Ara
Menü

Sayfalar 16–22

1.789 kelime

İrşad II · kaynak sayfaları 16–22

attı. Biz narı gülzar eyledik. Bizim için nara düşene nâr nûr olur. Bizim iznimiz olmadıkça ateş yakmaz. Suretperestler ateşi yakar zannederler. Işte Nemrud öyle zannetmişti. Ateş, yakmaya sebebtir. Müsebbibi hakiki benim. Su boğmaz, bıçak kesmez. Su olsun, bıçak olsun, dünyada ve âhirette ne olur ise olsun sebebtirler.. Müsebbibi hakiki benim. Benim dediğim olur. Amâ olanlar, beni görmeyenler, beni bilmeyenler ise sebebten bilirler, müsebbibten bilmezler.

Onlar köpek gibidirler. Bir kimse, bir köpege bir taş atsa;

köpek gidip, atanı değil, atılan taşı ısırır. Onun için; ârif olan, kalp gözleri açık olanlar beni bilir. Nimet olsun, nikbet olsun, benden bilirler. (Hayrihi ve şerrihi min Allahüteâlâ) derler.

Hayır işlediklerinde edeben, benim tevfikim ile; şer zuhur ettiginde, benden olduğunu bildiği halde, bu suçu üstüne alıp «Lâyık oldum ki, benden bu suç, bu günah zuhura geldi» diye şerri kendi nefislerine yüklerler.

Işte, bu sırlara vakıf olmayan suret perest Nemrud, Halilimi ateşe attı. Halilim bunu canına minnet bildi. İşte bu tam bir imtihandı. Bu «Allaha dostum» diyenlere bir numunei ilâhidir. «Bu imtihanda Allah, dosta dost olmanın miktarını Habibine bildiriyor ve ayni zamanda iki dostun arasında olan sırları gafillere ibret olarak gösteriyordu.»

Bir de Allah yoluna, dost uğruna verilen can ve malın karşılıksız kalmayacağı zuhura gelip:

Esteizü billah: Kad saddakterrü'yâ inna kezâlike necziyl muhsiniyn.

Saffât sûresi: 105 «Biz muhsinleri, yâni bizim yolumuza can ve malını ve evlâdını vereni böyle mükâfatlandırırız!» âyeti celilesi ilân olunuyordu.

Bak! Seyyid Seyfullah hazretleri ne buyuruyor: (Allah sırrını takdis etsin).

Eğer, Aşık isen yâre.

Sakın aldanma ağyâre;

Düş, Ibrahim gibi nâre, Bu Gülşende yanar olmaz!

Hazreti Mısri Niyazi de şöyle buyuruyor: Kuddise sirrahu.

Sen canından geçmeden, Cânan arzu kılarsın.

Zünnarını kesmeden, lyman arzu kılarsın.

Hz. Ibrahim canı ile imtihan olmuş, imtihanı kazanmışt1. Sonra Allah yoluna bin koç, üçyüz sığır, yüz deve kurban etmişti. Buna insanlar taaccüp etmişler, melekler hayran kalmışlardı. Hz. İbrahim aleyhisselâm: «Bunda taaccüp edilecek ne var? Biz canımızı, malımızı ortaya koyduk. Can kimin, mal kimin? Allah bir evlâd verse idi, onu dahi hak yoluna kurban ederdim.» dedi.

Mü'minim deyipte, hakka ibadet kılmayan, Allaha âsi olan. Sen; Allah için değil, can vermek değil, bir parmağını feda edebilir misin? Onun yolunda binlerce kurban kesen Halil Peygamber gibi binlerce kurban, değil, bir tavuğunu feda edebilir misin? Kurban kesmemek için yüz yere müracaat edip, fetva almaya uğraşıyorsun. Nefsin yoluna, şeytan emrine yüzlerce lira feda ederken, fitre vermek caiz mi diye, hocaya müftüye müracaatta bulunuyorsun.

Allah için evlâdını kesmeyi nezr eden Ibrahim Halilullah gibi yapamazsan dahi, Allahın sana verdiği mallardan, Allah için Allaha veremez misin? Halbuki, Allah yoluna ne verirsen, pek yakın olan âhirette; bire on misli ile bulacaksın. Belki de daha fazlası ile...

Iread, cilt 2 - F: 2

Yalnız âhirette değil, dünyada da bunun mükâfatımı bulabilirsin. Zira Resûl aleyhisselâm:

(Kalen nebiyyü Aleyhissalâtü vesselâm, essadakatü terüddül belâe ve teziydül ömr)

«Sadaka belâyı def eder. ömrü uzatır» buyurdular.

HIKÂYE Bizden evvel geçen ümmetlerden birinde, bir delikanlı evlendi. Nikâhı kıyan o kavmin nebisi, bu delikanlının o gece öleceğini ashabına haber verdi. Sabah vakti damad ibadet etmek için mescide geldiginde, Mescidde bulunanlar şaşırdılar.

Zira, bu gencin ölecegi nebiyleri tarafından haber verilmişti.

Nebiy aleyhisselâm kavminin şüpheye düştüğünü görüp o dekanlıya, yatağını kaldırdın mı diye sual ettiginde; Hayır nebiyallah. Gidip biraz daha yatacagım, diye cevap verdi. Ashabına dönüp «Benimle beraber gelin!» diyerek hep birlikte o gencin evine vardılar. Delikanlıya, yatağını kaldırmasını emir etti. Delikanlı yatağı kaldırdığında, orada zehirli bir yıbiy aleyhisselâm yılana hitab edip, «Burada ne işin var? Neden buraya geldin.» dedıgınde, yılanın: «Bu delıkanlıyı sokmak için buraya gönderildim. Fakat beni bir demir zincir ile bağladılar. Her ne kadar vazifemi yapmaya uğraştım ise, kendimi zincirden kurtarıp bu delikanlıyı sokmağa ve öldürmeğe muvaffak olamadım.» dediğini bütün ashabı işittiler. Bunun üzerine Hz. Nebi, yeni güveye dönerek; «Ne hayır işledin?»

diye sordu. O da cevaben: «Gece kapıma gelen bir fakire bir miktar süt sadaka ettim» dediğinde, Nebiy aleyhisselâm: «Işte o sadaka, bu belâyı senden def'etti.» buyurdular.

Bu kıssa, peygamber efendimize de atf edilir. Başka bir nebide olsa, bizim peygamberimiz sayılır. Zira; biz müslüman-

lar, bütün nebiylere iyman ederiz. Mühim olan, cereyan eden vak'adır. O genç damad sadakayı verirken şırf Allah rızası için vermişti. Bak; mükâfatını dünyada iken bile nasıl buldu. Şimdi Allahın: «Kurban kes!» emri celiline karşı cimrilik yapanlar acaba nasıl bir mevkie düşerler?.

Efendimiz, sultanımız: «Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyenler, mescidimize gelmesin!» buyuruyor. Ne büyük bir tehdit!..

İşte, İbrahim aleyhisselâmın bin tane koç, üçyüz sığır, yüz deve kurban ettiğinde insanların taaccübüne karşı, «Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Biz, canımızı feda ettiğimiz Rabbimize malımızı feda ediyoruz. Can, maldan daha kıymetlidir.

Üstelik kimin malını kime feda ediyoruz. Bu mallar benim miair ki, mallarınız sizin midir ki? Elbette mal ve mülkün yegâne sahibi Allahtır. O halde, bize emaneten rızıklanmamız için verilen malı asıl sahibine feda etmiş isem, bunda şaşılacak ne vardır? Değil mal, mülk, Allah bana bir evlât verse, onu dahi Rabbi kerimim yolunda feda ederdim» buyurdular.

Ey mümin! Buraya dikkatle nazar eyle! Allaha dost olduğunu iddia eden kimse, onun yolunda böyle fedakârlıklar yapabiliyor mu? O zaman, sozünde dogrudur. O insan, Ibrahim nebi derecesinde olmasa bile, yani canı ve evlâdını feda etmeye kıyamıyor ise, hiç olmazsa Allah yolunda aslında kendinin olmayan malı da sarf etmeli! Yani, zekâtını vermeli, Kurban kesip sadaka vererek muhtaçları sevindirmeli; yetimlerin göz yaşlarını silecek, gariblerin ve düşkünlerin yaralarına merhem olacak hayırlı ameller işlemelidir. Eğer, o kimse, bu amelleri işlemedigi gibi bunları yapmanın mânâsız şeyler olduğunu söyleyip, Allahın bu emirlerini sadakatle yerine getiren mü'minler ile alay ediyor ise; o kimse Allahın dostu olmak şöyle dursun, insan bile değildir.

Ibrahim nebi, Rabbisine verdiği sözü elbette yerine getirecekti. Allahu teâlâ; halilin makamını bizlere ibret olarak göstermek üzere; O'nu yeni bir imtihana dahil etti, yâni «Bir evlâdım olsa, onu dahi hak yoluna kurban ederdim» sözünün gerçekleşmesi için ona bir oğlan çocuğu verdi. Allahu teâlâ şöyle buyuruyor: «Halilim olan Ibrahim bize:

Rabbi heb liy min-es-sâlihiyn.

Saffât sûresi: 100 (Yârabbi, bana bir hayırlı erkek evlâd ver)

diye dua etti. Biz de ona:

Febeşser nâhü bi-gulâmin haliym...

Saffât sûresi: 101 (Biz de ona, halim bir erkek evlâd tebşir ettik)

diye cevap verdik.»

Birkaç yıl sonra, Hz. Ibrahimin Hz. Hacer'den nur gibi bir evlâdı oldu. Bu yavru, Hz. Ismail aleyhisselâmdı. Bir çocuğa halîm vasfı kullanılmaz. Fakat burada cenabı Hakkın, Hz. İsmail için halîm vasfını kullanması; dersin ilerisinde görüleceği gibi, Allah emirlerinde babasına karşı serkeş olmayıp, yumuşaklık ve itaat göstereceğine işarettir. İsmail aleyhisselâm nebi idi. Üstelik büyük bir insan gibi kemâl ve olgunluk sahibi bir âlim idi. Yalnız, buradaki âlimden kasdımız, küçükken bile yığınla kitap okumuş mânâsına değildir. Alimden murad, ilâhî sırlara vâkıf, hayr ile şerri ayırd edebilen ve insanı felâha götürecek yolun ancak Allah yolu olduğunu bilen kimsedir. Herşeyin hâkimi ve sahibi olan; kadiri kayyum olan Allahın, emretmiş olduğu herşeye kayıtsız şartsız boyun eğip ve men ettiği herşeyden de, yine kayıtsız, şartsız yani tam bir teslimiyetle kaçınmak sureti ile ancak hakiki felâha erişebileceğini idrak eden, kavrayan kimse ancak âlim sıfatına hak kazanır.

İşte, Ibrahim nebinin oğlu olan İsmail nebî, çocuk olduğu halde bile, böyle bir alim idi. Zaten dünya kadar kitap okuyup yazmış, denizler kadar mürekkep sarfetmiş bir kimse yukarıda bahsettiğimiz ilmi yani Allah ilmini bilmiyor ise, o okumuş zat kat'iyen âlim değildir. Üstelik o yazıp okuduğu kitapların ona hiç bir faydası da yoktur. Kur'anı mubiynin beyanına göre, böyle olan kimseler, yani Allahı ve onun hak nebisi Muhammed aleyhisselâtı vesselâmı tanımayıp, bildirilen emirlere riayet etmeyen kimse, tıpkı sırtına yığınla kitap yüklenmiş bir eşekden farksızdır. Hattâ, ondan daha da aşağı bir derecededir. Zira, zavallı eşek, insanlara faydası olan bir mahlûktur. Fakat, kendisi âlim zannedilen o kâfirin varlığının bir faydası olmadığı gibi, insanları delâlete götürmesi bakımından büyük zararı da vardır.

Işte, halim ve âlim bir yavru olan, Îsmail nebî yedi yaşına basmıştı. Esteîzubillâh (Felemmâ belega maahussa'ya).

Artık İbrahim nebi oğlundan biran bile ayrılmıyor, her nereye seyahat ederse, onu beraberinde götürüyor ve oğlunun güzel ahlâkını, güzel huyunu ve ebeveynine itaatini ve mühim mes'eleler hakkında büyük bir âlim gibi konuşmasını işittikçe; onun hakikaten sâlih bir evlât ve halîm, yumuşak huylu bir yavru olduğunu gördükçe Rabbisine nihayetsiz hamdediyor ve babalık zevkini bütün lezzeti ile tadıyordu.

Ancak gecelerden bir gece Hz. İbrahim'e rüyasında yerin ve göğün ve arasındakilerin sahibi ve maliki olan Rabbiazizi tarafından şu ilâhî emir tebliğ buyuruldu: Ya Ibrahim!

nezrini yerine getir! «Ya Rabbi, nezrim nedir?» dediğinde:

«Bir evlâdım olsa; Allah yoluna onu bile kurban ederdim demiştin. Sana bir oğul verildi ve büyüdü. Artık bu sözünü yerine getirmen zamanı geldi!» hitabını duydu.

Bu rüyayı gördüğü gece, zilhiccenin sekizinci gecesi idi.

Bu gecenin sabahına yevm-i terviye denir. Ibrahim nebî yevmi terviyede düşünceye daldı, ve hatırladı ki, kendisi böyle bir söz söylemiş ve ahd etmişti. Ahdini şüphesiz tereddütsüz yeoznu ismaili kurbâni edezenti Yaruz börlirniâni da bibeklemekte idi.

Bundan kasdı, acaba (oğlunu kes!) diye verilen emri mecaz mı idi?.. Yoksa hakikaten Ismail'i kesmekle mi emir olunmuştu? Anlamak istiyordu. Eğer, mutlak İsmail'i kesmek emir olunuyorsa; kendinden evvel hiçbir nebi, hiçbir resûl böyle oğlunu kesmekle emir olunmamıştı. Bundan başka Is-

mail aleyhisselâm da âhır zaman nebisinin, onsekiz bin âleme rahmet olan Muhammed aleyhisselâmın nuru vardı.

Nihayet, şu karara vardı: Semizlerinden yüz deve kurban etmek üzere meydana götürecek ve Erhamer-rahimin olar Mevlâdan (Bedel-i-Ismail) olması için dua edip kabulü niyaz eyleyecekti. Böylece yaptı ve gökten ateş gelip yüz deveyi yakt1. Zira, o zamanlar kurban kesmek yoktu. Kurban yerine götürülüp bırakılan kurbanlardan, kabul olanlarını gökten ateş gelip yakardı. Kabul olmayan kurbana gökten ateş inmezdi.

Bıçak ile kurban kesmek, ilk defa Ibrahim nebiye emr olunuyordu.

Hz. İbrahim, o gün sabır etti. Ertesi gece rüyasında yine «Nezrini yerine getir!» diye emr olunuyordu. Sabahleyin, yani arefe günü, Hz. Ibrahim yine Ismaile bedel olması için, yüz deve daha kurban etti ve bu kurbanların da kabulüne işaret olarak, gökten ateş inip onları da yaktı. Böylece, o gün de geçti. Nihayet daha ertesi gece, yanı Zilhıcce nın dokuzunu orun cu güne bağlayan gece, İbrahim nebiye rüyasında yine: «Nez rini yerine getir!» emri verildi. Artık anladı ki bizatihi oğlunun kurban edilmesi lâzım. Sabahleyin uyandığında ki, bayramın ilk günüdür. Ibrahim aleyhisselâm, zevce-i muhteremi olan Hz. Hacere hitaben: «Ey Hacer; Ismail'i yıka, saçlarını tara, yeni elbiselerini giydir. Kokular sür, süsle. Zira dostumun ziyaretine gideceğim ve Ismail'i de beraber götüreceğim!» dedi. Hz. İsmail'in annesi Hacer, İsmail'i yıkadı, saçarını taradı. Yenı elbiselerını gıydırerek kokular surdu. Ismail bugün ne kadar güzeldi. Ismail bugün ne kadar baska bir hal almıştı. Annesi ile güzel güzel konuşuyor, gönlünü sürurlandırıyordu.

Hz. Halil aleyhisselâm, Ismaili elinden tuttu, beraberce yola koyuldular. Hz. Ibrahim yanına ip ve bıçak da almış, Mina denilen yere gidiyorlardı. İsmail, babasının önünden koşuyor, onun önünde hem oynaya oynaya, zıplaya zıplaya gidiyor, hem de bazan arkasına dönüp babasından bazı şeyler soruyor, sonra yine yola devam ediyorlardı. Hz. Ismail, bugün ne kadar başka, ne kadar neş'eli idi. Ibrahim nebiye, üç gün evvel, «Nezrini yerine getir!» emri verilmiş, Hz. İbrahim ise bu emri üç gün sonrasına tehir etmek mecburiyetinde kalmıştı.

Bundan cesaret alan Iblis, Ibrahim nebinin yanına varıp önünde hoplaya zıplaya yürüyen nur gibi yavruyu gösterip: «Ya Ibrahim! Şu mâsum çocuğa nasıl kıyacaksın? Şu elindeki iple

Sayfalar 16–22 · İrşad II — tarikat.org