah bizi görür. Velâkin hâlim, settarû-gaffar olduğu için, ilk suçumuzda yüzümüzün karasını suratımıza vurmuyor. Tövbe eder, hasenat ile o irtikâp ettiğimiz suçu affettirirsek ne âlâ; affa uğruyoruz. Yok, ayni suça devam edersek, bu irtikâp ettiğimiz suçtan bir gün perde kalkıyor, başımıza gelecek hangi musibet ise, o belâya duçar oluyoruz.
Allah celle, imhal eder (geciktirir) ihmal etmez! Sâbirdir, sabır eder, eder de onu tanımayan kâfirleri ve zâlimleri, âsileri bir gün olur muhakkak perişan eder. Bundan dolayı kâfire, zâlime, âsiye bir şey olmuyor deme! Herkes, ektiğini ergeç bulacaktır. Ne kâfirin, zâlimin, âsinin yaptığı yanına kâr, ne de mü'minin yaptığı ibadet ve iyman mükâfatsız kalacaktır.
HIKAYE At üstünde giden bir zâlim, yaya giden bir garibin başına bir kamçı vurur. Bir kaç adım sonra at ürker, o zâlimi bere çalar. Yerden kalkan zâlim kamçı vurduğu garibe hitâ-
— Sana haksız yere vurdum, Allah cezamı verdi, attan düştüm, dediğinde o garip:
— Allah celle bu kadar acele kimsenin belâsını vermez.
Senin bu yere düşmen, bana vurduğun için değildir. Benden evvel, geçmiş bir zamanda bir kimseye vurmuşsundur. O vurduğunun cezası şimdi çıktı. Bana yaptığının cezasını sonra göreceksin, der.
Evet efendiler!
Yapılan fenalıkların cezası hemen çıkmaz. İyilik olsun, kötülük olsun. Mutlaka bir gün olur seni bulur. Nasıl ki, tohumu tarlaya attığımızda, atılan tohum hemen bitmediği;
altı, yedi ay sonra meydana geldiği gibi... İyilik ve fenalık denilen iki sıfatı tohum farzedersek, bunları mâna tarlasına ektiğimize göre, mutlaka birkaç gün yahut ay veya sene, mutlaka dikilen meyvasını verecektir.
Fenalık ektinse, hemen o fenalık tohumunu hasenat ile imha et, öldür ki, istikbalde bitip önüne çıkmasın. Iyilik tohumu ektinse, o tohumu öldürme, imha etme, iyilik ettiğin kişinin başına vurarak, yahut herhangi bir isyan ile onu zayi etme, göz yaşınla sula, büyüt ki, fazla meyva alasın. Kâfirlere, zâlimlere, âsilere, verilen mülkü nazarı itibara alma.
Idam edilecek kişiye ikrâm çoğalır. Velâkin ansızın bir sabaha karşı onu uyandırırlar ve boynuna ipi takıverirler...
Bu kâfirlerin de kafaları teneşire vurdukta, Azrail yakalarına yapıştıkta uyanacaksa da, cezaları infaz edilecektir.
Fakat, ne faide? Bu sınıf kâfirlerle, zâlimlerle melekler alay edip: (Sen bir yere gittiğinde arkandan adamların gelirdi.
Seni yalnız bırakmazlardı. Nerede senin maiyetin? Yalnız mı geldin. Seni buraya getirenler seni burada yalnız mı bıraktı?
(Zuk; inneke entel kerim) «Tat bakalım Allahın azabını.»
Sen, büyük adamsın, sen kerim kişisin. Senin ikramın nefsine idi. Hadi tat Allahın azabını derler.)
Âl-i Imran sûresi: 106 Allah celle Kur'an'ında: