İrşad II · kaynak sayfaları 191–196
Alim olur isen, ilmini ihlâs ile işle! İlmin ile âmil ol, ihlâs ile yap. Büyük mükâfata erersin. Mukaddesatın için gözünü budaktan sakınma! Allahın, Peygamberin Muhammed, Kur'an, dini islâm ve vatanın için bu yolda şehid olursan ölmeyeceksin! Ebedi hayata kavugacak, Allahın sana bahşettigi nimetlere ereceksin. Onun indinde rızıklanacaksın. Ebedî saadete ereceksin. Sana öyle bir nimet verilecek ki, bir daha elinden alınmaz. Dünya nimeti gibi değil. Dünya nimetinin zevali var. Ahiret nimetinin zevali yok. Hele, böyle mukaddesat için ölümü göze alırsan bu nimete erersin. En yüce makama erersin.
Şehitlere ölmek yok. Onlar ebedi diri. Onların Rabbilerinin yanında rızıklandığını Kur'anı Kerim haber vermede.
Silistre kumandanı ve kahramanı Mustafa Musa paşaya vezaret rütbesi verildiğinde şöyle bir durdu ve ağladı. Sonra şöyle dedi. «Biz rütbe-i şahadeti bekliyorduk, rütbe-i vezareti değil!'» Zira, dünya vezirliği nihayete erecek, âhiret vezirliği ebedi kalacaktı. Buna inanmıştı. Nitekim öyle oldu. Bir sabah huzuru ilâhiyeye durmak için abdest alırken bir şarapnel patlayıp, bu patlayan düşman şarapneli ile maksadına nail olmuş, rütbe-i şehadete ermişti.
Işte mü'minler, hepimizin ceddinden böyle şehadete erenler pek çoktur. Hangi Türk, Müslüman evi var ki, şehidi yok.
gösterebilir misiniz? Bizler gehid, gazi çocuklarıyız. Vakti geldiginde diz üstünde yaşamaktansa, ölümü tercih ederiz.
Hem, bize ölüm yok. Bak, bir gehide verilen mükâfatı aşağıda zikr edeceğim. Hikâyede oku, ona göre hazırlan.
'HIKAYE Basra şehrinde bir zengin aile vardı. Mallarının hesabını Allah bilirdi. Fakat, Allah onlara ne kız, ne de bir erkek evlât vermisti. Bunların dünyada dileği bir evlât idi. Bunlar dileklerine ermek için fukaraya ve zâiflere külliyetli miktarda hayır hasanat yaptılar, çok dua aldılar. Bir zaman sonra, Allahü-teâlâ bunlara öyle güzel bir erkek çocuğu verdi ki... Sanki
gökten ay inmiş hanelerine girmişti. Hz. Yusuf kadar güzeldi.
Anası ve babası şâd olmuşlardı. Allaha şükr edip fukaraya ve yoksullara tekrar şükran borcu olarak sadakalar ve zıyafetler verdiler. Bir müddet sonra, her fâni gibi, baba Allahın rahmetine kavuşup ameli ile başbaşa kaldı. Bu güzel çocuk, anası ile fânide kaldılar. Çocuk günden güne gelişip, güzelleşiyor idi. O kadar güzelleşti ki, onun yüzünü gören âşık oluyor, ondan ayrılmak istemiyor, gebe kadınlar yüzünü gördü mü hamlini düşürüyordu. Güzelliği fitne olmuştu. Akibet yüzünü nikab, yâni örtü ile örtüb öyle dolaşmaga başladı.
Zira, gözlerin bakışından emin olmak için böyle yapmayı uygun bulmuşlardı.
Evlenme çağına geldiği zaman, Basra'nın ekâbir aileleri kızlarını vermek için müracaat ettiler. Onların kızları bu çocuğa münasip güzellikte değildi. Bu taliplere karşı anası, «oglumdan güzel kız olmayınca, onu evlendirmem!» cevabinı verıyordu. şehrın uluları toplanıp bu çocugun annesine geldiler ve dediler ki: «Ey hatun! bu zamanda senin oglundan güzel kız bulunmasının imkânı yoktur. Böyle güzel kızı nerede bulabileceksin. İşte, bizim kızlarımız da güzel; lâkin senin çocuğun kadar güzel değil. Bir tanesini oğlun için beğen, evlendirelim. Mürüvvetini gör, muradına er!» dediklerine «Hayır!
Istediğim oğlumdan güzel kızı ona bulacağım. Çin'de de olsa alacağım» cevabını verdi.
Günlerden bir gün, bu hatun oğlu ile bir işe giderken, Basra'nın, büyük camiinde namaz kılmak için mescide toplanmış, Basra'nın âlimlerinden halkın sevdiği ve saydığı velilerden Abdullah bin Zeyd Rahimehumullah vaaz ediyor, halk vecd içinde bu vârisi-nebiyyi dinliyordu. Namazlarını kılıp onlar da, bu dersi dinlemek üzere oturmağa karar verdiler.
Zira, bu derste iki cihanda muratlarına nail olmak muhakkaktı. Zira bir vârisin nebi Allahın kitabından, nebiy aleyhisselâmın siyretinden bahs edecekti. Alim, kürsüye vakar ile oturup, orada bulunan hafızlardan birine Kur'an-ı Kerîmin bir sûresinden tilâvet etmesini işaret etti. Kari yanık sesi ile sûrei Furkan'dan okumaya başladı. Bütün meclis nefes bile almıyordu. Bir tek vücud haline gelmişti.
CEasP22= (Esteizübillâh: Velleziyne yekulûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcina ve zürriyâtina kurrete a'yûnin vec'alna lilmüttekiyne imama - Ulâike yüczevn-el gurfete bimâ saberû ve yülâk-kavne fiyha tahiyyeten ve selâmâ Hâlidiyne fiyhâ hasünet müstekarren ve mukamâ).
Fürkan sûresi: 74-76 Abdullah bin Zeyd hazretleri, bu âyetin tefsirine başladı:
Allahu teâlâ cennette köşkler, saraylar ve haymeler yarattı ve arşı alâsının altında muallâktır. Allahü teala, bu dünyayı ve yıldızları direksiz yarattığı gibi, bu köşkleri, sarayları direksiz yaratmıştır. Hava boşluğunda bulut gibi, havada durur.
Cennet ehli cennetten bu sarayları görürler. Dünya ehlinin yıldızları gördüğü gibi... Bu havada, muallâkta duran kökşlerin üçyüz kapısı vardır. Her kapısı altındandır. Uzerleri yakut ve pırlanta ile işlemelidir. Ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiştir ve kalbi beşer hatıra getirememiştir. Bu köşklerin kapısı açıldığında Cenabı-Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile İbrahim Halilin mübarek cemalini görüp şâd olurlar. Her bir köşkte bir taht kurulmuş, her bir tahtın üzerinde nurdan dögekler dögenmiş ve her tahtın önünde bir ırmak akar. Kardan soguk, baldan tatlı, miskten daha güzel kokuludur. Her tahtın önünde bir hûri oturur. Ol hûrinin her birisi dört türlü nesneden yaratılmıştır. Başından bağrına kadar kâfurdan, gögsünden göbegine kadar amberden ve göbeginden dizine Irsad, cilt 2 - F: 13
kadar miskten, dizinden ayağına kadar safrandan yaratılmıştır. Her birisi, cennet libasları giymişlerdir. Yüz kat cennet kumaşlarından elbiseler ihsan olunmuş. Türlü, türlü renk ve desenden ki, dil ile tarif olunmaz ve vasfa gelmez. O hurîlerin güzel vücudları o giydikleri elbisenin şeffaflığından dışarıdan bakıldığında görülür. Yakut tesbihin içinde ipliğinin görüldügü gibi.
Her tahtın karşısına cennet hizmetçileri, vildanlar el pençe divan durmuşlar, ellerinde buhurdanlıklarla buhur yakıp, güzel kokular neşir ederler. Bir kısmının ellerinde o hurîlerin takacakları ziynetleri tutarlar. Eğer, o hurilerin bir tanesi dünyaya yüzlerini gösterselerdi, iki yanaklarının nuru ayı karartır, güneşi mat ederdi dediğinde; çocuğun annesi bu sözleri bu âlimden işitince «Benim oğluma bu hurîlerden başkası eş olamaz, işte oğluma alacak kızı şimdi buldum» deyüp ayağa kalktı ve Abdullah ibni Zeyde hitab edip «Ey müslümanların imamı! Allah, sana rahmet eylesin. Bu güzel makamlar ve bu güzel hurileri Rabbimiz kimlere ihsân edip verecektir?» dediğinde âlim şöyle ifade etmeye başladı: «Şu sıfata nail olan mü'minler, onların hakkını verip bu nimetlere ererler.» Kadın dedi ki «Onların hakkı nedir?» Âlim devam etti: «Dünyada günah işlememektir. Allahın emirlerine itaat etmek, yapma dediklerinden kaçınıp yapmamaktır. Allah yoluna tasadduk, hayırlar ve hayratlar yapmaktır. Gece namazı kılmaktır. Gündüz oruç tutmaktır. Allah yoluna canını feda etmektir. İ'lâyi kelimetullah için, namus, mukaddesat için kâfire kılıç vurmaktır. Bu amelleri icra edip de gecede ve gündüzde Rabbilerine dua edip (Ey bizim Rabbimiz! Sen bizim kadınlarımızı ve çocuklarımızı doğru yol olan dini islâmda sâbiti-kadem eyle ve bize onları itaatkâr kıl. Senin şeriatına muhalif ameller işemesinler. İyman ile göçüp, biz onları cennette görüp; gözlerimiz, gönüllerimiz ferahlanıp, nurlansın) diyen zümre yâni aile ve efradını hak yoluna sevk edip onların âhiretini temin edenlere bu nimetler ihsan olunur.
Yine ibadete doyamayıp ta, (Yarabbi! Bize öyle hidayet et ki, bizi Allahtan korkanlara önder eyle. Rabbilerine ibadet edip böyle diyenler bu makama sahibtir.)
HIKAYE Melekül-mevt, İlyas Aleyhisselâmın ruhunu kabz etmeye geldiği vakit, bu haberi kendisine bildirdiğinde İlyas Peygam-
ber uzun uzun ağladılar. Meleketül-mevt, Hz. Ilyas'a hitaben:
«Ağlamanızın sebebi nedir?» Sizin için korkulacak bir şey yoktur. Sizin makamınız cennettir dedi. Ilyas Peygamber:
«Evet bilirim, öyledir. Aglamamın sebebi, dünyadan ayrılmadan ötürü değil. Rabbime ibadete doyamadım. Ölüşüm ile abdiyyetim kalkacak. Bundan böyle ona ibadet edemiyeceğim.
Bundan dolayı ağlıyorum. Ben Allahın kulu olarak Ona ibadette öyle bir zevk ve lezzet buldum ki, cennetin nimetleri bile bana bu zevki veremiyecek. Zira, cennette artık ibadet yoktur». dedi. Ilyas Peygamber gibi ibadete doyamıyan abıa, zahid ve âşıkların erişeceği makamdır. Bu makam, fi-mak'adı sıddıktır. İşte, bu makam, bu nimet böyle kişilere verilecektir cevabını verdi. Kadın: «Senin bu bize haber verdiğin şartları kabul ettim. Ve ben günahkârın oğluna bundan daha güzel makam ve daha güzel kız olamaz» dedi. Ders bitmişti. Evine geldi. Kırkbin altun alıp mescide döndü. Abdullah bin Zeyde teslim eyledi ve dedi ki: «Ey müslümanların imamı! Bunları al, verdiğin derste müjdelediğin makam ve hurilere müjdelik olsun. Al bu malı hak yoluna fukaraya sadaka eyle» dedi.
Bir zaman sonra, gaza ilân olunmuştu. Bu mü'minler için bir dügün haberi idi. Her taraf gazaya hazırlanıyordu. Abdullah bin Zeyd hazretleri de, dervişlerini toplayıp gazaya hazırlanıyordu. Başına kalabalık bir halk cem' olmuştu ki, mezkûr kadın oğlunun elinden tutmuş olarak huzuru şeyhe geldi «Ey müslümanların imamı! Oğlumu sana getirdim senin ile gazaya gitsin» diye rica etti. Hz. şeyh kabul edip, çocuğa güzel bir at aldılar. O güzel delikanlı elinde süngü, belinde kılıç, başında tolgası, üzerinde sarığı ile, bir aslana benziyordu. Anası arkasında: «Seni Allaha ısmarladım. Şimdiden gazan mübarek olsun. Çabuk dön ki, Haktaâlâ seni o güzel makamlara ve hurilere kavuştursun» diye sevinç göz yaşları döküyordu.
Abdullah bin Zeyd anlatıyor: «Sahrâlar, daglar, dereler, ırmaklar geçildi. Rum toprağına varılıp, düşman ile karşılaşıldı, kâfirler ile müslümanlar karşılıklı saf bağladı. Bir tarafta, hafızlar Kur'an okumağa, bir tarafta dervişler yüksek sesle tevhid etmege başladı. Gulgulei-tevhid, Allahu-ekber sedası arşı alâya yükseldi. Süvariler atlarını mahmuzlayıp düşman üzerine yüklendiler. Artık, iki taraf bir birine kıyasıya saldırıyor, mü'minlerin «Allah, Allah» sedaları, kâfirin ise «Hura»
nâraları birbirine karışıyordu. Bizim genç, güzel gazimiz -
zünden nikâbını atmış, süngüsünü atının kulakları arasından tutmuş, süvarilerin en önünde kâfir askerine karşı at sürüp, öyle kahramanca cenk ediyordu ki, nice harp görenler böyle cenk ve hamleleri yapamazdı. Gözlerini semaya dikiyor, bakıyor. Tekrar saldırıyor. Rütbei-şehadeti arıyordu. Bana korku gelmişti. Zira, böyle harp olmazdı. Çünkü kendini helâk ettirmek istercesine dövüşüyordu. Koşarak yanına vardım: «Yigitim, canım, harp böyle yapılmaz. Cidal, savaş, düşmanı harp harici etmektir. Sen kendini feda etmeye ugraşıyorsun!» dedim. «Böyle çabuk çabuk hamle etme. Kendini koruyarak yormayarak yavaş yavaş cenk et. Kendini koru. Arkadaşlarından ayrılıp ileri gitme. Zira henüz cenk ahvalini bilemezsin. Korkarım ki, sana bir zarar erişe» dediğimde «Ey şeyhi aziz! Benim gördüğümü gören, can feda etmek değil, bin canı olsa fedaya hazırdır.» Ben dedim ki: Ne görüyorsun? O bana sevine sevine anlattı: «O gün mescitte vaaz ettiğin zaman, bize müjdelediğin şeyleri işitmiş fakat görememiştik. Şimdi o söylediğin makamları ben görüyorum. Resûl Aleyhisselâm, bana âğuşunu açtı, İbrahim Halilullah bana selâm veriyor beni çağırıyor. Yetmiş kadar huri cennet burçlarından bana bakışıp gülüyorlar ve beni çoğırıyorlar. Seniniz, senin gelmeni bekliyoruz» diyorlar dedi. Ben bu sözleri yiğitten işittiğimde gözlerim yaşardı, ağlamağa başladım. O hemen atını mahmuzladı.
Tekbir getirdi. «Allahu Ekber, Allah, Allah» deyüp kâfirlere öyle bir saldır ki, kâfiri kıra. kıra düşman askerlerinin içine kadar gitti. Çakal sürüsüne saldıran aslan gibi, kâfir askerini dağıtıp, yine onları kıra kıra yanıma geri geldi ve bana şöyle hitap etti: «Bize şehadetin ne mertebe olduğunu sen öğrettin.
Şehid olacağımdan mı korkuyorsun? Bu rütbeyi benden mi esirgiyorsun?» dedi. Ben cevap verip: «Ey gözümün nuru. Senin, şehadetinden, şehit olacağından ağlamıyorum. İslâm böyle bir bahadırı kayb eder diye yakınıyorum. Sen ebedi hayata kavuşursun. Fakat, bizim gözümüzden nihan olursun. Gaziler de böyle makama erişirler. Hem ağlayışım sana gıpta etmemdendir. Sana imreniyorum.» dedim. O: «Hayır, hayır! Dy şeyhi aziz! Bu nimeti terk etmem. Bu yüce iltifata erdikten sonra tekrar dünya hayatına meyl etmeme imkân yoktur. Bak, beni çağırıyorlar» dedi. Hava iyice ısınmıştı. Başından miğferi, sırtından zırhını çıkardı, elinden süngüsünü attı. Kılıcını aldı. Tekbir getire getire kâfire öyle bir kılıç vurdu ki, dil ile tarif edilmez. Çok kâfiri kırıp, Allah, Resûl ve Kur'an düşma-