Ara
Menü

Sayfalar 437–443

1.673 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 437–443

kir, köleler ve kadınlardı. İyman edenler çoğaldıkça inadçı kâfirlerin de zulmü, eziyet ve cefası çoğalıyordu.

O muhterem nebiyyi zişanı, nerede görseler elleri ve dilleri ile incitiyorlardı. Efendimize kadar gelen her nebiyyi de böyle tekzib etmişler ve incitmişlerdi. Cenab-ı hak, Habibini teselli eden âyetler indiriyor, üzülmemesi için ona türlü türlü lûtuflarla Habibine hitap ediyordu.

Allah celle; ezelde Nûr-u Muhammediyyeyi hâlk ettiğinde arş'a şöyle yazmıştı:

«Ben; o Allahım ki, benden başka tapılacak ilah yoktur.

Muhammed, benim sevgili peygamberimdir. Kazama teslim olan, belâma sabır eden, nimetime şükür edeni sıddıklardan yazar, sıdıklar ile haşr ederim. Kazama teslim olmayan, belâma sabır, nimetime şükür etmeyen benden başka Allah ara- BIn.»

O kâfirler: «Sen Nebi değilsin!» dediklerinde:

(Inneke leminel mürselin)

buyuruluyordu. Sen peygamber değilsin dediklerinde, üzülen efendimizi, Rabbil-âlemin: «Onlar senin nübüvvetini inkâr ediyorlarsa, benim, senin nübüvvetin hakkındaki şahadetim sana kâfi değil mi?» buyuruluyordu.

Gensili s, Ve kefâ billahi gehiydâ Nieâ oûrosi: 166 Eba-Cehlin, Utbe'nin, Ubey ibni Halef'in vesair Kureyşin büyüklerinin inkârı olmasa idi, bu kadar âyatı beyyinat nasıl nâzil olurdu? Resûle düşmanlık arttıkçâ. Allahın Habibine lûtfu da o nisbette çoğalıyordu.

Demek ki; derecâtın senin sevgine bağlıdır. Allah yolunda ne kadar, zahmet çekersen, o nisbette Allahın sana olan lûtfu artar.

Günlerden bir gün, ki ekseri ulemâya göre bis-etin, yani Resûl aleyhisselâmın nübüvvetinin dokuzuncu senesi, Recep ayının yirmi altıncı Perşembe günü idi; Efendimiz Kâbenin

bir köşesinde oturmuş, Rabbil-âlemine ibadet ediyor ve kavminin hidâyete ermesini Rabbinden diliyordu. Lâin Eba-Cehil, bir gürûh süfehâ ile gelmiş, onlar da Kâbe'de bir şeyler, konuşuyorlardı. Islâm aleyhine, müslümanlara yapılacak hiyle ve zulmü tasarlıyorlardı. Onlardan biri, Efendimizi görüp, Efendimizin de Kâbe'de olduğunu Eba-Cehil'e söyledi.

Ebâ-Cehil, ve süfehâ gürûhu, hemen Resûlüllahın karşısına geldiler. Ebâ-Cehil, alaylı bir vaziyette: «Ya Muhammed!

Sen, hakikaten peygamber misin?» dedi. Cenabı fâhri-risâlet de, Ebâ-Cehilin bu sorusuna ciddi ve vakur: «Evet! Ben Resûlüm. Ben Nebiyyim» buyurduklarında o gürûhu süfehâ, alay ve istihzaya başladılar, küstahlaştılar: «Sen nasıl peygamber olabilirsin? Sen, bir yetimsin. Mektebe gitmedin, hoca görmedin; seni, Eba-Tâlip büyüttü, onun yetimi ve garibisin. Bu garip ve yetimliğine bakmadan; haddini bilmeden, nasıl peygamberliğe kalkıyorsun? Böyle bir dâvaya kalkıp, kendini bizimle beraber görmeğe, belki de bize baş olmak niyetindesin. Bu dâvadan, bu sevdadan vazgeç! Eğer, peygamberlik gelse, böyle bir teklif vâki olsa; bana gelmesi, yahut benim emsâlim olan Utbe'ye, Ubey ibni Hâlef'e gelmesi lâzun. Bak; onlar da benim gibi okumuş yazmış kimseler! Onlar da, kavmin ileri gelenleri. Onların da, benim gibi köleleri hizmetçileri, malları, mülkleri, arazi ve ahbapları var. Hani senin ashabın, malın, mülkün nerede? Bak, benim arkamdaki ahbaplarıma, yâranıma!. Yârânımın hepsi zengin, hepsi, kavmimizin ileri gelenleri, senin başına toplanan bir çok kimse var ama, onlar benim ahbaplarım gibi zengin, münevver kişiler değil! Köleler, deve çobanları. Bizim artıklarımızla geçinen, bizlere hizmet gören hizmetçilerimiz. Senin başına toplanan bu kavmin erzelleri.. Benimle olanlar da bu kavmin azizleri, zengin kişileri, bu dâvadan vaz geç!»

Nasıl olur? Bu köle ve hizmetçilerle, bu köylü gürûhu ile beraber iyman edip bir mecliste oturabiliriz? Buna imkân var mı? Biz; kavmin ileri gelenleri, ulularıyız. Sana iyman edenler ise, kavmin fakirleri, köleleri deyip bir takım kalp kırıcı ve mantıksız sözlerle, Resüller Resûlünün kâlbi-pâk-i- Ahmediyelerini incitip def'olup gittiler.

Bu gürûhun arkasından, yine Ebâ-Cehilin delâlet arkadaşlarından, küfr-ü-inat yoldaşlarından, Übey Ibni Hâlef kâfiri. bir gürûh sefih kişilerle gelip onlar da Efendimize

Ebâ-Cehil gibi bir takım mantıksız sözlerle tecavüz edip: «Yâ- Muhammed! Sen, nasıl Nebi olursun?» gibi sözlerle Efendimizi incitip def'olup gittiler. Bunları takiben Velid İbni Mugiyre ve diger Kureys kavminin küfr-ü-inat, fıskı-fesat, delâlette olan uluları, birbirini takiben efendimize kuruyası dilleri ile cevrü-cefa edip def' olup gidiyorlardı.

Sanki, birbirleri ile sözleşmişlerdi. Hepsi gelip, Resûlüefham Efendimize bu yolda taarruz ediyorlar, çekilip gidiyorlardı.

Bu mantıksız tecavüzler, Resüller Resûlünü çok, ama pek çok üzmüştü. Bunlar, ne ânud kişilerdi, Yetimlik, fakirlik nübüvvete mâni mi olurdu? Hele, mektep, medrese, hoca, ustad görmeden, getirdiği bu Kur'anı-azimi hangi okumuş hangi görmüş kişi getirebilecekti? Okuma ve yazma, mektep medrese görmeden bu Kur'an'ın nüzülü bir mûcize idi.

Onları necâta, felâha, insanliga, cennete, Allaha çagıran bu Allah dâvetçisine, bu münciye, bu kurtarıcıya yaptıkları bu saygısızlık, bu istihza, bu küstahlık son haddini bulmuştu.

Resûl, ne demek? Nebiyliğin ne olduğunu bilmeyen yahut kasden inkâr eyleyen bu inatçı hasedciler; hükümdarlık, kabile reisliği ile nübüvveti karıştırıyorlardı. Hükümdarlara lâzım olacak sıfatları Nebiy aleyhisselâmda arıyorlar veya kasden bü inkâra gidiyorlardı. Yetim, büyümek, anasız ve babasız yetişmek, insanın elinde mi idi? Bunun, Nebiy olmak bakımından ne gibi mahzuru vardı? Hz. Adem'in ana ve babası mı vardı? Âdem aleyhisselâm, Nebiy ve Resûl değil mi idi? İsa aleyhisselâtu vesselâm efendimizin de anası olup, babası yoktu. O da Resûl ve Nebi idi.

Kudretullah ile Adem'in hilkatiyyeti üzre yaradılmıştı.

Dar görüşlü kişiler «Allahı biliyoruz!» deyip, bilmeyen, Allehinher gie h garolerden bir geyip «babasiz eyi uk minmaz!» deyip o pâkize, Imran kızı Hz. Meryem'e çirkin bir sıfat ile iftira ve Allah'ın lânetine uğramışlar; gördükleri mûcizât ki, gün gibi âşikâr iken, bu inatlarından vaz geçmemişlerdir.

Bu mûcizat, şöyle cereyan etmişti:

Hz. Meryem; yıkanmak veya çamaşır değiştirmek için, kendisi ile ailesi arasına perde çekmiş, perde arkasına geçti-

ginde Cebrail aleyhisselâm Meryem'in yanına gelmişti.

Allah tarafından emir olunup Âl-i Imrân sûresi: 45 Dikkat; meleklerde erkeklik ve dişilik, yemek ve içmek yoktur.

ÉNUE ORESUES Meryem süresi: 16

Cebrail erkek şeklinde göründü. Hz. Meryem, onu insan zannedip hemen elbiselerine sarılıp örtünerek: «Allahtan kork! Allahı tanıyor isen, bana fenalık, tecavüz etmege kalkışmadan, senin bana yapacaklarından, ben Allaha sığınırim. Sen de Allahtan korkuyor, o azametli günde Allaha yap tıklarının hesabını vermeyi kabul ediyorsan, bana ilişme!»

dediğinde Melek Hz. Meryem'e: «Ben, insan değil, meleğim!

Rabbimden elçi olarak geldim. Onun emri ile sana pâk, temiz bir oğul ile müjdeci olarak gönderildim. Senin, babasız;

kudretullah ile dünyada aziz, âhirette şerif bir oglun olacaktır.» dediğinde Meryem aleyhisselâm cevaben:

Al-i Imrân sûresi: 46 «Bu iş nasıl olabilir? Benim kocam yoktur. Ben fahişe de değilim. Bir kadının çocuğu olması için, bir erkeğe ihtiyacı vardır. Bana ne bir kimse el vurdu, ne de ben böyle bir seyi tasavvur ettim» der. Bu sözler ümmeti arasında kendine yapılacak iftiraya evvelden cevap idi. Hz. Cebrail:

Doğru söylüyorsun! Sen kızoğlan kızsın. Namuslu pâkizesin; fakat Rabbil-âlemin böyle istiyor. Bu babasız insanı yaratmak, Allaha çok kolaydır. Rabbin celle celaluhu hazretleri buyurdu ki: «O bana göre çok kolaydır.» Allaha göre kolay olan şeyi Allahın kudretini gözleri ile gören gafiller, kendi çerçevelerinden, kendi bâtıl ölçüleri ile Kudretullahı, kendi kudretleri ile kıyasladıklarından, Allaha göre halkı ve icadı kolay olan şeyleri, hâşâ «Allah bunu yapamaz» diyemezler de «Böyle şey olmamıştır» Yahut kendi kısa akıllarına uydurarak hakikatı tahrif ederek «Böyle olmuş» derler.

Rabbin buyardu ki; «Babasız evlât yaratmak bana göre kolaydır. Bu, böyle olacaktır. Zira, Allah ezelde ona kader-i

ilâhi taallük etmiştir, geri dönmez. Biz; onu insanlara kudreti, kuvveti azametimize alâmet, nezdimizden mü'minlere bâisi-rahmet kılacağız. Bu iş, ezelde olup bitmiştir. Teslim ol, rahat bul!»

Nitekim, Hz. İsa'nın bu şekilde yaradılışı; insan olanlara, göz ve kalp gözü bulunan ehli-iyman, azameti, kudreti, kuvveti ilâhiyyeyi müşahede etmişler. Ehli-delâlet, ehli-hased ve ehli-fesadın da küfrü-inatları artmış, mü'minlere bâisi-rahmet, kâfirin de azabı-ikabına sebeb olmuştur.

Hz. Meryem; Hz. İsa'ya gebe kaldı.

Insanlardan uzak duruyor, kendisini onlardan saklıyordu.

Doğum sancıları tutmuştu, bir hurina ağacı kütüğüne dayandı. Bu kütük kuru idi, inliyordu.

Onu, iki ağrı rencide ediyordu. Birisi Hz. Isa'nın doğum ağrısı, diğeri de halkın kendi hakkında yapacakları bühtanın, iftiranın sancisı idi. Bu, doğum acısından daha acı, daha şiddetli idi. Zira, Hz. Isa doğacak, ağrı dinecek idi. Fakat halkın kendisine yapacağı iftira, bühtan ağrıları gün be-gün artacaktı. Buna, sabır ve tahammül etmek pek güçtü.

Bunları düşünerek âhü-enîn etti: «Keşke yaşamasaydım. Bu hal benim başıma gelmeden ölüp, toprak olup büsbütün unutulmuş olsaydım» Âdeti beşer üzere, hayâsından böyle düşünüyordu ki, kulağına, can kulağına ayak ucundan bir nidâ geldi:

«Uzülme! Mahzun olma! Böyle düşünceleri bırak; bak Rabbin ayağının altından bir çay akıtttı. Bu çay, bu su, sen buraya geldiğinde var mı idi? Ne için böyle düşünüyorsun?

Rabbin ne murad ederse öyle yapar. Hurma ağacının kiitüğünü salla. Ondan sana taze hurma ihsan edildi.»

Kuru hurma agacı canlanmış, taze hurma vermişti. Bunlar hep Meryem'i teselli için. Allah, kudreti-ilâhiyyesini Hz.

Meryem'e ve bizlere gösteriyordu.

«Kütüğü salla! Ondan sana taze hurma düşürülecek.

Onu ye, bu sudan iç, bak gördüğün hayal değil. Allah, zamansız, yani mevsimsiz kuru kütükten hurma veriyor. Taze ve yeni bir su akıttı. İşte onu görüyorsun. Bundan evvel de sana böyle lûtfu-ilâhi olmuş. Hz. Zekeriya seni beyti-makdese nezredip veren annenden almış, sana tekeffül ederek, seni bir odaya ibadet için kapatmıştı. Senin yanına girdiğinde, yaz günlerinde kış, ve kış günlerinde ise yaz meyvalarını gö-

rüp: (Bu lütuf nereden yâ Meryem?) diye sana sorduğunda;

(Bu Allahın bana hediyyesidir. Tarafı-ilâhiden ihsan olunuyor) derdin. İşte, sen bu kudretullahı eskiden beri görmektesin. Allah, herşeye kadirdir. Bir şeyi hâlk etmek murad etti mi? «OL» der, muradı-ilâhi zuhura gelir. Şimdi, bu hurmaları ye. Bu sudan iç. Rabbine hamd eyle. Gözün aydın olsun. Böyle bir âzim peygambere anne oldun. Oğlun ile genin ismin mü'minler tarafından daima hayr ile yâd edilecektir.

Kıyamete kadar namı-nişânın bâki kalacaktır. Oğlun ile gözün aydın olgun. Şayet insanlardan birini görür isen konuşma. Sana çocuğun hakkında sual edenlere, işaret sûreti ile konuşmayacağını anlat. «Allaha sukût ile oruçlu» olduğunu onlara işaret ile bildir. Sakın cevap verme. Onların sana yapacakları ezâ ve cefaya sabrü-metânet göster. Sakın cevap verme. Artık burada kalamazsın. Çocugunu al ve kavmine git.» denildi.

Hz. Meryem, çocuğunu alıp kavmine geldi. Kavmi ne vakitten beri Hz. Meryemi aralarında görmediklerinden; kucağında bir çocukla görünce derhal ona lisanen tecavüze başladılar:

— Bu çocugu nereden buldun? dediler. Cevap yoktu.

— Yazıklar olsun sana! Ne çirkin bir iş yaptın!

— Ne garip ve acaip bir iş işledin ey Hârun'un hemşiresi. Senin sülâlen Hz. Harun gibi bir nesli-pâktır. Senin baban Imrân, namuslu bir adamdı. Annen de temiz, pâkize bir kadın idi. Bu çocuk nedir? Bu, bir rezâlettir. Ananın, babanın ve kavminin yüzünü kara ettin, namusumuz iki paralık oldu.

Hz. Meryem'e bu sözler ile tecavüz ettiklerinde; kendisine emir olunduğu gibi, işaret ile, (Ben konuşmayacağım! Allaha sukût orucu tutuyorum.) diyerek Hz. Isa aleyhisselâmı gösterdi. (Buna sorun?) diye işaret eyledi.

O vakitler, bir oruç daha vardı ki, bu konuşmamak orucu idi.

Şimdi yemeyip, içmeyip ve cinsi münasebetten beri olarak fecir vaktinden, gurubu-şemse kadar, yani gün batıncaya kadar oruç tuttuğumuz gibi o vakitlerde lisan orucu tutarlardı. Yani, yer, içer fakat konuşmazlardı. Bu orucu yemek içmek bozmaz, konuşmak bozardı, buna lisan orucu denirdi.

Hz. Meryem, bu orucu tutmakla emir olunmuştu.

Bu orucu bizde de, bazı mürşidler sâliklerine tatbik et-