İrşad I · kaynak sayfaları 296–301
başının üstünde taşıyorsun. Allaha secde etmeyen vücut senin düşmanındır. Hayır, hasenat etmeyen el düşmanındır. Hayra gitmeyen ayak düşmanındır. Bunları kes at, düşmanına hizmet elme. Azizim; sizlere sorarım. Baş sen misin, senin mi? Sen değil, senindir. Kol sen misin, senin mi? Sen değil, senindir.
Ayak sen misin, senin mi? Sen değil, senin. Bu vücut sen misin.
senin mi? Sen değil, senindir. Peki sen nesin? Hepsi toplanıp işte ben buyum dersen ona cevabımız şudur:
Gönlün birçok şeyler yapmak istiyor. Vücudun buna razı olmuyor. Eğer, işte vücudunla benim diye iddia eden sen; vücudun sana binektir. O başka, sen başka? O başka olmasa idi, sana râm olması şarttı. Halbuki böyle olmuyor.
1 — Yatıp uyuyorsun. Vücudun istirahatte iken sen rü.
yalar görüp yoruluyorsun.
2 — Sen para kazanmak için çalışınak istiyorsun, vücut istemeyince isteğini yerine getiremiyorsun. Birçok vakalar başına geldiği halde farkında bile değilsin. Vücüdun eğer sen ise, öldüğün zaman sen neredesin? Işte bineğini sana terkettiriyorlar da, o güzel dilin konuşarnaz, o yürüyen ayağın yürüyemez oluyor. Herkes senden kaçınıyor. Sen anipul gibisin, ışığı bize gösteren ampul oluyci, ampul başka cereyan başka.
Onun için, hak Resûl bu işi şöyle ta'ril ediyor. Bir kötü rüm, bir körün sırtına binmiş. Köre misâl vücudun, kötürüme misâl ruhundur. Onun için kendi âzalarımız olan el, ayak, göz kulak kendimiz hakkında huzur-u Rabbil Aleminde birbirinden dâvacı olup kendi sahibi aleyhine şikâyette bulunacak. Ve yapuğı işlere şahit olacaktır. Vücut diyecek ki (Ya Rabbi! Benim kabahatim yok, ruh olmasaydı ben ne yapabilirdim?) Ruh diye.
cek, (Vücut olmasa ben ne yapabilirdim, Ya Rabbi) diyerek birbirlerini şikâyet ettiklerinde Cenab-ı Allah onlara: (Bir kötü rüm, bir körün sırtına binip bir suç işleseler, hangisi suçludur?) diye sorup (Her ikisi de suçludur) cevabını alınca; (öylc ise ikiniz beraber cezanızı çekiniz. Biriniz kör, biriniz kötürünı gibi idiniz. Suçu beraber işlediniz,) diyerek na'ra atacaktır. Bu haberi Resûl (S.A.V.) verdiğinde tebessüm buyurup mübârck femi saadetlerinde dördüncü dişleri göründüğünü sahabi efendilerimiz haber vermektedirler.
Bir hırsızlık yapanın elinin izleri, kendi aleyhine şehadet ettiği gibi... Bir kimsenin lisanı suç işleyip sahibini belâya düçar eder. Yahut işlediği suçu itiraf eylerki, kendi aleyhinde şehadettir. Görene görene, Köre ne, köre ne?
Dünyada ne varsa âhiretin remidir. Yukarıda Cebrâil (A.S.) dan bahsettiğim için bu kıssayı anlatmadan geçemiyeceğim.
Bir gün, Cenâb-1 Allah Cebrâile, (Yâ Cebrâil seni, beni âdemden eyleseydim bana ne ile ibadet ederdin?) demiş. Cebrâil: (Yâ Rabbi! senin için gizli âşikâr birdir) deyince (Evet öy ledir. Kullarım vâkıf olsunlar ki, benim bildiğimi onlar bilmez.
ler.) Allahın kulunu imtihanı da böyledir. Allah kulunu imtihan eder. Kendi zatını öğrenmesi için değildir. Kendi zatını öğrenmesi için olsa idi, Allaha cehl isnad olurdu ki, Allah nok san sıfatlardan münezzehtir. Allahın kulları imtihanı, imtihan olan kulu diğer kullara bildirmek içindir. Yahut da o kula ken.
dinin miktarını bildirmek içindir. Bu böyle malûm ola.
Cebrâil (Zatı Ulûhiyyetine üç şeyle ibadet ederdim. Biri fakr-i hal olanlara yardım ederdim, günahkârların suçunu ör terdim, susuzları sulardım) deyince, Allah Teâlâ ona: (Büyle yapacağını bildiğim için seni vahyime müvekkil kıldım) buyurdu.
Bir kimse namazını kılsa, zekâtını vermese o kimsenin namazı indi ilâhide makbul olmayıp merdud olduğunu Resûlüllab haber veriyor.
Susuzlara su vermek meselesine gelince, en büyük sevap su dağıtmaktır. Suyu menedenden daha zalim bir kimse tasarvur edilemez.
HİKÂYE Zinnuni Mısri Hazretleri, hacca gidiyordu. Çölde, bir köpek gördü ki, susuzluktan yerleri yalıyordu. Zinnuni'nin yanında su yoktu. Onlarla beraber giden hac kafilesine yetişip: (Ey hacı namzetleri, şu kelbe su verene «bu hac benim 70. haccımdır». Yetmiş haccımın sevabını veriyorum) diye köpeğe su ve-
rene hediye etmiştir. Dünyada olana merhamet et ki, hak da sana merhamet eylesin.
HİKÂYE Müslimi şerifin rivayetine göre; Hz. Musa zamanında bir kadını fenalığından dolayı şehirden sürmüşlerdi. Mezkûr kişi çölde dolaşırken bir kuyu başında bir köpeğin dolaşıp, susuzluktan yerleri yaladığını gördü. Başındaki örtüsünü kuyuya salarak, ıslatıp ayakkabısının içine ıslanan örtüyü sıkarak hayvanı suladı. Sonra bu kişi öldü. Allah, Musa Aleyhisselâma vahyedip, (Var filân mahalde bir dostumuz öldü. Cenazesini kaldır, namazını kıl.) Musa nebî, her kime sorar ise, böyle bir Allahın dostunu tanımadıklarını ifade ederler. (Yalnız şehirden kovulmuş bir kişi var idi, öldü. Dünya onun şerrinden kurtuldu. Biz onu bir çukura attık) derler. Allah vahyeyledi; (Ya Musa! İşte o kul benim dostum idi,) dediğinde, (Aman Ya Rabbi!
Kulların onun kötü kişi olduğunu söylüyorlar) dedi. Cenab-1 Allah, (Ben, bahâ Allahı değilim, bahane Allahıyım. Kelbi suladığı için mahlûkuma, merhamet ettiğinden, onu dostlarım arasına kattım,) buyurur. Bir kelbi sulayan böyle olur ise, ya insanları sulayanların, çeşmeler yaptırıp kuyular açtıranların, kanallar kazdınp, barajlar yaptıranların alacakları sevapları bir düşünün.
Harun Reşit ki, Abbasi halifelerinin en büyüklerinden idi.
Onun çok sevgili ailesi Zübeyde Kâbe'ye su getirdi. Hâlâ Zübeyde suyu diye anılmaktadır. Olümünden sonra, rüyada onu gören bir veli (Allah sana ne muamele yaptı?) diye sordu. O da (Affeyledi), diye cevap verdi. Veli ona (Elbet affolursun, Kâbe'ye su getirdin. Böyle bir hayra nail olan affolur) deyince, Zübeyde, (Rabbim beni ondan ötürü affeylemedi. Zira, o yaptırdığım hayırda milletimin hakkı varmış. Amma hayra sarfettiğim için affa mazhar oldum) der. Ashabı vakfın getirdiği suları kesenlere, bu vakıfları tebdil edenlere lânet vardır. Yarın mahşerde ashabı vakıf bunlardan dâvacı olacağı gibi, ümmetin fukarası kurtlar, kuşlar dahi dâvacı olup, bu zalimlerden haklarını alacaklar, bu hainler de azabın en şiddetlisini göreceklerdir. Bun-
lara yardımcı olmıyacak, hakkın azabına tahammül edemiyeceklerdir.
Vakıf alınmaz, vakıf satılmaz, vakıf rehin edilmez, vakıf tebdil edilmez, büyük günahtır. Lânet alana, satana, tebdil edenedir. Diyar-ı islâmda mü'minlere yakışan vakfa riayettir. Vakfa riayet etmiyenlerin yakın bir zamanda gözleri kör olduğunu yahut kanser illetine yahut herhangi bir belâya düçâr olduklarını biz gördük, siz de görürsünüz. Ölüp kurtulma yok. Dünyanın en büyük azabı ölüm olup, âhirette kâfirlere, ölmek en bü.
yük nimettir. Onun için sûreyi Nebe'nin son âyeti, «Vakta ki hayvanların hesabı görülüp, Allah hayvanatı toprak edince, kâfırler azab-ı ilâhiyyeyi görüp ölümü nimet bilip, keşke biz de toprak olsaydık, diyecekler.» Elbet öyle. Zillet ve azap içinde yaşamaktan ister dünyada, ister ukbada toprak olmak, yok olmak devlettir. Fakat, orada ölüm yok. Kâfirlerin ve zalimlerin bu temennisini, bizlere lûtfundan ve kereminden Allah beyan etmiştir. Yoksa bunların halini söylemeye tenezzül bile etmezdi. Ne kıymetleri vardır ki indinde.. Kâtirin küfrü onun saltanatına zarar mı eriştirir? Yoksa senin ve benim iyman etmemiz ona şan ve şeref mi bahşeder? Iyman edenin iymanı kendisi için olup, dareynde selâmet, necât bulur. Kâfirin küfrü de kendi için olup, dünyada ve âhirette azaba düçâr ve, iki cihanda da zelil ve hâkir olur.
Meselâ, bir kimse diğer birinden iyilik görüp o iyiliğe karşı nankörlük ederse, vazifeyi insaniyyesini yapmamış olur. Herkes, fena nazarlarla bakar. (Bu ne kötü, nâdan, alçak kimse imiş) diye ona buğz ederler. Zalimler, kâfirler de böyledir. Yoktan var olmuş insan, yaratılmış göz, kulak, anlayış sahibi kılınmış, hergün Rabbinin nzkını yiyip, kulluk vazifesini yapmaz ise Rabbine karşı nankördür, âsidir.
Insanın insana karşı yaptığı iyiliğe kötülükle mukabele edene yukarıda zikrettiğim çirkin sıfatları söylersek; Rabbil âlemine karşı yapılan küfranı nimete ne deriz? Onun için iyman sahiplerine amel-i salih erbabına, lûtfü kerem; küfranı nimet ederek Rabbini unutan âsi mücrimlere azap hak olmuştur ki, kendilerine o günde sorulacak: (Size bugünleri, bu korkulu demleri, haber verenler gelmedi mi? Size azabı haber verme-
= 300 diler mi?) denildigi zaman, (Evet geldi, bizlere böyle olacağını haber verdiler. Ama biz inanmadık, onları yalanladık. Allah böyle şeyler indirmedi. Siz uyduruyorsunuz, dedik. Eğer bizde düşünme için akıl, işitme için kulak, görme için göz olsaydı, şimdi bizler, bu belâlara uğrayıp cehennemlik olmazdık) diyerek günahlarını itiraf ederler ve kendilerine verilen bu cezanın hak olduğunu söyliyerek, mahzun, müteessir feryad-ı figan ile birbirlerini muahaze ederek nâra sevkolunacaklarını kelâmullah haber veriyor. Mikroptan kaçar gibi, daha da süratli olarak küfürden, dalâletten, kötü itikattan, haram yemekten, vakfa ihanetten, yetim hakkından, kul ve hayvan hakkından, devlet ve millet hakkından kaçınız. Velev ki zerre kadar olsun.
Zira, zerre zerre derken dağlar gibi olur da haberin olmaz.
Allah'a karşı işlenen suçlar, ister büyük, ister küçük olsun, suç suçtur, isyan isyandır. Küçücük, hattâ gözle görülmesi dahi mümkün olmayan bir mikrobun insanı helâk ettiği nasıl bir gerçekse, Allahu teâlâ'ya karşı işlenen en ufak bir günah da insanın felâketine sebep olabilir. Bu itibarla, günah ve isyanların en küçüğünden bile arslandan kaçar gibi kaçmak ve sakınmalıdır ki, felâha erelim.
Bunun için de beden ağyâr ile gönül yâr ile olmalıdır. Beden dostu ile na'im ve gönül her dem dostu ile ka'im olmalıdır.
Beden rahat ile mekânda, gönül aşk-ı habib ile seyranda, kulak seda ile, gönül Hudâ ile, göz rakipte, gönül Habip'te, el san'atta, gönül Hazret-i Hak'ta, ayak yürümekte, gönül zikretmekte olursa kişi Hakka isyandan, Rabbil-âlemiyni nisandan azade olur ve beden de gönül de necata erer, kurtulur.
Böyle olmazsa; ceset her ne kadar zâhirde rahatta olsa reya öyle görünse bile, ruh zindanda ve vücut isyanda ve hüsranda kalır, mahv-u-helâk olur. Daha bu âlemde iken cezaya uğrar, fânide azabı tadarak âlem-i bekaya öyle giderler.
Evet; günahın da sevabın da küçüğü ve büyüğü olmaz. Allah celle hazretlerine küçük bir isyan, insanı dünyada belâya ve âhirette cezaya uğratır.
Şu hikâyeyi ibretle oku da kıssadan hisseni al!..
HİKÂYE Istanbul'da Süleymaniye mahallesinde ders-i-âmdan bir zat vardı. Ne yazık ki bu zat, sırası geldiğinde:
- Ben, Peygamber zamanında bulunabilseydim, ne yapar yapardım ve Resûl-ü zişâna fa'izin haram olması keyfiyetini kaldırtır ve fâ'izi helâl raydırtırırdım, der ve bu bâtıl itikadında inat ve israr ederdi.
Nihayet, o da her fâni gibi ecel yastığına baş koydu. O mühlik ânda esirik deve gibi ağzından köpükler saçmaya baş ladı. Öyle ki, ağzından fışkıran bu köpükler yattığı odanın tavanına kadar sıçrıyordu. Sonunda ruhunu teslim etti.
Rahat döşeğinde vücudunda gayet kerih, insanı iğrendirici ve tiksindirici bir koku peyda oldu. Öyle çirkin bir koku ki, yalnız gasledeni değil, cenazesinde hazır olanları dahi tedirgin etti.
Bir müddet sonra salihlerden bazı kimseler bu hoca efendiyi rü'yalarında görerek âhiret âleminde hakkında nasıl bir muamele tatbik olunduğunu sorarlar. Cevaben:
— İymansız olarak çenem kapandı!.. deyince, bu felâkete neden uğradığı sorusunu da şöyle açıklamıştır:
— Dünyadan iymansız göçmeme Peygambere fâ'izin haram olduğu hükmünü kaldırtır, fâ'izi helâl ettirirdim, demem yüzünden bu feci âkibete mâ'ruz kaldım! dediğini kendisini rü'yada görenler yeminlerle te'yid etmişlerdir.
Fenaliğın küçügü olmaz. Küçük bir delik zamanla koca bir geminin batmasına sebep olur. Damlardan dökülen damlalar küçüktür ama, zamanla damladıkları yeri aşındırır, delerler.
Damla damla biriken su, zamanla bir göl olur. Koca bir havuzda yahut fıçıda iğne deliği kadar bir delik, içinde bulunanın yok olmasına sebep olduğu hepimizce malümdur. Hayır işlerine gelince, zerre kadar hayra koş. Onu yapmaya hevesli ol. Senin kıymet vermediğin, ehemmiyetli bilmediğin bir hayır senin necatına sebeptir. Hayırların başı Allaha iyman, peygamberlere iyman, meleklere, kitaplara iyman, hayrın, şerrin, kaderin, Allahtan olduğuna iyman, öldükten sonra tekrar dirilmeğe Allahın huzurunda hesap vermeğe iyman, Allahın birliğine, Mu-