İrşad I · kaynak sayfaları 345–350
astığı astık, vurduğu vurduk, çaldığı çaldık oldu. Eskiden insanlar görmeden çalıyordu. Şimdi ise, zorla alıyor, vermiyeni öldürüyordu. Hükümetin başına gâile, insanların üstüne bir belâ olarak musallat olmuştu. Nihayet her şakî gibi hükûmet kuvvetleri onu yakalayıp, adalet huzuruna çıkardılar. Adalet tecelli edip idamına karar verdi. Böylelerin insanlara ve cemiye.
te muz'ir olduğu için katli lâzım geliyordu. Hemen cellâda teslim edildi. Evlâdının bu derekeye düşmesine sebep olan ana, şimdi evlâdının ölümünü göz yaşları arasında seyre gelmişti.
Çünkü evlâdının asılmasına sebeb olmuştu. Ne ise çocuğa son arzusu sorulduğunda «Son arzum anamın dilini öpmek isterim »
dedi. Ve çocuğun bu isteği yerine getirilmek üzere anası yanına getirildi. «Ana senden ayrılıyorum, çıkar dilini öpeyim» dedi.
Kadın dilini çıkardığında öper gibi yapıp anasının dilini ısırıp kökünden kopardı. Kadın kan revan içinde homurdanmaya başladığında (Ne yaptın bire katil herif? Ölürken bile suç işledin.)
Dediklerinde: «Bu yaptığım suç değil, belki hayatımda yaptığım en iyi âmeldir dedi. Zira o dil beni şu sehpaya çıkarıp, dünyada sefil rezil âhirette de hüsranda kalmama sebep olmuştur.
Bövle olan dillerin kopması olmasından evlâdır.» dedi. «Ben küçükken bir yumurta çalıp anama götürdüğümde; bana sevgi göstereceğine, nereden aldın? diye sorup hak yolunu gösterseydi, şimdi ben burada, darağacında olmayacaktım. Kaba şilteler üzerinde oturan namuslu bir adam olup, âhirette cehennemde olacağıma, cennette olacaktım.» der ve kendisini asarlar.
Evlâdlarına dünyasını öğretmeyip onların felâketine sebep olan, ana ve babanın dilini dünyada evlâd ısırıp koparamazsa bile, âhirette ısıracağı muhakkaktır.
Yukarıda beyan etmiştik. Çocuklarımızı güzel isim ile isimlendirmek, ana ve baba üzerine düşen evlâd hakkı idi. Isim mühimdir. «El-esmâ yenzilu mine es-semâi» buyrulmuştur. Evâtlarımıza koyacağımız isimler, enbiya ve evliya ve salih insanların isimleri olmalıdır. Tarihe şan vermiş olan islâm Türk kumandanlarının isimleri ile isimlendirmek, bahusus Muhammed, Ahmed, Mustafa gibi aziz isimler evlâtlarımıza karşı bu hakkı tamamen eda etmeliyiz.
Yavrularımızı böyle mübarek isimlerle isimlendirirsek, hem bu isimleri taşıyan zevat-ı âli kadre minnet ve muhabbetimizi izhar etmiş ve hem de ümit ve temenni olunur ki, Allah'ın inayet ve keremiyleonları isimlerini aldıkları zatların ahlâkına, siyret ve sûretlerine vâris kılmış oluruz. Kalpleri çeviren Allah'tır. Evlâtlarımızın, aynı siyrette yetişmeleri mümkün ve muhtemeldir.
Denilecektir ki, isimleri Ahmet, Mahmut, Muhammed veya Mustafa oldugu halde, maalesef iyi bir nam bırakmamış kimseler yok mudur? Neden, Resûlü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübarek isimlerile isimlendikleri halde, onun siyretine, onun ahlâkına uygun durumda değillerdir?
Biz fakir ise, bu itirazda bulunacak olanlara, âcizane deriz ki; bu isimleri taşıdıkları halde kötü ahlâkları ile tanınan kimselerin babaları, yavrularına bu isimleri Nebi-i-zişâna olan hürmet ve muhabbetlerinden dolayı değil; dedelerinin, amcalarının veya aile içinde hatırı sayılır herhangi bir zatın ismine izafetle bu isimlerden birisini vermişlerdir. Binaenaleyh, onların taşıdıkları isimler, peygamberi zişâna nisbetle degil, lâalettayin bir Ahmet, Mehmet veya Mustafa'ya özenilerek verilmiştir. Yoksa; enbiyaya, evliyaya, sulehaya muhabbetinden dolayı evlâdını bu mübarek isimlerle isimlendirenleri, Hakkın şânından degildir ki mahzun ve mahrum etsin...
Bununla beraber, kim olurlarsa olsunlar ve ne halde bulunurlarsa bulunsunlar, bu mübarek isimleri taşıyan kimselere küfretmek, kötü söz söylemek, o isimlerin asıl sahiplerine hürmeten büyük günahtır. Bil'akis Ahmet, Mahmut, Muhammed, Mustafa isimlerini taşıyanlara, taşıdıkları isimlerden dolayı hürmet ve riayet etmek, bir meclise geldiklerinde baş koşeye oturtmak lazımdır.
Resûl Aleyhisselâm buyurdular ki: (Yarın kıyamette, Ahmet, ve Muhammed isimlerini taşıyacak zevatı, Hak celle ve âlâ bu isimlere muhabbetinden dolayı affı ilâhisile taltif edecektir. )
Allaha hamd-ü senâ ederim ki, milletimin erkekleri, dünya âlemince MEHMETÇIK olarak tanınmakla, bilinmektedir.
Yine evlâdının ana ve baba üzerindeki hakkı, namaz kılmayı, caiz olacak kadar Kur'an-ı evlâdına öğretmektir. Bu, evlâda karşı büyük borçtur. Çocuk dört yaş, dört aylık, on dört günlük oldu mu, yahut dört yaşında, dört aylık on günlük oldugunda, mektebe vermelidir. Balig oldugunda namaz kılması çocuğa farz olur. Kur'an okumayı bilmez ise namazı olmaz.
Zira, namazda kıraat farzdır. Dilsiz yahut sagır olursa, kıraat ona farz olmaz. Fakat namaz yine de farzdır. Böyle olanlar yani dilsizler ve sağırlar Kur'an okumayı bilmedikleri halde farz olan kıraati terkederek namazı kılarlar ve ana baba tarafından zorla kıldırılırlar. Tabii saglam olan çocuklarımız da böyledir. Yedi yaşına geldikleri zaman, namaz kılması öğretilir. Dokuz yaşında kız çocuklarına, Oniki yaşında erkek evlâda zorla namaz kıldırmak ana babaya düşen vazifedir.
Böyle yapmayan, bu vazifeleri yerine getirmeyen ana baba Allah huzurunda mahcup olur, kendilerinden hesap sorulur, nâra sevk olacakları ise muhakkaktır. Haberde böyle gelmiştir. Evlâdına Kur'an öğreten ana babanın Allah indinde ne gibi mükâfata nail olacağını size burada beyan etmeyi faydalı buluyorum. Kur'an-ı okumak ibadetlerin edalidir.
Zira, Resülüllah buyurdular: (Kıyamette Kur'an-ı kerimden büyük şefi' yoktur. Bu büyük şefaat Kur'andır. Ne melek ne Nebi ne de gayri bu şefaate muktedir değildir.)
Kur'an-ı kerimin şikâyeti de böyledir. Şefaatiyle okuyanı necata erdirdiği gibi, şikâyetile insanı nâra sevkettirir. Serveri âlem buyurdular: (Bir kimse Kur'an-ı okumasını öğrense de başka birine verilen mansabı ve malı kendisine verilen Kur'andan yüce görse, böyle olan kimse Allahın tâ'zim ettiği kelâmı bu düşüncesiyle tahkir etmiş sayılır. Zira, Allah indinde en efdal, en âzam en büyük nimet Allah kelâmı olan Kur'anı kerimdir). Serveri kâinat şöyle buyurdular. Allah celle «TA HA» ve «YASIN» surelerini yeri ve göğü ve bütün mahlükatı yaratmazdan bir sene evvel okudu, Melekler Kur'anı kerimi işittiklerinde (Ne bahtlı şu gönüller ki bu hakkın okuduğu Kur'anı ezberler. Ne mübarek diller ki bu Kur'anı okur) dediler. Resûl: (Buna binaen ümmetimin en şereflisi Kur'ana hâmil olanıdır)
buyurdular. Abdullah oğlu Cabir ve Abdurrahman bin Semerne (R.A.) şöyle rivayet ediyorlar:
Bir gün, biz Resülüllahın meclisinde oturuyorduk, bir zat gelip Resûl aleyhisselâma hitaben: «Ya Resûlallah! Bir kimse evlâdına Kur'an öğretse ve yahut öğrettirse, Allah o zâta ne kadar sevap verir?» dediginde; Resûlullah (A.S.)
şöyle buyurdular: «Kur'an Allah kelâmıdır, ne sevap vereceğini Allah bilir.» dediginde Cebrâil aleyhisselâm gelip: «Ya resulallah. Allan Celle sana selam ediyor ve şoyle buyuruyor ki; bir kimse evlâdına Kur'anı Kerimi ögretse, yahut ögrettirse on bin kerre beytimi hacetmiş ve on bin kerre düşman ile benim, rızam için cenk etmiş ve on bin aç müslümamı doyurmuş ve on bin çıplak giydirmiş ve İsmail aleyhisselâm evlâdından on bin köle âzad etmiş gibi sevap yazarım ve Kur'an'ın her harfine on bin günahın!, affederim: buyuruyor, dedi. Cebrail Aleyhisselâm: «Ya Resûlallah! Allah, (Elif Lam Mim) cümlesi harf değil belki (Elif), (Lam), (Mim) üç harftir. Her harfi başına on bin günahı affolur. Her okuyuşünda namazda ise her harfine yüz, abdestli ise her harfine yirmi beş, abdetsiz ezbere okursa her harfine on sevap verilecegi diğer kütüb-ü sahîhada mevcuttur.»
Cebrail Aleyhisselâm devamla: «Ya Resûlallah! Kur'an okuyana, Kur'an karanlık kabirde nûrdur. Mizanda sevap kafesinde ağırlıktır, mahşerde şefi'dir, sıratta yoldaştır, cennette delildir, cennette yüksek derece alınmasına vesiledir, okunması dertli kalblere şifadır» dedi.
Aişe anamız diyor ki: Evlâdına Kur'an okutan ana ve babaya bu ihsan-ı ilâhiyyeyi Resûlüllah Cebrail'den işitince şöyle buyurdular:
«Vah! Şu ümmetimden olup ta evlâtlarına Kur'an, edeb, ahlâk öğretmeyen ana ve babalara, veyl olsun, azap olsun onlara ben onlardan bizarım, onlar da benden beridir.» Yani öyle olan ve çocuğuna Kur'anı ve İslâmı öğretmeyen ana ve babayı islâmlığa kabul buyurmuyorlar. Maazallah; ne kadar büyük bir tehdid. Kendilerinin böyle ana ve babalardan ezaandığını beyan buyuruyorlar. Resûl aleyhisselâm buyurdular ki «Bir kalbte Kur'an yoksa o gönül haraptır, virandır.»
Muaz bin Cebel diyor ki: «Ben Resülden işittim. Allahü Teâlâ kıyamette Kur'an ehline hitaben: (Ehlim olanlar gelsinler), diyerek dâvet edecek ve başlarına kızıl yakuttan gayet müzeyyen bir tac giydirip, şû-aı güneş gibi şûle veren nûrlar içinde olan bu zata: (Ey Kur-anı hıfzeyleyen razı oldun mu?)
diyerek sordugunda, o dahi (Razı oldum, razıyım Ya Rab,)
dediğinde; kiramen kâtibin: (Ya Rab, bu kuluna daha ikram et), deyip niyaz ederler. Allahü Teâlâ emreder, bu hafızı Kur'ana cennet elbiseleri giydirilir. Allah celle, yine kendisine:
— Razı oldun mu? diye sorar. O zat razıyım der. Melekler daha ihsan eyle! diye niyaz eylerler. Allah der ki: Aç sağ elini. O hafızı Kur'an sağ elini açar, razı oldum senden der ve rıdvan ile doldurur, benden razı oldunmu? diye Tekrar o kula sorar. Razıyım Ya Rabbi dediğinde; Melekler: — Ya Rabbi bu kuluna ihsanını artır! diye dua ve niyaz ederler. Allahü Teâlâ bu kişiye güneş gibi parlayan bir nür ihsan ederek meleklere, alın bu kulumu cennete götürün Etrafında yetmiş bin melek oldugu halde cennete ithal ederler. Kendisine Kur'an'ın her bir harfine bir derece-i Cennet verirler ki her derecenin aralığı yüz yıllık yoldur. Bu nimeti ilâhiyyeye nail olan zata melekler Kur'an okumasını söylerler. Kur'anı kerimi okumaya başlayınca uçmaga koyulurlar.
Hızlı okudukça hızlı, yavaş okudukça yavaş uçarak beyaz bir inciden yüksek bir saraya konar. O sarayın sayılamıyacak kadar çok kapısı vardır. Kızıl altındandır bunların ka pısı. Her bir kapının önünde bir bahçesi vardır, her bir bahçede türlü agaçlar ve her agacın üstünde türlü türlü yemişler vardır. Yine o sarayın bahçesinde türlü ırmaklar akar, her ırmagın kenarında köşkler ve saraylar vardır ve o köşklerin içinde hûriler ve hizmetçiler. Gözlerin görmediği kulakların işitemedigi, âdem oglunun kalbine gelemiyen nimetler ihsan olur.»
Kur'an okuyan zatı, melekler ellerinde hediyelerle gelip ziyaret ederler ve Allahın selâmını tebliğ ederler. Kur'an okuyan kimsey'i bu veçhile ve bu surette ikram ettikleri gibi Allah Teâlâ emreder ki: (Bu Kur'an okuyan zatın ana babasını getirin) der.
Kur'anı okuyanın ana ve babası da getirilir, hafıza yapılan ikramın yarısı ana ve babasına da yapılır. Ana ve baba Allaha hamdedip: (Yarab. Biz bu nimetlere lâyık değildik, bizlere ne sebepten bu ihsanı ediyorsun? Biz bu nimetlere, bu kerametlere lâyık amelde bulunmadık). Dediklerinde; melekler: (Sizlere bu ihsan-1 ilâhî, çocuklarınıza Kur'an okuttuğunuz için verildi.)
derler.
Resûlullah (S.A.V.) buyurdu: «Kur'an okuyan çocukların ana ve babaları, ölüp kabir azabına düçar olsalar, evlâtlarının okuduğu Kur'an berekâtından kabir azapları def'olur.»
HİKÂYE Bir gün serveri kâinat efendimiz ashabı ile giderken kabristana uğrayıp bir kabrin başında ağladılar. Ashabı kiram ağlamlarının sebebini sorduklarında: (Bu kabirde yatan zat kabir azabına düçar olmuş, ona ağ adım.) buyurdular. Sonra gidecekleri yere gidip avdetlerinde aynı kabrin başında mesrur bir vaziyette tebessüm ettiklerini gören ashab, sebebi tebessümlerini kendilerinden sual ettiklerinde; (Bu zat öldüğü vakit ailesi bu zattan hâmile kalmış. O çocuk bugün mektebe başlayıp (Bismillâhirrahmanirrahiym) okuduğunda bu zatın azabını Allah defedip, Cennet bahçesinden bir bahçe eylediğini görerek mesrûr oldum) buyurdular. Evlât, Allahın Rahman ve râhim ismini yer yüzünde okur da yerin altında ana - baba azap görür mü? Anînin oğlu Huzeyfe Resûlüllahtan rivayet eyledi:
«Bir kavmin çocukları mektepte Fatiha okursa o kavme Allah belâ vermez» dediler. Yine devam edip: «Fatiha okuyan yavrur ların okuduğu Kur'an hürmetine Allah celle kırk sene o kavimden azabını defeder.»
Yalnız şuna dikkat etmelidir ki, hocanın hakkı hak edilmelidir. Hocaya itaat ve hürmet veya ihsan etmek şu şart iledir: Oğretmen hakkı ana ve baba hakkından büyüktür.
Ibni Abbas Resûlüllah (S.A.V.) den rivayet edip buyurdular ki: (Bir kimse Kur'anı ezberleyip unutsa kıyamet günü di!»