Ara
Menü

Sayfalar 278–284

1.894 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 278–284

ten korkmayız. Cennet bize vaad edildi. Nâr ise sizlere meskendir» deyip Ömer'in üstüne yürüdü.

Bu kadına ne olmuştu? Dişi bir kaplan gibi Ömer'in üzerine saldırıyor, bir taraftan da ona şöyle haykırıyordu: «Hakkın Resûlü Muhammed'i öldürmeyi üzerine almaya utanmadın mı? O size ne yaptı? Mazlûmlara hâmi, yoksullara enîs olduğundan mı onu öldüreceksin? Zarara ve menfaata kadir olamayan putlarınızı; Lâtı, Uzzayı, Menâtı yalanladığından mı? Yerin göğün sahibi olan Allaha sizi dâvet ettiğinden mi?

Yoksa, sizi şirkten, zulmetten kurtarmağa çalıştığı, sizi cennete, insanlığa dâvet ettiği için mi ona düşmansınız? Utan, hayâ et ya Ömer!» diyerek onunla pençeleşiyordu. İyman, onu çelik bir kaleye çevirmişti.

Ömer, sert bir darbe ile onu da yere serip, kılıcını kınından sıyırdı. O zaman, yere düşen o Resül âşıkı son söz olarak kelime-i-tayyibeyi okuyup:

«Lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlüllâh» deyip ezberlediği «Sûrei-Taha»dan âyetler okumaya başladı. Her müslümanın arzu ettiği de bu idi. Zira, müslüman ölürken son sözü tevhid ve Kur'an olmalı idi.

Ömer'in kız kardeşi «Sûrei-Taha»yı okumaya başlayınca, Ömer'e bir hal oldu. Kuvveti kesildi, eli tutmaz oldu. Kılıç elinden düştü. Evet, evet, katı, gazablı Ömer, yumuşamış, kendisine bir hal olmuştu. Gözleri yaşarmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Kadın, okumaya devam ediyor, boynuna inecek keskin kılıcı bekliyordu.

Ömer, üstünden kalkıp, doğruldu. Ona; «Okuduğun nedir?» dedi. Kız kardeşi cevaben «Hz. Muhammede nâzil olan Kur'an'dan Sûrei-Taha». dedi. Ömer, kendinden geçmişti. «Biraz daha oku» dedi. Kardeşi okudu. (Semaların ve yerlerin içinde olanlar hep onundur) meâlindeki âyetler okunduğu vakit Ömer başka bir Ömer olmuştu. Bu sözler insan kelâmı olamazdı. Bütün beşer, cinnî, hatta melekler bir araya gelse bile, birbirlerine zahir, yardımcı olsalar; en küçük sûresinin bir benzerini meydana getirmeye kadir olamazlardı.

Ömer'in şekaveti, saadete tahvil olmuş; Ömer hitabı- Kur'an karşısında erimişti. Bir hiç olmuştu. Hazreti Muhammed'i öldürmeye giden ölü Ömer, öldürmek istediği zâtın getirdiği kitap ile işte, şimdi hayat bulmuş, şimdi dirilmişti. Zira, Allah celle, Kur'anı Keriminde kâfirlerden bahsederken,

onların ölü olduklarını beyan eder.

Liyünzire men kâne hayyen ve yehikkal-kavlü alel-kâfiriyn...

Yâsin sûresi: 70 (Biz ancak dirileri inzar eder, onları korkuturuz!) diyor.

Ömer, artık ağlıyordu. Bu ağlaması, şimdiye kadar iymânda geç kalmasından ötürü idi. Kendisi kırkıncı islâm olup, kırklar burada Omer'le tamam olmuştu. Esasen, kendi kendine nasıl iyman edebilirdi? Zira birgün evvel Allahın sevgilisi, kâfirlerden çok bunalmış, mübarek ellerini barigâhı-ehadiyyete açarak: «Yarabbi! Dini Islâmı ya Ömerle, yahud Eba- Cehil'le teyid eyle! Bunlardan birisini bana yâr eyle!» demişti.

Bu duayı-habib, Ömer hakkında hidayete sebep olmuştu.

Ey, ben fakiri dinlemek lûtfunda olan din kardeşlerim, hak yoldaşım! Sen de, iyman lezzetini duymayanlar hakkın.

da dua, senâ ve niyaz ettin. Belki, bir kimsenin hidâyetine sebeb olursun. Beddua etme, günahkâr ve âsi ümmeti Muhammedi duândan eksik etme! Bir gün senin duan berekâtı ile günahkârlar tövbekâr, âsiler de mûti, itaatkâr olabilirler.

Kalbleri ve gönülleri çeviren Allahtır. Nice şakiler dua ile said olmuşlardır.

Bir zat, Abdullahı Mübarek'e gelip oğlundan şikâyet ettiğinde «Oğluna hiç beddua ettin mi?» diye sordu. «Evet ya Abdullah. Beddua ettim» dediğinde «Oğlunu kötü yapan sensin» buyurdular. Yer ve gök dua ile durur. Allah Resûlü, Uhud cenginde, kâfirler mübarek dişini kırdıklarında, onlar için şöyle dua buyurdular;

JeTéb şğ izöll Allahümme ehdi kavmi fe-innehüm lâ yâ'lemun.

(Yarab! Kavmime hidayet eyle. Zira, onlar benim kim olduğumu ve senin birligini, ve kudreti azametini bilmiyorlar).

demişti.

Bu dua ile orada bulunan, efendimize karşı kılıç çekenlerden bir çokları iyman ile müşerref olmuştu. Kavmine böyle rahmetle dua ettiğinden, Resûlü-Müçtebâya; makamı Mahmut bahg olundu. Yarın, kıyamette, şefâatı-kübra, efendimize verilecektir.

Nuh aleyhisselâm da kavmine beddua ettiginden, kıyamette, şefâata kadir olamayacaktır. Allah, Nuh aleyhisselâma iyman etmeyenleri suya gark ettiğinde; dünyada kâfir bulunması şart olduğundan, kendi sulbünden olan oğlu kâfir olmuş, kendine iyman etmemişti. Bu sebeble, sonra gelen çocuklarından kâfir olanlar bu bedduadan dolayıdır.

Ne garip tecellidir ki; Uhud cenginde peygamberimizin mübarek dişini şehîd eden şakiynin oğlu, Kerbelâ faciasında Imam Hüseyin ile beraber şehid düşmüş. Uhud'da, «At, at ya Saad! Anam-babam sana feda olsun! duasına ve şerefine nâil olan Saad-ibni-Vakkas radiyellahu anh'ın oğlu Ömer ibni Saad ise, Taberistan valiliğine tama edip, Resûlün pek sevgili Hüseyn'i ve ehli-beytine gadri-cefa etmiştir. Fe sübhan-Allah Halbuki, Ömer ibni-Saad, Taberistan valiliği nasip olmadan nâr'ı cahime gitmiştir.

Bazı ehli-hakikat; Nuh Aleyhisselâmın şefaatı kübradan mahrumiyetini şöyle beyan etmişlerdir: «Kendilerini uzun zaman îymana dâvet eden Nuh nebinin kavmi, iyman etmediği gibi, kendi ogullarını alıp Hz. Nuh'un yanına gelerek «Bu adama iyman etmeyin!» diye onlara sıkı sıkı tenbih ederlerdi.

Kavmi, kendine düşman kesilmişti. İyman edenler ise yetmiş, seksen kişi kadardı.

Günlerden bir gün; bir ihtiyar, yanında genç bir delikanlı olduğu halde, Nuh'un yanına varıp «Oğlum! bu adama sakın aldanma. Bunun dinini kabul etme!» diye tenbih ettiğinde, genç delikanlı dedesinin elindeki asâyı, yâni bastonu alıp Nuh Aleyhisselâmın başına kuvvetle vurdu. Dedesine dönüp «Şimdi benden memnun oldun mu?» dediginde; ihtiyar: «Şimdi bana lâyık evlâd olduğunu isbat ettin» dedi. Hz. Nuh'un başından akan kan mübarek sakallarından damlıyordu.

Allaha niyaz edip: «Yarab! İlmi gayıbtan bana haber ver.

Bu kavim bana iyman eder mi?» dediğinde «Hayır ya Nuh! İyman etmezler» cevabı geldi. «Peki yarabbi! Bunlar, bana iy-

man etmezler. Bellerindeki sularından geleceklerden bana iyman eden olur mu?» dediğinde «Hayır! Iyman etmezler» beyanı geldi. Bunun üzerine, Hazreti nebi göylece beddua etti:

«Bu kâfirleri helâk eyle. Dünyada bir tek kâfir kalmasın.» dediginde duası müstecâp olup: «Artık onları dâvetten vaz geç- Bir gemi inşa et!» emri zuhura geldi.

Nuh aleyhisselâm, bu emri-ilâhiyyeyi yerine getirmek için hemen bir gemi inça etmeye başladı. Fakat, kâfirler tecavüz etmeden durur mu? «Ne oldu sana' ya Nuh. Risaleti bırakıp, marangozluğa mı başladın?» derler, kendisine lâf atarlar ve taça tutarlardı. Arada da «Haydi gidelim; Nuh'un yaptığı gemiyi kirletelim» diye sözleşerek gelip Hz. Nebinin gemisine lâyık olmayacak hakareti icra ederler, kirletirlerdi. Hz. Nuh;

bunlara mâni olmaya kalksa, onu döverlerdi. Mübarek başını da birçok defalar yarmışlardı. Ciğerleri zedelendiğinden vücudü şeriflerine zaaf ârız olmuş, Allah celle kendisine bolca üzüm yemesini vahy eylemişti.

Cenabı hak, bu kâfirlere büyük bir ceza verip bunları uyuz illetine müptelâ kıldı. Fakat, bunlar bu cezanın neden geldiğini bilmiyorlardı.

Dikkat buyurun; bir kimse bir belâya duçar olduğunda, asıl belâ; o belâya neden uğradığını bilmemesidir.

Uyuz şiddetlendi; onlar yine işin nereden geldiğini bilmiyorlar, bu kötü âdetlerine devam ediyorlar. Hz. Nuh'un yaptığı gemiyi helâ olarak kullanıyorlar, durmadan kirletiyorlardı. Onlar, kirlettikçe uyuzları artıyordu. Gece gündüz kaşınmaktan uyuyamaz hale gelmişlerdi.

Günlerden birgün, bu kafırlerden birisi gemiye abdestinı ederken, ayagı kayıp pisligin içıne yuvarlandı. Pıslık nerelerine bulaştı ise, oranı kaşıntısı geçti. Baktı ki, pislik kaşıntıya iyi geliyor, diğer kaşman uyuzlarına da pislikten sürdü. Pislik sürülen yer iyi oluyor, kaşıntı duruyordu. Bütün vücudüne pislik sürüp, iyi olduğunu gören kâfir, kavmine koşup olan hadiseyi anlattığında; bütün kavim gemiye gelip, orada bulunan necasetleri vücutlarına sürüp, şifa buldular ve gemiyi öyle bir temizlediler ki, onda necasetten eser kalmadı. Geminin bütün tahtalarını vücutları ile silip uyuzlarına çare buldular.

Nûr sûresi: 26 Böylece, «Habisler, habisler içindir» âyetinin sırrı zuhura geldi.

Kendi kardeşin için kuyu kazma! Kazdığın kuyuya Eba- Cehil gibi kendin düşersin!

Gemi tamam oldu, ilham ile her cinsten bir çift hayvan gemiye gelip yerleşiyordu. Allah celle, Hz. Nuh'a «Tandırinda su çıktığında hemen gemiye bin.» diye vahy etmişti. Evet, bir gün tandır su ile doldu. Bunu gören Nuh aleyhisselâm, kendine iyman edenlerle beraber gemiye bindi. O anda, gökler kararıp, sema simsiyah oldu. Müthiş bir yağınur yağmaya başladı. Sanki, gökyüzü delinmiş, semadan deryalar dökülmeye başlamıştı.

Bu arada, oğullarından kendine iyman etmeyen Kenan'ı görüp, babalık şefkati taştığından: «Kenan gemiye gel!» diye seslendi. Fakat o, gemiye gelmedi «Ben yüksek yerlere çıkar, kendimi korurum.» dedi. Cenabı Hak: «Ya Nuh! Ne yapıyorsun? Kâfiri neden kurtarmak istiyorsun?» dediğinde «Yarab! Oğlum benim ehlimdir.» dedi. Allah celle: «O senin ehlin değil, o ameli gayri sâlih bir kâfirdir.» dedi.

İşte mü'minler! İnsanın sülünden gelen değil, yolundan gelenin ehil olduğu bu âyet ile sabittir.

Hazreti Nuh'un, kâfir oğlu için «Ehlim» demesinin yevmi-kıyamette şefaatı kübradan mahrumiyyetine sebep oldugunu haber vermişlerdir.

Şurasını anlatmadan geçemiyecegim: Gemiye, en son olarak eşek gelmiş. İblis, eşeğin kuyruğundan tutunca; eşeğin bir türlü gemiye giremediğini gören Nuh: «Gir. Ya Mel'un»

der. Bunun üzerine eşekle birlikte seytan gemiye girmiş, bir

müddet sonra gemide iblisi gören Nebi aleyhisselâm «Ya melûn! Burada işin ne? Ne hakla gemiye bindin?» dediğinde; Iblis «Ya Nuh! Sen emir verdin. Ben girdim» dedi. Nuh Aleyhisselâm «Hayret! Ben sana müsaade vermedim» dediginde «Eşege (Gir ya mel'ûn) demedin mi? Mel'ûn olan benim. Bu benim için izindir» dedi. Buradan anlaşılıyor ki, insan ağzından çıkacak söze sahip olmalıdır.

Cenabı Eba Bekir sıddık, mübarek agızlarında ufak bir taş bulundurur, söyleyeceği sözü düşünmek için bu taşı, ağzı şeriflerinde dolaştırır, söz eğer indi-ilâhide makbul olacak ise, cevap verir; değil ise sükût ederlermiş.

Gemide, şeytan ile Nuh aleyhisselâmın arasında şöyle muhavere olduğunu «Kısası Enbiya» haber vermede. Şeytan:

Hz. Nuh'a: «Bu belâ insanların başına neden geldi?» diye sordu. Hz. Nuh cevap verdi: «Allah ve Resûlü olan bana iyman etmediler » «Doğru ya Nuh! Fakat, işin başı yalnız bu değil.

Ben, Adem'e hased etmeseydim, huzuru izzetten, rahmeti sübhaniyeden kovulmaz, bu adem ogullarını azdırmaz idim. Asıl sebep Hased ile kibirdir» cevabını vererek mübtelâ olduğu hastalığını beyan etmiştir.

Hazreti Nuh'un ismi Nuh değil, lâkabıdır. Nuh, lûgat mânâsı ile, nevha eden, yüksek sesle ağlayan demektir. Nebi bir gün, yaralı ve uyuz bir köpek görüp, ondan iğrenerek mübarek yüzünü ondan çevirdiğinde; köpek lisanı hal ile yahud lisanı kal ile: «Neden benden igrenip yüzünü çevirdin? Nakkaşı mı, yoksa nakkaşın nakş'ını mı beğenmedin?» demiştir. O günden sonra daima nevha etmiş, çok ağlayıp, az gülmeye başlamış. Burada nakkaş Allah, nakış ta onun eseridir. Nakşı beğenmemek, yani Allahın yarattığını beğenmemek nakkaşı yâni Allahı beğenmemektir.

Hazreti Yunus'un dediği gibi:

Elif okuduk ötürü, Ilmi aldık götürü, Yaradılamı hoş gördük, Yaradandan ötürü Evet; gök, deryalar miktarınca yağmur döktü. Ustelik verlerden, dağlardan sular fışkırıp dünyayı sular istilâ etti Cümle kâfirler bu su ile gark olup, helâk oldular. İymansızlıklarının cezasını buldular.

Allah ve Resûlüne ihanet edenler de, aynen kavmi-Nuh gibi bir gün helak olacaklardır. Helak olmak muhakkaktır.

Ne var ki, kimini su, kimini ateş, kimini rüzgâr helâk eder.

Allaha isyan edenin sonu böyledir. Bunun böyle olduğunu, Kütübi-Semâviye ve elimizde bulunan tağyirden mahfûz, her asırda daima genç ve dinç duran ve on üç asırdan beri daima hasmını yere seren, her dâvadan galip çıkan Kur'anı-mübin haber vermekte. Işte, ona uyarsan, Allaha vasıl olursun.

O; bir habli-metindir. Bir ucu Allahın elinde, diğer ucu dünyada. Her kim, ona tutunursa, hazrete vasıl olur. Onu terk eden de nâr'ı cahimi boylar. Hem dünyası, hem ukbası hüsran Olur.

Işte bu nurun, bu furkanın, bu azîm kitabın nüzûlü; kul ile Allah arasında olan bu habli-metinin zuhuru, Ramazan ayında başlamış, Halık ile mahlük arasındaki münasebet ve hitâbı-izzet Ramazanda vuku bulmuştur.

Ne mübarek bir ay ki; yerin gögün sahibi bu cihanın yegâne mâliki, bizlerin Rabbi, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin sahibi olan Allah; bizlere bu ayda hitaba başlayıp, bizlerin indi-ilâhideki kıymetimizi gene bizlere bu ayda bildirmiş oluyor.

Sen, kendi kıymetini küçümseme! Sana yapılan hitâbı-izzet şöyledir: «Ey âdem oğlu, bütün cihanı senin için yarattım. Seni de kendim için halk ettim.» Dünya ve ukba senin için halk olundu. Bu denizler, karalar, güneşler, aylar, yıldızlar, dünyadaki bulunan bunca nimetler senin içın yaratıldı.

Cennetler, hüriler, saraylar, köşkler, vidanlar senin için halk olundu.

Görmüyor musun, senin yaşaman için semadan yağmurlar yağdırılıyor. Rengârenk çiçekler, meyvalar zuhura geliyor. Güneş, senin için ısıtıyor. Pınarlar, senin yaşaman için kaynıyor. Ölü yer, senin için dirilip ihyâ oluyor. Meyvalar, senin yaşaman için lezzetleniyor.

İşte. «Ölü arz'ın dirilişi» gibi; birgün sen de, öldükten sonra dirileceksin. Kıymetin çok büyük; ruhunu Allah celle veriyor. Ruhunu kabz etmeğe Azrail aleyhisselâm gibi azim bir melek geliyor. İşte, en büyük bir nimet olan Kur'anı-kerim, Resûl aleyhisselâm vasıtasıyle sana nâzil olmuş, sana bu kitapta: «Yâ eyynhellezine âmenu» diye hitab edilmiş; Şerefini bil! «Ey İyman edenler» diye söylenen kişi vâiz değil, hâfız değil, Allah, Allah! Bizzat, Allah söylüyor, yerin sahibi, göğün maliki Allah! Îşte bu ayda sana hitaba başlamış.