Ara
Menü

Sayfalar 308–313

1.867 kelime

İrşad I · kaynak sayfaları 308–313

de azap görmez, herkesin vücudu mânada kendi kabridir. Bak hakka, hakkı ile kulluk edene dünyada hakkın ikramına..

HİKÂYE Tabiîn zamanı idi, iki ateşperest kardeş, birbirleri ile şöyle konuştular: (Bizim âbaü-ecdadımız ateşe tapagelmiş, biz de ateşe ibadet ediyoruz. Şu taptığımız ateşe elimizi sokalım.

Elimizi yakarsa, ona ibadetten vaz geçip yeni bir din zuhur etmiş, o dini sorup soruşturalım ve girelim. Dini getiren peygambere iyman edelim), diyerek ellerini ateşe soktular. Elleri yandı (Ey ateş! Allah isen bizim ellerimizi yakma) diye yine tekrar ateşe sokup elleri yanınca (Eğer bundan bize Tanrı olsaydı, ellerimizi yakmazdı) diye islâma talip olurlar. Şehirdeki müslümanların mescidine doğru yola çıkarlar. Yolda ağabeyisi kardeşine, (Ben, bu işten vazgeçtim, babalarımın dininden dönmem) deyip geri döner, küçük kardeşi ise (Ben hakkı arayacağım) diye mescide girip bir yere oturur. O aralık Malik B. Dinar, va'zü nasihat ediyordu. Fakirin yanında zengin, kumandanın yanında asker, güzelin yanında çirkin, hastanın yanında sıhhatli, birbirine kaynaşmış zevat sınıf farkı yok. Beyazın önünde bir siyahî, efendinin önünde bir köle oturmuş bir kardeşlik havası, bir vefa yuvası idi. Bu mescitte fukara geriye atılmıyordu. Herkes, diz dıze oturuyordu. Şefkatli bir baba gibi nasihat eden bu zatı sevk ile dinliyorlardı. Kendisi ateşgede olduğu halde ona da birşey dememişler, aralarına alıp bagırlarına basıvermişlerdi. O bir zaman hıristiyan olmak için kiliseye de gitmişti, orası hiç de böyle değildi. Orada zenginlerin yeri ayrı, fakirin yeri ayrı idi. Zenginler güzel koltukta oturuyor, fukara ise ayakta duruyordu. Hele zavallı köleler onların elinden neler çekmiyorlardı. Bu gibi fakirleri düşünürken o iymanlı zatın güzel sözleri, müjdeleri ona büyük bir devletin kapısında olduğunu, başına bir tâcın konacağını tebşir ediyordu. Tahkik etmeye lüzum kalmamış, sanki Cennete girmiş gibi idi. Ders bitti, o delikanlı ayağa kalkıp: (Ey şevkli âlim! ey hak yolunu gösteren mürşit! Ben ateşperestim. Hak dinini kabule geldim.

Bana iyman ve islâmı arzeyle,) dedi. Malik B. Dinar (Allah

birdir, ondan başka ibadet edilecek hiç bir ilâh yoktur. Muhammed (S.A.V.) onun Resülüdür) diyecek ve kalbin ile inanacaksın, dedi.

O da şu mübarek kelime ki (Eşhedü enlâ ilâhe lallah ve eşhedü enne Muhammeden abdubü ve Resûlüh) deyip mü'min muvahhid oldu, (Allaha, meleklere, kitaplara, Resûllere, hayrın şerrin kaderin öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inanacaksın), dedi. (Inandım, kabul ettim. Hepsi haktır ve gerçektir) dedi. Sonra (Ey oğlum Allahın emri olan beş vakit namazı kılacaksın. Senede bir ay Ramazan ayında oruç tutacaksın, zengin olursan malının kırkta birini fukaraya vererek, ömründe bir defa hac zamanı hac edeceksin), dedi. (Hepsini kabul ettim, ama ben fakirim, zekât nasıl vereyim, hac nasıl yapayım) dedi. Dinar oğlu Malik (Zengin olduğunda), diye cevap verdi. (Oyle ise başım gözüm üzeredir) dedi.

Bu konuşmayı, müslümanlar hayranlıkla seyrediyorlardı Malik B. Dinar, (Madem ki fakirsin. Biz şimdi hepimiz kardeş olduk, sana biz kardeşlerin biraz yardım edelim) dedi, delikanlı (Beni mazur gör ya imam! Beni mazur gör, bu yardımı kabul etmem, zira Allaha iyman ettim, hakka mü'min oldum, ben müşrik iken o beni mahzun ve mahrum etmedi ki, ona kul olduğumda mahrum ede; teşekkür ederim. Sıhhatim var, çalışır, kazanırım. Bu bana daha sevgilidir) diyerek evinin yolunu tuttu. Bütün endişesi, evdeki karısı bu işi nasıl karşılayacaktı?

Ya, ters cevap alırsa ne yapacaktı? Iki yavrusu vardı, hanesi dağılırsa bu yavrulan ile ne yapardı? Hep bunları düşünüp dua ediyor. (Ya Rabbi! Karımın kalbine iyman ver, onu da islâma dahil edip başına iyman tacını koy) diyerek eve geldi; içeri girdi. Yavruları oynuyordu. Babalarını görünce koşarak karşıladılar, onları alıp bağrına bastı, okşadı. Bu hali çocukların anneleri hayranlıkla seyrediyordu. Oturdular, Allah ne verdi ise yediler. Yatsıyı camide kılmış, vakit epeyce ilerlemişti. Çocukları yatırıp kendileri de yatacakları sırada, (Otur bakalım eşim. Seninle mühim bir iş görüşeceğim,) diyerek vak ayı anlattı. (Ben müslüman oldum. Sen bu işe ne dersin?) dedi. Duası kabul olmuş, kadın bu macerayı hayranlıkla dinlemiş ve (Benim islâ-

ma girmemi istiyorsan, işte ben de müslüman oldum. Sen benim velinimetim, sebebi saadetimsin. Ben senden ayrılamam.

Sen nerede, ben orada.. Cennete beraber, cehenneme beraber giderim,) diyerek. Gündüz öğrendiklerini ona da Öğretti. Aşk ile şehadet kelimesini söyleşip ol dahi müslüman oldu. O gece yatıp sabah oldu. Haremini ibadete kaldınp kendisi Allahın beyti olan mescide koştu. Camiye vardığında mescid yeni açılmış, müezzin yanık sesi ile salâtü selâm okuyor, mü'minler salâvat ve selâm vererek tekbir, tehlil getirerek birer ikişer mescide giriyorlar. Kimisi şadırvanda, abdest alıyor, kimisi namaza durmuş, Rabbilâlemine secde ediyordu. Cami sanki cennetti. Rabbine şükürler etti. Ona islâmın zevkini tattırdığı için ne güzel şeydi müslümanlık, içeri girdi. O da diğer mü'minler gibi iki rekât sünneti kıldı, kamet okundu. Herkes birbirini ikaz ederek kalıplar safa, kalbler sâfiyete durdu. Bu kadar kişiyi safa sokmak için en aşağı elli kumandan lâzım idi. Birkaç kerre görmüştü, dağınık askerin safa gelişini. Başlarında kumandanları olduğu halde dakikalarca saf olamamışlardı. Halbuki müslümanlar kendi kendilerine saf oluvermişlerdi. Namaz kılındı, tesbih ve dua edildi. Herkes ellerini barigâh-ı ahadiyyete açmış, dua ediyordu. O da duasını yaptı. Camiden çıktı, ırgat pazarına gitti. Yevmiye ile çalışan bütün işçiler burada toplanırlar.

Işi olanlar işlerini buradan gördürmeye adam tutarlar idi. O her gün oraya gider, kendine iş bulur, yavrularının nafakasını temin ederdi. Yine oraya gitti. Bir iş bulmak için beklemeye koyuldu. Bugün işçi arayanlar pek çoktu. Herkese bir iş verip götürüyorlardı. Fakat bu, islâma yeni gireni sanki gören yoktu.

Evvelce işlerini yapıp memnun ettiği zatlar dahi gelip başka başka adamları tutmuşlar, sanki bunu gören olmamıştı. Haki.

katen görmüyorlardı. Pazarda hiç kimse kalmadı. Bu tek başına öğle ezanına kadar bekledi. Ezan okununca abdest alıp ca.

miye gitti. Namazdan sonra yine iş yerine döndü. Yükünü taşıtacak bir kimse dahi çıksa, yükünü verse taşıyacak, çocuklarının nafakasını alacaktı. Nafile yere durdu, durdu. İkindi okundu. Camiye girdi, vazifesini yaptı, çarşıda dolaştı. (Hammalım, yok mu yükünü taşıtacak) dedi. Iş yoktu. Akşam okundu, abdestini aldı. Camiye girdi. Namaz kılındı. Herkes evinin

yolunu tuttu. O bekledi. Yatsıyı kıldı. Evinin yolunu tuttu. Evde yiyecek yoktu, ne söyliyecekti, yavrularını nasıl doyuracaktı, onlara nasıl söz geçirebilirdi? Çocuklar yoktan anlamazlardı. Eve girdi. Çocuklar uyumuştu. Eşi karşıladı. Eli boştu. (ni ekmek? Çocuklar aç uyudular) dedi. (Karıcığım bugün birisine çalıştım, yevmiyem onda kaldı. İnşallah yarın ikisini birden alırız,) dedi. (Namazını kıldınsa yatalım) deyip uyudular.

Kendisini uyku tutmuyordu. Sabah erkenden camiye koştu.

Namazı kılıp, ırgat pazarına gitti. Yine ona iş yoktu. Öğle, ikin.

di, akşam ve yatsı namazlarını kılmış, namaz aralarında iş aramış, bulamamıştı. Bir aşçı dükkânının önüne bırakılan kırıntı ekmekleri toplayıp evine döndü. Çocuklarını ağlar buldu. Ekmek, ekmek diyorlardı. Karısına dün çalıştığı zata bugün de çalıştığını, fakat yevmiyesini henüz alamadığını beyan etti. O kırıntı ekmekleri yediler. Çocuklarını okşadı ve onları uyuttu.

Sabah oldu, ezandan evvel camiye koştu, cemaatle namazı kıldı. Namazdan sonra iş bulma yerine gitti. Onu kimse görmüyordu. Herkese iş verildiği halde, buna iş yoktu. Kendisini kimse görmüyor, tanıyan da tanımıyordu. Öğlene kadar durdu, karnı açtı, takatı kesilmişti, gözleri açlıktan kararıyordu, öğle okundu, camiye girdi. Hak divanına durdu. Namazdan sonra yine iş aramaya koyuldu. Bulamadı, ikindi okundu, camiye geldi, namazdan sonra derin bir âh çekti, secdeye kapandı, ağlayarak; (Ya Rabbi! Beni sana şirk koşarken aç koymadın, hâşâ ki sana kul olduktan sonra aç öldüresin. Beni aç öldürsen her bir azama yüz bin dert versen senden yüz çevirmem, sana olan imanımdan dönmem. Kalbimi biliyorsun. Bu, beni kullarına ders vermek için imtihanındır. Benim sana olan bağhılığını bana bildirmendir. Ama karımdan korkarım, onun iymanı zaafa uğramasın) diye gözyaşları döktü. Ağladı, ağladı. Allaha şirk koştuğu günlerine nedamet etti. Istiğfar etti. Ey mü'minler bizlere böyle bir imtihan olsa acaba bu imtihana razı olup sabre.

debilir miyiz, iymanda sebat, islâmda daim olabilir miyiz? O Öylece ağlaya inleye niyazda, duada ağlayıp inlesin, bu taraftan bir meleğe emrolunup insan şeklinde eline bir torba altın alarak bu zatın hanesine geldi. Kapıyı çaldı. Kadın kapıyı açtı.

(Hanım kocana söyle efendisi onun işinden pek memnun. Kocan işine devam etsin. Iki gündür yevmiyesini almamıştı. İşte iki günlük yevmiyesi. Bu torbanın içinde) deyip kaybolup gitti.

Kadın torbayı açtı. İçerisinde ömrü boyunca onlara kâfi geldikten maada, yavrularına dahi yetişecek altın dolu idi. Kadın şaşırmıştı, bu nasıl mükrim bir efendi idi. Padişah bile iki gün çalıştırdığı insana böyle bir bazine vermez. Ne lûtuf, kerem sahibi idi bu efendi. Gözleri sevinç yaşlariyle dolarak bir tanesini alıp sarrafa götürdü. Altının ayarına bakan yahudi sarraf böyle bir altın görmemişti. Ayarı çok yüksek idi. Dünya altınına benzemiyordu. Bu altın üzerinde nûrdan tevhid yazılı idi.

Altını evirdi çevirdi. Nereden buldun bu altını? dedi. O da kocasının bir yerde çalıştığını, yevmiye olarak kocasına verildiğini söyledi. Yahudi, kütübü semaviyeyi okumuş bir adamdı. Kocasının mutlaka kendisini görmesini tenbih etti. Yüksek bir fiatla altını bozdu. Kadın memnundu. Eve dönmüş, et ve meyveler almış, çocuklarını doyurmuş, kocasına nefis yemekler hazırlamıştı. Onu sabırsızlıkla bekliyordu. Biz adamcağızın yanına dönelim. Ağladı, sızladı, akşam oldu, namazını kıldı. Yatsıya kadar camide Kur'an dinledi. Yatsıyı kılıp sokağa çıktığında mendilini çıkarıp içine bir miktar kum koydu. Diğer mendiline de taş doldurup hanesinin yolunu tuttu. Çünkü komşuları ateşgede idi. Onlara karşı üç gündür evine eli boş dönemezdi. Ellerinde mendiller eve yaklaştı. Evde kandil yanıyordu. Çocuklar da oynaşıyorlardı. Evden taze yemek kokuları dışarıya geliyordu. Bir mâna veremedi. Durdu, acaba karısı bir kimseden bir şey mi istemişti. Din düşmanı olan akrabalarına el mi açmıştı? Hiddetle içeri girdi, niyeti fena idi. Karısı sevinçle karşılayıp, çocuklar ayaklarına sarılıp, babamız geldi, diyerek cıvıldaşırken, kaşları çatık olduğu halde (Nereden aldın söyle nereden buldun bunları?) diye bağırarak elindeki mendilleri kapının arkasına attı. Karısı (günahtır, ekmekleri, unları neden yere atıyorsun?) diyerek yere düşen ekmekleri yerden kaldırıyor, unları da toplamağa çalışıyordu. Adam şaşırmıştı. Acaba hayâl mi görmüştü. Kumdu onlar, taştı diğerleri.

Hayır taş değil ekmekti bunlar, hem de taze ve sıcaktı. Kum değil undu. Hem de has undu. Adam şaşırmıştı bu işe. Kadın

söze başlayıp (o ne devletti, o ne lûtuf sahibi bir efendi imiş.

O senin çalıştığın zatın bugün bir adamı gelip yevmiyelerini bize verdi, efendine söyle çalıştığın iş sahibi senden çok memnun imiş, işine devam etsin, yevmiyesini arttırdım) deyip tenbih ettiler, dedi.

Adam o vakit, nereden, ne olduğunu, neden taşların ekmek, kumların da un olduğunu anladı. Allaha hamdü sena edip (Ey eşim, sevgili yoldaşım,) diye başından geçenleri anlattı. O iş sahibinin insan olmadığını Allah olduğunu bildirdi.

İmanlarının mükâfatına buradan nail oldular. Kadın yahudi sarrafa gidip görünmesini söyledi. Sarraf adamdan bu işin sırrına muttali olunca o da Allaha iyman edip dareynde selâmet buldu.

Allah diledimi unu kum, kumu un eyler. Havayı su, suyu hava yapan Allah, herşeye kadirdir, böyle küçük şeyleri Allaha çok görmemelidir. Olur mu olmaz mı diye şekke düşmeme.

li. Bir katre sudan yaratıldığını unutarak Allaha apaşikâr hasım olup ilânı harb ederek ölmüş, çürümüş, kemikleri dağıl mış, çürümüş vücutları kurtlar, kuşlar tarafından yenilip yok olmuş bedenler nasıl dirilir, kum nasıl un olur deme, evvelinde bizi yarattığında modelimiz bile yoktu. Bizi nasıl yoktan varetti ise öylece vareder.

Bir buğday tanesine yetmiş tane, bir mısır tanesine ikiyüz tane verdigi gibi.. Bir bugdaydan milyonlarca kilo yarattığı gibi.. Nasıl Ki aslında kum yoktu. Yok olan kumu var ettigi gibi, kumdan da onu var eder. O her şeye kadirdir, dilediğini ol emri ile var eder. Dilediğini yok eder. Bazen varlığı dar, bazan da darlığı var eder. Azizi zelil, zelili aziz eder. Düşmanın kucağında düşmanını büyütür de sonra onu kendi başına belâ eder.

Firavun gibi. Onun işleri akıl ile ölçülmez. Akıl ile ihata edilmez.

Ona teslim olmaktan başka çare yoktur. Ona kul olan, cihana sultan olur. O bize bizden yakın olup, biz ondan uzağız. Ne kadar yaşarsak yaşıyalım ona döneriz. O bizi kabul etmez ise biz ne ederiz? Gelin cümle günahlarımıza nedamet edip ona dönelim. Rabbimizi sevelim. Melceimiz, rezzakımız odur. Ya rabbi bizde sana lâyık amel yok, isyan ise gayet çok. Şimdi sana ni-

Sayfalar 308–313 · İrşad I — tarikat.org