İrşad II · kaynak sayfaları 272–277
kitabın nuzûl ettiği ay, bü «Ramazan» ayı, Kur'an ayı, Rahmet, magtiret ve bereket ayıdır.
Resûl Aleyhisselâm buyuruyorlar ki: «Eger, benim ümmetim bu ayda olan faz-ı ilahiyenin ne oldugunu bilseler idi;
bütün senenin Ramazan ayı ile geçmesini Rabbilerinden niyaz ve temenni ederlerdi. Zira, bütün hasenata bu ayda kat kat ecirler verilir, tâatler makbul, dualar kabul, günahlar mağfur olur. Cennet; mü'minlere, Kur'anı sertaç edenlere müştaktur.»
Yine Resûl Sallallahu Aleyhi Vesellem: «Ramazan-ı şerifin geldiğine ferahlanan kişinin cesedi, nâr'a haram oldu» buyuruyorlar.
Ramazan-1 şerifin ilk gecesi, Allah celle şöyle buyurur:
«Beni seven yok mu? Onu seveyim. Beni talep eden yok mu?
Onu talep edeyim. Ramazanın hürmetine bana tövbe ve istiğfar edeni mağfiret edeyim.» buyuruyor.
Bak; Allah seni muhabbetine çağırıyor. Onun rizasını talep etmene karşılık, seni talep ediyor, seni magfiretine dâvet ediyor. Hep Ramazanın hürmetine.
Uyan! Gafletten, gözünü aç! Neler göreceksin, bu lezzete ereceksin, bu mağfiret ayında da kendimizi affettiremezsek, hakir ve zelil olduk demektir. Bunu böylece bil! Zira, efendimiz şöyle buyurdular: «Şu kişi, benim ismimi işitti, bana salât etmedi, o kimse, hakir ve zelil oldu». Bu salât bahsini ikinci risalemizde yazmış idik. O risaleyi tekrar tekrar oku. Yine «şu kişi hakîr oldu, zelil oldu, burnu yerlere sürüldü ki ana ve babasını hor, hakir edip, haklarını yerine getirmedi.» Yine «şu kimse zelil ve hakir oldu ki, Ramazan-ı şerife yetişti de, Allaha kendini affettiremedi» buyuruyorlar.
Kıldığın namaz, tuttuğun oruç kime biliyor musun? Allaha! Evet, Allaha! O yüce varlıga! O yüce varlık ki, seni yarattı, yoktan var etti. İnsan olarak yarattı. Başka bir mahlûk olarak seni ve beni yaratabilirdi. Herhangi bir hayvanı yarattığı gibi.. «Ben böyle olmam» diye itiraz edemezdin. Keza eşek, yılan, sinek, domuz v.s. gibi hayvanları da, Allah halk ederken onlara seni şöyle bir mahlûk olarak yaratacağım demediği ve danışmadığı gibi, seni de insan yaratmış, sana sormadan.
Sana göz verdi, gösterdi. Kulak verdi, duyurdu. El verdi, ayak verdi, akıl verdi. Verdiğini de sana sormadan almak kudretine malik. Sen, mahkûmsun, zaifsin. O Hâkim, O kaviyyül-
âzim. Işte, secde ettiğin, oruç tuttuğun o ulu varlık; Dhad, vahid. Kadir, Kayyûm, kahhar olan Allah! dilerse seni bir anda yok eder. Gozunun nurunu sondurur, kulagının ışıtme hıssını iptal edebilir. Kolundaki kuvveti, dilindeki kelâmı, ayagındaki yürüme kuvvetini alabilir.
Hergün ölenleri görmüyor musun? Âbâü-ecdadın nereye gittiler? Dilerse, seni aziz iken zelil eder. Böyle yapmasına kimse mâni olamaz. Yaptıklarına kim mâni olabildi ki? Seni, bay iken gedâ, fakir ve yoksul iken zengin edebilir ve böyle de olacaktır.
Ölümü beyan eyledi. Dünya hayatında iken, bu böyle olmasa bile, ölümle olacaktır. Sana, senin aczini bildirmek için, gafilleri gaflet uykusundan uyarmak için, hepimizi vademiz geldiğinde öldürecek, o güzel gözlerimize toprak dolduracak, akıl durağı olan kafamızda örümcekler yuva kuracaktır. Mal, Can, Kasa, Akıl, ilim, güzellik ve kuvvet, kudret hepsi heba olur. El, ayak, kol toprak olacak. Sevgili, makam, mal, mülk ve rütbelerimiz dostlarımız yahud düşmanlarımız tarafından yağma edilecek. Sonra, bizi bir karanlık çukura sevgililerimiz kendi elleri ile koyacaklar. Bizi, orada kendi amelimiz ile başbaşa bırakacaklar. Aydınlığı yok. Yatağı yorganı toprak, yoldaşı yılan, çıyan ve akrep. Sevgililerimiz, dostlarımız bizim ile beraber oraya girmiyecekler, bizden kaçacaklardır. Inkâr eden var mı?
Bizi yine diriltip, ihya buyuracak ve mahşere sürecek olan, dünya hayatından, bize verdiği nimetlerinden hesap soracak olan Allah, mü'minlerden iyi huylu, güzel ahlâklı olan kendine kulluk, habibine ümmetlik edeni, Kur'anı-azimi kendine sertaç edeni lûtfu ile cennetine ve cemâline nail kıldığı gibi, kötü kişileri adli ile nâra koyacakdır. Işte, Allah sana bu Kur'anı indirmiş, senden Kur'ana hürmet etmeni ve onun emirlerine itaat, nehiylerinden kaçınmanı emrediyor.
Işte, secden, kıyamın, orucun, tesbihin, rükuun bu zâtıakdesedir. Günde beg defa huzuru-ilâhide duruyor, ona ibadet ediyorsun. Her ne kalar, sen onu görmüyorsan, o seni görmekte. Uyanalım gafleiten!...
Ey namaz kılan âşık! Ey Kur'an okuyan ve Allah ile ko- Irsad, cilt 2 - F: 18
nuşan sâdık! İmamı Ali kerremallahu veche, Kur'an okumanın faziletini şöylece beyan ediyor; «Bir mü'min, namazda, ayakla Kur'an okur ise, okuduğu Kur'an'ın her harfine yüz sevap verilir. Eğer, oturarak namaz kılar ise, her harfine elli sevap verilir. Namazın gayrısında, abdestli olarak Kur'an okur ise;
her harfine yirmibeş sevap verilir. Eger abdestsiz olarak ezberden Kur'an okur ise, her harfine on sevap verılir.»
Eger, bu tilâvet ramazanda olursa ramazandan gayri olan zamanlarda bire on olan, sevabın ramazanda bire yetmiş, bire yüz olarak kat kat ziyadeleşeceğini ise Kur'anı-Kerîmde Allah celle beyan etmiştir.
(Vallahü - Yudaifu limen yeşâ'ü vallahü vâsiun aliym).
Bakara sûresi: 261 «Allah dilediğini kat kat eder. Tevfiki-ilâhi erişmeyen kimseye, Kur'an okunduğu zaman, Kur'andan birşey anlamaz.
O kimseye Kur'an hüsrandır. Kur'an, mü'mine şifadır, rahmettir.»
.r'.
(Ve nünezzilü minel kur'âni mâhüve şifaun ve rahmetün lil müminiyne velâ yezidüzzâlimiyne illâ hasârâ).
Tarâ sûresi: 82 Sûre-i isrâda Allah celle: «Biz Kur'an-ı azimi mü'minlere şifâ, zâlimlerin, kâfirlerin hüsranı artsın diye inzâl buyurduk» diye beyan ediyor.
Onun için, bir kimse ne kadar okursa okusun, ne kadar yazarsa yazsın tevfiki-ilâhi olmayınca Kur'anı anlayamaz.
şıtır, duyamaz. Bakar, goremez
Allah: Habibi-isanına:
Ve terâhüm yanzurüne iloyke ve hüm lâ yubsuru' raf sirei: 198 «Kâfirler, sana bakıyorlar, fakat, seni göremiyorlar.» buyuruyor. Nasıl görsünler? Bakmakla değil, görmekle; işitmekle değil, duymakla anlamakla! Kalp gözü kör olan, baş gözü ile baksa, göremez. Kalp kulağı sağır olan, baş kulağı ile duysa da anlayamaz. Onun için, Ümmi-Mektum radiyellahu anh'ın baş gözü âmâ idi, fakat kalb gözü gördüğü için, Resûlü-efhâm efendimizi görmüş, iyman etmiş idi. Eba-Cehil ve onun arkadaşlarının baş gözleri görüp, kalb gözleri görmediğinden, iymân edememişlerdi. Içlerinden tevfiki-ilâhiyyeye mazhar olanların, kalp gözlerine fer gelenler, sonradan iyman etmişler; Hakkın sönmeyecek olan bu nûrunu görmüşlerdir. Bunlardan biri de Ömer ibni Hattâb idi.
Ömer, şecî, bahâdır, ayni zamanda çok kuvvetli bir cengâver ve okur yazar idi. O devirde Misır'a, Suriye'ye, Iran'a, gitmiş, gezmiş ve ticaret yapmış Mekke'nin muteber kimselerinden idi. Hz. Ömer radiyellahu anhın iyman etmesi şöyle olmuştu: O devirde onun Mekke'de büyük bir rütbesi var idi ve itibarlı bir zattı. Fakat, Hazreti Peygambere iymân etmediği gibi, Resüle kalben kızıyor ve onun kavmi Arabı ıkiye ayırdıgını lahları yalanladığını ve putlara tapmanın hak yoldan sapmanın aleyhinde olduğunu duyuyor, fena halde öfkeleniyor fakat, düşmanlığını açıktan gösteremiyordu. Eba-Cehil gibi, alçak ve tecavlzkâr değil idi. Bir çok zamanlar, peygamberimize nâzil olan âyetleri dinlemiş fakat tevfiki-ilâhî gelmediğinden hiç birşey anlamamış, yüz çevirip gitmişti.
Hz. Muhammed bir şeyler okuyor ama, şiir değildi ne idi, bir türlü akıl erdiremiyordu. Bu okunanı, Hz. Ömer anlıyamıyordu. Günlerden birgün, Eba-Cehil şöyle ilân etti: «Kavmimiz arasına nifak sokan, ilâhlarımızı yalanlayan, kölelerimizle bizleri bir tutan, kavminin fakirlerini etrafina toplayan Muhammedi kim öldürür ise yüz adet kızıl deve va'ad ediyorum. Tellâllar böyle bağırıyor ve Eba-Cehilin bu va'dini ilân ediyorlardı.
Kabede toplanan, eli silâh tutan bir çak kişi, bu işe gönüllü idi. Omer de tesadüfen orada bulunuyordu. Çünkü, Mekke, bugün başka önem taşıyor, Mekke'de bagka bir hava esiyordu. Eba-Cehil lâini, bu işi almak için toplanan zâlimlere bir göz gezdirdi. Gayesi, bu işe Ömer'i sevk etmekti. Fakat, Ömerın dolu dizgin bu adi işi üzerine almayacağını biliyordu. Bütün bahadır sayılanların yanında bu işi Ömer'e emri-vaki ile yükleyecek, Ömer de hamiyyeti cahiliyesi ile diğerlerine karşı küçük düşmemek için bu adi işi mecburen üzerine alacak idi.
Ömer, kalabalık bir kabileye mensup olduğu için, Haşim oğulları kan dâvasına kalkamayacaklar, kalksalar bile bu arbede Omer'in kabilesi ile Haşim oğulları arasında olacak ve her iki kabile zayıf düşünce de Benî-Umeyye oğulları kavmin reisliğini ellerinde tutacaktı. Bu kuvvetli bir hiyle idi, fakat Allah bu işe razı olacak mı, bunu düşünen yoktu! O Allah ki, hayrul-mâkirin idi. Firavun'un kucağında Musa'yı büyütmüş, düşmanını bulmak için binlerce Îsrail çocuğunu acımadan öldürten Firavun, asıl düşmanını, Hz. Musa'yı bilmeden sevgi ve muhabbetle bağrına basarak büyütmüştü. Düşmanının hasta olmasına üzülüyor, birçok geceler ileride kendisinin düşmanı olacak olan Musa'yı görmek için uykusunu terk ediyor, onu doyamadan seyir ediyordu.
Düşmanı olan, onu tahtından indirecek olan, o meçhul şahsın bu çocuk olduğunu bilse; hiç onu yaşatır mıydı? Hergün, katlolunan çocukların adedini gördükçe «Düşmanım herhalde katı olundu» dıyor; rahat, retah ıçınde olup, bılmeden kendisinin düşmanı Musa ile hoş vakit geçiriyordu.
Diğer taraftan Hz. İsa'yı haber verip, onu ölüme sevk eden yahudinin de kendisi çarmıha gerilmişti. Hernekadar «Ben Isa değilim!» dediyse de, kimse bu sözleri dinlememiş.
onu çarmıha germişlerdi. O da böylece kendi kazdığı kuyuya düşmüştü.
Kullar, hiyle düşünüyor ama, Hakkın bu hiyleye müsaade edip etmeyeceğini hiç düşünemiyorlardı. İşte, Eba-Cehil oraya toplanan halka bir nazar edip, şöyle hitap etti: «Evet;
hepiniz kahramansınız ama, bu işi yapsa yapsa, ancak Ömer ibni-Hattab yapar» diye orada duran Ömer'e bu işi yükleyiverdi. Ömer: «Ben, bu işi yapamam!» diyemezdi. Böyle diyecek olur ise, şerefi, haysiyeti, izzeti ne olurdu? Sonra. Kureyş arasında itibarı sönüverirdi.
Bütün orada bulunanlar tasdik ettiler: «Evet! Bu işi Ömer yapar, ona güveniriz» dediler. Ömer, oradan kalkıp sür'atle silâhlarını takındı. Artık, bu işi yapmaya kararlı idi. Ona, efendimizin bulunduğu haneyi haber verdiler. O, tarafa pürhiddet, sür'atle yürümeye başladı.
Yolda, birisine rastgeldi. O zat «Yâ Ömer! Nereye?» diye sorduğunda «Kavmimiz arasında nifak çıkaran, ilâhlarımızı yalanlayan Muhammed'i öldürmeye gidiyorum!» O zat ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:
— Bu çok zor.bir iş.
- Neden?
— İşte o kadar söylüyorum! Bu işi üstüne aldığına iyi etmemişsin.
— Yoksa sen müslüman mı oldun?
— Sana ne, benim ne olduğum. Kız kardeşin islâm oldu.
Enişten iyman etti. Sen onlara karış.
— Sen yalan söylüyorsun.
— Hayır. Yalan söylemiyorum.
— Nereden bileyim onların müslüman olduklarını?
— Onların evine git, bir hayvan kes, pişirt. Onları beraber yemeğe çağır. Fakat, senin kestiğin hayvanı yemeyecekler, işte bundan anlarsın.
— Eğer yalan söylüyorsan seni öldürürünı, diye tehdit eden Ömer, kız kardeginin evine doğru yolunu değiştirdi. O saatte orada, peygamberimizin sahabelerinden biri gelmiş, Ömer'in enistesi ve kız kardesine Kur'an talim etmekte idi.
Ömer'in geldiğini görünce, o zatı muhteremi evin dolabına soktular.
kendi eli tle bid i, akyz karestine ve eriterini soleni. Omeden kestigi koyunu pişirip ortaya koydular. Omer, her ikisini sofraya çağırdı. Onlar «Biz tokuz sen ye!» dediler. Omer, israr ediyordu. Onlar kabul etmiyor, taama ellerini sürmüyorlardı.
Ömer sofraya bir tekme atıp yere devirdi, kılıcını sıyırıp: «Anladım! Siz müslüman olmuşsunuz. Evvelâ sizi öldürüp sonra Muhammedi öldüreyim» diyerek eniştesini bir tokatta yere serdi.
Kız kardeşi: «Evet. Müslüman olduk ne olacak? Ölmek-