İrşad II · kaynak sayfaları 257–264
Sallû âlâ seyyidina Muhammed Sallû âla mürşidina Muhammed Sallû âlâ şemsiddûha Muhammed Sallû âlâ bedriddûca Muhammed Sallû âlâ nûr-il-hûda Muhammed.
El-evvelü Allah, El-âhırü Allah, Ez-zâhirü Allah, El-bâtınü Allah, Menkâne-fi-kalbihi Allah. Fe muiynühu fi'ddareyni Allah, Rabbiş-rahli-sadri ve yessirlî-emrî-vahlül uhdeten min lisâni yefkahü kavlî ve üfevvidü emri-ilallâh-innallahe basirûn bil-ibad.
Yerin göğün sahibi olan ulu Allah! Habibin Ahmede sâlat ile bizim kalplerimizi ferahlandır! Habibin hürmetine, her işimizi kolay eyle!
Mahbubun hürmetine sıkıntılarımızı gider. Ona olan muhabbetin hürmetine bizi gamdan halâs eyle. Habibine olan aşkın hürmetine, günahlarımızı af et. Onun, sana olan muhabbeti hürmetine bizi borçlarımızdan kurtar. Onun yüzü hürmetine kötü ahlâk ve akîdelerimizi islâh eyle. Habibin izzeti hürmetine tövbelerimizi kabul et, aşkı-niyazımızdan habibini haberdar eyle.
Yüzümüzün karasını sil. Ona olan muhabbetin hürmetine, düşmanlarımıza galip eyle. Habibine olan ikramın bürmetine, lisanımızın mâlâyaniyi, gıybeti, bühtanı, seb'bi ve senin rızan olmayan her türlü ahvali temizle.
Habibinin ruhaniyyetini ve himmetini bizimle beraber eyleyip her türlü dehşetten ve vahşetten bizleri emin kıl.
Habibin izzetine, devletine ve heybeti hürmetine, garipliğimize merhamet eyle. Habibin nuru ile önümüzü, ardımızı, sağımız ve solumuzu ve âhiret ile dünya hayatımızda, mevtimizde bizi zulmetten, azaptan kurtararak, nûru-Muhammedi ıle yüzlerimizi ve kalplerimizi, zahir ve batınlarımızı tenvir ve tezyin eyle!
Irpad, cilt 2 - F: 17
Bizleri, kıyametin şiddet ve dehşetinde; kafa içinde güneşin harareti ile beyinlerin kaynadığı o şiddetli günde, babibin sancağı altında cem eyleyip, arşın gölgesinde sâlihler, âşıklar, sâdıklarla beraber cem ve haşr eyle!
Habibine eyledigin salât hürmetine, mizânda defteri âmalimizi sağ tarafımızdan atâ eyleyip, mizânımızın hayır kefesini sakil kılarak bizi mesrur ve:
(Dâhikatun müstebgiran)
(Cennetliğini etrafa müjdeleyen) zümresine ilhâk eyle!
urbette bulunanla miza atana atdet nasipere Her met felâketlerden cümlemizi halâs eyle!
(Sehrû ramadânelleziy ünzile fiyhil kur'anü hüden linnasi ve beyyinatın minel hudâ vel furkan).
Bakara sûresi: 185 Kalbleri îyman ile nurlanmış, yüzleri Kur'an'ın nur'u ile tenvir olmuş, hakkın cemâline âşık, rızayı-ilâhisine tâlip, cenneti âliyatına râgıp olan âşıkı sâdıklar!
Allah celle hazretleri; ahkâmı eskimeyecek olan insanlara göz mahiyetinde bir ihsanı-ilâhi, lûtfi-rabbani ve nefse şifâ, kalbe cilâ, ruha gıda olan mektubu-rabbanisinde, Kur'ânı-azîminde; bizlere, habibi-Resûlü - necibi, serdarı - enbiya ve mergûbu - hüda, şefiî - ceza, iki cihan fahri Muhammed Mustafa vel - Müctebasına Cibril-i emin vasıtasiyle, yirmiüç sene-
de, lüzumu halinde nâzil olan Kur'an-ı Keriminde şöyle hitap buyuruyordu:
«Esteizü billâh: (Sebrü ramadan - elleziy - ünzile fiyhil - Kur'an)».
Bakara sûresi: 185 Meâli: Ramazan ayı öyle bir mübarek aydır ki, o mübarek ayda Kur'an-ı Kerim nâzil olmuştur.
UtENLEr (Hüden linnasi)
Bakara sûresi: 185 Işte; o mübarek kitap, insanları hakka götürür.
(ve beyyinatin minel buda vel - furkan)
Bakara sûresi: 185 Helâl ile haramı, iyi ile kötüyü, benim rızam ile gazabımı, hududu-ilâhiyyemi ve ahkâmı-sübhaniyemi beyan eder. Insanları hidayetime, rızama iletir, cennetimin, rızamın yollarını gösterir. Insanları hidâyetime yetiştirir, Hak ile bâtıl arasır fasleder, ayırır. Bu kitabımın ahkâmına sarılan, benim cennet ve cemâlime erer. Bu kitabı mübinim, öyle bir nûr ve habli-metindir ki; yaş ve kuru her şeyi bunda bulabilirsiniz;
âyeti-kerime şöyledir:
(Velâ ratbin velâ yâbisin illâ fi-kitabin-mübiyn.)
En'âm sûresi: 59
Kainatta olan, Kur'anda mevcuttur, âşikârdır. Binaen aleyh, yarın kıyamet gününde, niç bir kimsenin özrü kalmaz.
Zira, Kur'anda hak ve batıl her cephesi ile tanıtılmiştır.
Mü'minler! bir denizi gözünüzün önüne getirin ki, biz denize düşmüşüz ve hiçbir taraftan kara görünmüyor. Deniz dalgalı, korkunç bir vaziyette! dalgalar ile boğuşuyoruz. Bu aralık, bir gemi geliyor, gayet saglam. O gemiden, bir zat-1mübarek bize bir ip atıyor, bizleri bu felâketten kurtarmak için şöyle sesleniyor: «Ey denize düşen felâketzedeler! Tutunun, attığım ipe gelin, bu gemiye sığının.» Elbetteki ipe tutunanlar, gemiye sığmanlar necata eriyor, gemiye binmeyenler helâk olup gidiyor.
İşte bu bir misal!
Bu dünyaya gelen kimse, o korkunç deryaya düşmüş gibidir. Gemi, islâm dinine misaldir. Ip ise, Kur'ana remizdir.
Kaptan Nebiy Aleyhisselâma teşbihtir.
Her kim ki, Kur'an ipine tutundu, geminin kaptanına kulak verip, itaat etti ve gemiye girdi ise, canını cehennem girdâbından hâlâs etti, Buna mukabil, kaptanın sözüne kulak vermeyen kişinin helâk olduğu gibi, Allah Resûllerine itaat etmeyen ve kitabı-mübine sarılmayan kimse de mahvoldu gitti.
Nuh Aleyhisselâmın gemisi, bu sözümüze delildir. Nasıl ki; o gemiye iltica eden mü'minler boğulmaktan kurtuldular ise, Allah Resülüne itaat edenler de bu gemiye sığınıp kurtulanlar gibidirler.
Kitabı-Kerime uymayan iki sınıf kimse vardır ki, bunlardan bir kısmı ahmak olan kişilerdir. Bunlar Kur'an-ı Kerimde bulunan bunca ibretleri ve bizim dünya ile âhiretteki rahatlığımız için olan lûtfu-ilâhiyyeyi anlamazlar. Hakkın emirlerini ve nehiylerini bir angarya sanıp, Kur'an ile ilgilenmezler. Bunlar, her ne kadar akıllı olsalar da tevfikleri olmadığından; nereden geldiklerini, niçin geldiklerini ve nereye, niçin götürüldüklerini düşünemezler. Böyle olan kışideki, akıl degil histir. Meselâ; Allah bize yıkanın, temizlenin demiştir.
Biz, yıkanmaz, temizlenmezsek, Allah bu pisliğimizden rahatsız olmaz, biz rahatsız oluruz. Bunun böyle olduğunu düşüneraez de, sanki Allahın bizim temizliğimize ihtiyacı varmış gibi zannedip, «Abdest ve gusül ne imiş? Yapılması lüzumsuz….»
diyen kimse, akıllı mıdır?
Allah, bizlere analarımızla evlenmeyi, kızlarımızı nikâhlamayı, oğullarımıza varmayı ihsan-i ilâhî olarak, men'eder.
Men'etmeseydi. Bu çirkin olan işleri biz de yapardık. Nitekim, enbiya gelmiyen kavimlerde bu hal görülmektedir. Size, analarınız, kızlarınız, ister üvey, ister kendi analarınız, kızlarınız, amcalarınız ve halalarınız, kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerinizin kızları, size süt veren süt annelerinizin çocukları ve süt verdikleriniz ile evlenmek haram olmuştur. Hayvanlarda böyle bir durum meveut degildir. Çünkü, onlar hayvandır.
Insan değerine sahip değildir.
Insan, her mahlüktan üstün bir mahlüktur ve bizlere insanığımızı, Kur'ân-ı Kerîm ve Resûlü-âzim öğretmektedir.
Bizden evvel geçen kavimlerden Allaha ve Resûllerine inanmayanların dünyadan korkunç azap ile kaldırıldıklarını, helâk olduklarını haber veren, Kurandır. Bizleri, emirlerle ihsanı-ilâhiyyesine dâvet eden, Kur'andır. Emirlerine uyan müttakiylere ebedi hayatı vaadeden ve bildiren, Kur'andır. Bizi fenalıklardan, musibetlerden men'eden, Kur'andır. Bizlere rıza yollarını, saadet çaresini gösteren, bizi sevgili halikimize ileten, ebediyet nimetine eriştiren, Kur'an-1 Kerimdir.
Böyle oldugu halde, bu kitabı anlamayan ve kîtabın ne dediğini anlama kabiliyeti olmayanlarla, bu kitabın kudsiyetini bilip de inat yüzünden inanmayan, Eba-Cehil gibi inatçı kâfirlerden gayrısı, aklıselim sahiplerinin; kendilerine okunan bu mu'cizeye iyman etmemeleri kabil değildir.
Zaten, ahmak ile inatçı kâfirler müstesna, her aklı-selim sahibi, Kur'ana inanmıştır. Tetkik ettiği vakit, tevfiki-rabbani ile iymân edip, nûra kavuşur. Işte Allahın bu kitabı, Ramazan ayında, Resûli-zişâna, Hirâ dağında inmeğe başlamıştır ki, bu mübarek ayda yalnız Kur'an nazil olmamış, fakat Musa Aleyhisselâma verilen Tevrat, Hz. Isa, Ruhullaha nâzil alan Incili-şerif, Hz. Davud'a gelen Zebur, Hz. Ibrahime gönderilen Suhuf ve diger enbiya Aleyhimüsselâma nazil olan suhuflarda, hep Ramazan-ı magfiret nişânda nazil olmuşlardır.
Görülüyor ki; Allah ile kul arasında peygamber vardır.
Bunu inkâra mecal yoktur. Bu Resüller, elçiler vasıtasiyle nâzil olan semâvî kitaplar sa hep Ramazanda nâzil olmuştur.
Kulları ile Allahın arasındaki bu yakınlığın başlangıcı hep
Ramazanı-mübarekte olmuştur. Zaten, Allahın bir esması da, «Ramazan» dır. Hak ile halk münasebetleri Ramazandadır.
Şüphesiz ki, son kitap Kur'an-i Azimdir. Son peygamber de Muhammed aleyhisselâmdır.
«Böyle bir kitaba malik olduğumuz halde, müslümanların batıl milletlerden geri kalmalarına sebeb nedir?» denecek olursa; Bu kabahat ne Kur'anda, ne de Islâmdadır. Bu kabahat, bız müslümanlardadır. Biz, kitabı-aziz olan Kur'anı geriye attık. Avrupalılar da, Haktan nâzil olan, fakat tahrif oldugu için ve insanları geri bırakacak hale getirilmiş olan uydurma Incil'i geri atıp, ileriye gittiler. Şimdiki İncil'in ahkâmına göre, bir hıristiyana vaftiz denilen yıkanmaktan başka yıkanmak yoktur, hatta yıkanmak haramdır. Bu vaftiz denilen yıkanma ise, doğan çocuğun bir haftalık iken kilisede râhip tarafından yıkanmasıdır. Artık, daha ölünceye kadar o vaftiz suyunun çıkmaması için o hıristiyana yıkanmak haram olur. Böyle olmasına rağmen, hıristiyanlar bu ahkâmı atıp, günde bir iki defa, bazan daha da fazla baştan aşağı yıkanırlar. Biz, müslümanların ise; günde beş kere namaz kılmak için abdest almamızın lâzım olduğu herkesçe malûmdur. Diyelim ki; dört defa da su dökmek için helâya gitsek ki, gitmeye de mecburuz, dokuz eder. Üç öğün yemek yediğimizde, yemekten önce ve sonra el yıkamak sünnettir. Altı defa da bundan dolayı, tamamı on beş yapar ki, bir müslümanın normal olarak en aşağıdan on beş defa el yıkaması lâzım iken, «Topraktan yaratıldık. Su ile oynarsak dağılıveririz» gibi saçma bir sozle pisligimizi güya mazür gostermiş oluruz. En basitinden olan bu pisliğimiz sizce ve bizce malûmdur. Bu el yıkama ve saıre, meselenin maddi kısımlarıdır. Işin bir de mânevi kısmı vardır ki, yemekten evvel el yıkadığında, maddi pislikten elini temizlediğin gibi, manevi olarak o elini helâl lokma kazanmak için kullanacağına Allaha söz vermendir. Biz, her işi Kur'an ahkâmının aksine göre yapmışız, böylece Kur'an'ın ahkâmı geriye atılmış. Medenî milletler ise, her işlerinde, bizim geriye attığımız Kur'an ahkâmını, onun insanlara nûr oldugunun farkına varmadan bile olsa, alıp tatbık etmiş ve işlerinde doğru, sözlerinde sadık, ahidlerinde vefâkâr hale gelmişler. Yalan söylemekten çekiniyorlar. Çalışmaktan bir an geri durmuyorlar. Eğer, işlerinden vakit bulup, Kur'an-ı Kerimi okusalar; islâm olmamalarına imkân yoktur. Şüphesiz, tevfik Allahtandır.
Bir yandan İslâmı tetkik edemediklerinden, bir yandan da Islâm düşmanları tarafından zehirlendikleri için, bilmeden Islâm dinine hücum ederler. Bir de bizim kötü huylarımızı gördüklerinden, Islâmlıga düşmanlık için fırsat ararlar. Buna göre, bir bakıma onların dâlâlette kalmasına biz sebep oluyoruz. Çünkü, Kur'an-ı Kerimin ve insanlığın iğrendiği sıfatların hemen hepsi bizde maalesef mevcuttur. Sahtekârlık, hiylekârlık bizde. Yalan, pislik, bizde, ahde vefasızlık bizde, Allahin men'ettigi, Resülün igrendig bütün kotü sıtatlar bizde, tenbellik yine bizde. Onlar, bu amelleri bizde görüp, dinimizi de böyle zannetmekte, fakat islâmı hakkı ile okudukları vakit, hemen iymân etmektedirler. Çünkü, Islâmın çürük bir tarafı yok, fakat biz müslümanların tutulacak tarafımız da yok!
Kur'an-ı Kerime tutunduğumuz zaman, bütün dünya bizim olup, aziz olan kitap bizleri de aziz etmişti. Terk edince;
girdabı belâya düşüp, helâk ve zelil olduk. «Efendim; hürmet ediyoruz ya hemen her evde bir Kur'an var, duvarda asılı duruyor. Öpüp başımıza koyuyoruz» dersen, senin hürmet ettiğin Kur'an değil, Kur'an-ı Kerimin kalıbıdır. Yâni, kâğıdı, mürekkebi ve mânâsının kalıbı olan harfleridir. Hürmet edenimiz, Kur'an'ın kalıbına hürmet edip, ruhu Kur'an olan ahkâmı-ilâhiyyeyi ayak altı ediyor. Meselâ, yalancı olan birisi, zâhirde Kur'an'ın kalıbına hürmet edişini, Ruh-u Kur'ana hürmet ediyorum zan eder, hakikatte ise o kimse Kur'anı ayakları altında çiğnenektedir. Allah, cümlemizi gaflet uykularından uyandırsın. Âmin. Bi-hürmetil-seyyidil-mürselin.
Haram yiyen, rüşvet alan, rüşvet veren, faiz yiyen tefeci, kalbim temiz diyen bînamaz, namazını kılıp da zekât vermeyen sofu, vel-hasılı emri-ilâhiyyeyi yerine getirmeyen ve Allahın men'ettiği şeylerden kaçınmayan kimseler «Kur'ana hürmet» diye sadece Kur'an-ı mübinin kalıbına hürmet edip, ruhu Kur'anı ayak altı ediyorlar.
İşte, bu yüzdendir ki, biz insanlık âleminde geri kaldık.
Halbuki, bir çok yerlerde Kur'an-1 şerifin ruhuna riayet kalmadıgından başka, kalıbına, yapraklarına bile hürmet kalmamıştır. Allah, biz müslümanlara, bu durumumuz ile, nasıl olur da yardım eder? Zira «Sûre-i Tâhâ'da» Allah celle der ki:
siser's (Ve men A'rada an zikriy fe inne lehu maiyeten danken ve nahçuruhû yevmel kıyameti a'mâ) Sadakallahulaziym.
Tâ-hâ sûresi: 124 Yâni, mâna murad olundukta; «Her kim ki, bizim kitabımızdan yüz çevirir. Biz, onu dünyada esaretle, sefaletle, rezaletle müptelâ kıldığımız gibi, âhirette de gözlerini kör olarak haşr ederiz.» buyuruyor. İsteyen bu âyetin tefsirine bakıversin.
Buradan anlaşıldığına göre, bizim geriliğimiz Kur'an-ı şerifte, İslâm dininde olmayıp, bizzat biz müslümanlardadır.
Zannedersem, aklı-selim sahiplerine niçin geri kaldığımızı ispat ettim.
Bizler, Muhammed Aleyhisselâma ümmet olduğumuz içindir ki, Allah celle diğer ümmetler gibi bizi, dünyadan tamamen kaldırmıyor. Kimimizi zâlim yumruğu altında, kimimizi esaret altında, kimimizi evlâtlarımıza terbiye ettirmektedir.
Ama, tövbe eder tekrar ruh-u kur'ana sarılırsak; âli olacağımızı, tekrar insan seviyesine çıkabileceğimizi Allah celle celâlühu, kendisi vaad etmektedir.
iRiZ ilE SpoT (Ve entümül alevne in küntüm müminiyn.)
Âl-i Imrân sûresi: 139 Meâli: Hakkı ile iymân ederseniz, sizi âlâ kılarım buyurmakta. Hakkı ile iymân edenleri âlâ kıldığını, tarihte de okuyoruz.
Bak; Kur'an-ı Mübiyne hürmet eden, nüfusu az, küçük bir kavim olan babalarımız, Osmanlı Türkleri, asırlar boyu bütün milletlere insanlık nümunesi oldular. Bu devletin kurucusu olan Osman beyin, Kur'ana hürmeti, kendisini ve kavmini