Ara
Menü

Sayfalar 444–449

1.743 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 444–449

miştir. Nefis islâhında, âfâtı-lisâna müptelâ olana tatbik olunur. Yahut, kendine yapılacak herhangi bir tecaviize cevap vermemek için tatbik olunur. Yeme, içme ve cinsi münasebeti men'eden oruçtan daha zordur. Zira, bu orucun evvel ve âhiri mâlumdur. Lisan orurunun evveli ve âhiri mâlum degildir. Bir gün, üçgün, beş hafta, altı ay, birkaç sene olabılir. Tabıbi-manevinın verdigı muddete baglıdır.

Hz. Meryem; Hz, İsayı gösterip işaret ettiğinde, kavmi fena halde gazaba geldi. «Bizimle alay mı ediyorsun. Hiç yeni doğmuş, beşikteki çocuk konuşur mu?» dediler. Beşikte, yürümekten âciz, kundaktaki ufak bir çocuk nasıl konuşurdu? Hz. Meryemin onlara yaptığı bu işaret, alay gibi gelmişti.

Hz. Meryem: (Bana sormayın. Ona sorun) diye Ruhullahı gösteriyordu. Hz. Isa, söze başladı:

tâbini verdi All beni Keldine leei Mama erene la mil ene orada mübarek ve beşeriyete faydalı kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe, bana namazı, ibadeti, zekâtı ve yardımı emretti. Beni, valideme şefkatli ve iyilik edici kıldı. Beni, kendine karşı âsi, bedbaht kılmadı. Öldüğüm gün ve tekrar hayat bulacağım kıyamet gününde Allahın selâmı ve selâmeti üzerimde olsun, dedi.

Bu mücizeyi gören bazı anûdlar, inkârlarında sâbit olup.

Hz. Meryem'e bühtan edip dinden çıktılar. Havsalası kabul etmeyen inananlar:

— İsa, Allahın oğlu! Bazıları da:

— Bizzat Allahtır! dediler. Böylece kâfir olup, Allahu zülcelale, Hz. Nebiyyi şirk koştular.

Hazreti Resûlüllâh sallallahü aleyhi veselleme de; yetimsin, fakirsin, nasıl nebi olursun? diyen bu bedbahtlar, ya, gafil idiler, yahut inâden Nebiyyi muhteremi üzüyorlardı. Bunkatirler idi. esşie, katirler tarafindan ge hase del, inadi muamele, â Allahın bir tanesini üzmüştü.

Yapılan bu alaylara ve bu acı sözlere cevap vermedi. Kal- De den hükin içerisinde ve pek güzler halde le dolsı lizı mmü-Hâni, yani Ebâ-Tâlibin kız1, İmamı Ali kerremallahu vechehu hazretlerinin kız kardeşinin evine gitti.

Mübarek yüzünde eseri mahzûniyet okunuyordu. Ummü-Hâni, Resûlün bu perigan halini görünce, Resûlün elleri- 'ne sarılıp, sebebini sordu. Efendimiz de olan vukuatı anlattı ve kendisine yapılan bu saygısızlık ve tecavüze üzüldügünü söylediğinde Ümmü-Hâni radiyellahu anha: «Ya Resûlüllah!

Onlar zâtı-risalelerinin hak nebi olduğunuzu gayet iyi biliyorlar. Fakat, hasedlerinden böyle yapıyorlar.» dedi ve ilâve etti: «Biz, senin risaletini kabul ettik. Allalı celle de, senin risaletini ilân etti ve kendisi tasdik etti. Bu size kâfi değil mi?»

Ahh! Hased öyle kötü bir sıfat, öyle bir derdi-illettir ki, öyle kötü bir huydur ki... Müptelâ olan kişi hak ile bâtılı ayıramaz. O derde müptelâ olanı, öyle bir uçuruma yuvarlar ki, şeytandan farkı kalmaz, belki de beter olur.

Hâsidin içi ateşle doludur. Bu ateş, onu yakmaga kâfidir. Bu ateş, cehennem ateginden de şiddetlidir. Hâsid kişi, her türlü alçaklığa tenezzül eder. Onun için, ırz, namus ve mukaddesat yoktur.

Allah celle Kur'an'ında: «Hâsidin hasdinden bana sığıın» buyurmuştur. Hâsidin hasdinden Allaha sığınırız!

Işte, Kureyş kâfirleri de böyle unulmaz bir derde müptela olmuşlardı. Bu dert, onları o kadar alçaltmıştı ki, bu derekeye düşüp içlerini hased ateşi ile doldurmuş, gün be-gün bu ateşleri, azapları ziyade oluyor, onları yakıyordu. Önlerinde olan bu hidayet nûrunu söndürmek için üfürüyorlar, üfürdükçe nür sönmüyor, bilakis günden güne parlıyordu. Sanki hepsi âmâ idi. Önlerindeki bu nûru, bu hidayet güneşini, bu hak dâvetçisini görmüyor; tâbi olup, necâta ereceklerine.

ona böyle hakareti lâyık görüyorlardı.

Akşam olmuş, ortalık kararmıştı.

tendimız, gündüz kendisıne yapılan bu çırkın hareketın verdig ıztırap ile üzüntulü bir şekilde, ibadetinden sonra yatağna uzanmıştı. Mübarek kalbi mahzun, gözleri nemli idi.

Henüz uykuya varmıştı ki..

Allahu zülcelâl, Cebrail aleyhisselâma hitap edip: «Ya Cebrail! Bu gece, ne gecedir bilir misin? Bu gece, bütün âlemlerime emrimi tebliğ eyle ve müjde ver! Bu gece, Habibimi makanuma alacağım. Semavatım, sidrem, beyti-mâmurumu, arşımı, kürsümü, cennetimi Habibimin ayağıın tozu ile ziynetlenecek Israfil'e haber ver; bu gece süru terk eylesin. Habibime hizmete onu memur ettim. Mikâil, taksimi erzakı tehir

etsin. Azrail, bu gece kabz-i-ervahı bıraksı. Habibime hizmet şerefini onlara ve sana ihsan ettim. Mâlik, bu gece cehennemin nârun söndürsün. Zebaniler yerlerinden kımıldamasın. Cennetim yeniden tezyin olunsun. Rıdvana söyle!

Hüriler, gılmanlar, vidanlar hazır olsunlar. Yeniden cennet libasları giyip, süslensinler. Habibimi karşılamağa hazırlanısınlar. Bu gece, mahbubun, Muhammedimi dâvet ediyorum.

Güneşe feleki- atlası giydirsinler. Gök, ber geceden ziyade donansın. Yıldızlar, her geceden ziyade nürlansın. Ervahı eubiya hazır olsun kudümü Muhammede! Ya Cebrail! Cemiete git, Cennet elbiselerinden Habibim için bir muazzam elbise, bir cennet lâcı, bir cennet kemeri ve Burak'ı Habibime götür. Elbiseyi giysin, tâcı başına vaz' eylesin, kemeri beline kuşansın. Burak'ıma binsin, arşımı, kürsümü, cennetimi seyredip beni görsün! Ona, Ol Resûle selâmımı söyle! Şimdi o kâfirlerin cevrü-cefası ile Ünunü - Hâni'nin evinde mahzun, mükedder yatmakta.

Gelsin! Arşımı, kürsümü ve cennetimi seyr etsin. O kâfirler, ona fakirsin, biz zenginiz demişlerdi. İzzet, devlet bizde demişlerdi. Senin sahibin yok, arkadaşların fâkirler, köleler demişlerdi. Kim fakir, kim zengin, kim aziz, kim zelil kim fâni, kim bâki imiş, Yâ Cebrâil! Bu gece, hiçbir Nebiyye ve hiçbir Resûle yapmadığım ve yapmayacağım iltifatımı, ikramımı ona yapacağım; Onun ümmetleri için hazırladığım ikramımı ona göstereceğim. Yâ Cebrail! O, benim için çoli kıymetlidir. On sekizbin, onsekiz milyon âleme rahmettir. Onu hâlk etmeseydim, bu cihanı hâlk etmezdim. Onun meddahı, he-imt eytedimi onun nin vete, bon sa kendim o, be hin.

dir, ben onunum. Ey Cebrail! Yanına edeble var, bu geceki iltifatın her geceden ziyade olsun. Sen, hana yirmibin senede iki rekât namaz kıldın. Böyle bir ibadeti bana hiçhir kulum yapmadı..O, ibadetine mükâfaten, bu akşam sana Fabibime hizmet etme nimetini verdim.» buyurdu Hazreti Cebrail, cennete vardı. Sürülerle Burakların otladığını gördü. Hepsi zevk ve sürur içinde. Yalnız bir Burak sararmış, solmuş. Bir köşede ağlamaktan gözlerinden akan vaşlar yüzünde iz eylemiş, yüzünde aşkın nişânı var.

Hazreti Cebrail, bu hayvancağızın haline taaccüb edip yanına vardı. Halinden sual ettiğinde; Burak yarasına neş-

ter vuran bu ulu melegin: «Ey Burak! Burası cennet, darülsürur; burada, aglamak, malızun olmak yoktur. Burada mahzuniyyet olmaz, burada kederlenilmez, burada daima sürur, daima lütuf daima zevki sefa vardır. Senin, bu halin nedir? Neden yemez, içmezsin. Sararmışsın solmuşsun? » dediginde Burak, lisana gelip: «Aşk derdine müptela oldum.

Aşıkım, aşkım bana yoldaş oldu. Kendisini görmedim, ismini işittim. O isim, bana şifa. Cemalini görürsem kalbime, züme cilâ ve sefa olacaktır. Binlerce seneden beri bu haldeyim. Kulağıma bir ses gelip: «Ia Muhammed.» diye çağırdılar. İşte ne oldu ise, ondan beri o ismin sâhibine âşıkım. İşte, beni darûl-sürur olan cennette görüyorsun. Fakat, bu benim zâhirimdir, hakikatte ben firkat, ayrılık ateşindeyim.

Bana, aşk burada nimet, benim göz yaşım benim sürurumdur. Bunlar, benim aşkıma şâhidi adildir. Onun için, solmam ve sararmam benim zevkim, gözlerimden akan yaşlar benim aşk nişânımdır. Elbet, bu derdim beni dermana götürecek. Birgün sevgilime kavuşturacaktır. Derdim bana derman olmuştur.» dediğinde Hz. Cebrail: «Müjde yâ Burak! Bu gece, seni mâşukuna götüreyim. Aşkta bu sabrı sebatın seni mâsukuna iletti» dedi. «O zâti-akdes yalnız senin mâşukun değil, Cümle yaratılanlar onun aşkına yaratıldı. Ona Rabbilâlemin de âşık. Kürsi de âşık, Levh'de, Kalemde, cennet de âşık. Onun âşıkları sayısız, fakat bu âşıkların ona olan aşk‘ları; senin aşkının seni ona şimdi ilettiği gibi, ona âşık olanlar da bir gün, aşklan ona vuslat bulacagına bu senin halin şüphesiz bürhandır.» dedi.

«Seven sevdiği ile beraberdir, buyuruldu. Yâ Burak!

Yürü, gidelim. Mâşukun Muhammede, hakkın bir tanesi server Ahmede» deyip bir anda Mekke şehrine, Kâbe'ye vâsıl olduklarında diğer melâike-i kiram ve cemî melâike orduları ile gelip Mekke ve Mekke'nin semasını doldurmuştu.

Bu gece mühimdi Bu gece, zâtı-uluhiyyetine mahsus olan bazı âyetler, hiçbir mahlûkun vasıl olmamış ve olamayacağı makama; Kâbe-Kavseyn sırrina Habibini iletecekti.

Mahlûkatın, Melâike ve Melâikei-Mukarrabinin göremeyeceği âyetler, Resûlü müçtebâya müşahede ettirilecekti.

Bu gece, «Saray-1-Lâ mekân» a varılacaktı.

Orada, bir derde bin türlü devâ olacaktı. Kulların suçu

bağışlanacak, Ummeti Muhammedin kâffesini Habibine muhabbeten nârdan azad edecek, Cennet ümmetine ihsan olunacak, Kâbe-kavseyn sırrı zuhura gelip, tevhidi-zâd bilinecekti.

Tecelliyatı sıfattan, tecelliyatı-zat zuhura gelecekti.

Aşık, maşukla birleşecek naz, niyaz zuhura gelecek, Cemi peygamberanın makamı gösterilecek, ervahı-enbiyaya imamet edecek, Makamı-Cebrail'i geçecek, Cümle Ummeti Muhammedin âsileri nârdan azad olacak, Resûle bağışlanacaktı.

Vele sevfe yu'tike rabbüke sırrı duyulacaktı. Doksan bin kelimat ile Habibine hitâbı izzet vuku bulacak. Dillerin söyleyemediği, kalemlerin yazamadığı, söyleme ve yazma imkânı olmayan sırlar zuhura gelecekti.

Ibni Abbas R.A. efendimizden rivayet ediyorlar: «Henüz ibadet edip, yatağa girmiş idim. Cebrail'in geldiğini anlayıp yattığım yatağın içinde doğruldum, oturdum. Baktım, Cebrail ayak üzre durup:» (Ya Resûlüllah! Allah cellenin, sana selâmı var. Seni bu gece dâvet ediyor. Seni alıp götürecegim. Allah celle, sana bu akşam öyle bir ikram edecek ki;

senden evvel hiç kimse bu rif'ate, bu lûtfa nail olup bu keramete ermedi. Sizden sonra da hiç bir kimseye verilmeyecektir.

Bu akşam, size yapılacak bu lûtfu, bu kerameti hiçbir kimse ne işitti, ne de gördü. Yürü ki, meydan senindir.

Bu gece, sohbeti sultan senindir. Bu gece, ermedi evvel gelen bu nimete, kimse lâyık olmadı bu rıf'ate ve olamayacaktır, eremeyecektir.)

Hazreti Musa aleyhisselâm; Tûr dağında, Cenabı vacibil-vücud ile konuşma esnasında niyaz ederek: (Yarabbi!

Bana cemâlini göster. Göreyim. Cemâline nazar edeyim!) dediğinde (Yâ Musa! Sen beni göremezsin ve görmeğe kadir değilsin! Lâkin, dağa bak. Ben ona tecelli edeceğim. Dağ, benim tecelliyatıma tahammül ederse, sende edebilirsin.) denildi. Dağa tecelli olundu, dağ tahammül edemeyip parça parça olarak eridi. Hz. Musa aleyhisselâm, düşüp bayıldı. Kendisine geldiği vakit: (Yarabbi! Seni noksan sıfattan tenzih eder, kemâl sufatları ile tavsif ederim. Sana, tövbe ederim.

Ben, seni görmeden, sana ilk iyman edenlerdenim.) Musa ke-

lim görmek istemiş. Görememişti. Şimdi hâk teâlâ kendisini, Habibine göstermek murad ediyordu.

Keyfiyeti bizce meçhul, Allahça malüm bir keyfiyet.

Altı cihetten münezzeh olarak; kemmiyetsiz, keyfiyeti bizce meçhul; Cihetsiz mekânsız, zamansız kendini mahıbubuna gösterecek. Yalnız, Habibine değil, onun ümmeti olan bizlere, biz âsilere de vaad edecek. Bir takım muazzez yüzler kıyamette Cenabı Hakkın cemâli-ba-kemâline nazar edeceklerdir. Bu nimet, bizlere verilecektir. Yalnız, onu görmege gözünü hazırlamak lâzımdır. Zira, bu dünya âleminde hak ve hakikati görmeyen, değil Rabbil âlemini görmek; Kur'ana, Habibine sırt çevirenler âmâ olarak, kör olarak haşr olacağından Kur'an beyan buyurmuştu. Ama, hak için ağlayan gözün hakkı bu idi. Hak ve hakikat gözetenin hakkıydı bu.

Resûl aleyhisselâm, eshabma hitaben «Sizler; cennetten ayın obeginde bedri tâmı seyrettiğiniz gibi, Rabbinizi göreceksiniz!» müjdesi verilmişti. Burada, gökte ay gibi göreceksinizden maksad teşbihdir. Ayı, gökte görmeğe hiç bir kimse mâni olamadığı gibi, her mü'mine kendi istidadına göre tecelliyat olacaktır.

Yukarıda dediğimiz gibi, bizce keyfiyyeti meçhul, Allahça malümdur. Zira, hak mekândan münezzehtir. Mi'minlere hak kendini gösterir, mü'minler de görürler. Allahın diledigi üzere... Allah, lûtfu ile cümlemize nasip eylesin. Âmin.

bi-hürmeti-seyyidil-mürselin.

Biz, ehli-sünnet olduğumuzdan; biz Rabbimizi göreceğimize inanırız. İyman getiririz. Bu ümid ile yaşarız. Şia-i-mûtezile (Rabbil âlemin görülemez) derler.

Matlâbı-âlâ, maksadı ulyâ olan Rabbimizi itikadımız üzre biz görelim. Onlar da itikatları üzere görmesinler!

... Ne yapalım? Biz görmek diliyoruz. Musa aleyhisselâm gibi...

Cemâlini gösterip göstermeyeceğini yine o bilir. Bizim, talebimiz olan «Cemal-lâ-yezâlin»i istediğimize cevap olarak dağa tecelli etmediğine göre, inşallah gösterecektir.

Evet dersimize gelelim:

Efendimiz buyuruyorlar ki: Cibrili-eminin sedasını duydum. Hitabını işittim. Hemen kalkıp abdest almak için ibrik murad ettigimde, Ridvan cennetten altın, zumrutlerle ışleneli bir ibriği ve önünde dört büvük zümrüd bulunan ve şevki semaya akseden bir leğeni getirdiler.

irgad, cilt 2 - F: 29

Sayfalar 444–449 · İrşad II — tarikat.org