İrşad I · kaynak sayfaları 265–271
SALLÛ ALÂ RESÜLÜNÂ MUHAMMED Sallû alâ seyyidina Muhammed Sallû alâ mürşidina Muhammed Sallû alâ şemsiddüha Muhammed Sallû alâ Bedriddûca Muhammed Sallû alâ nurül hûda Muhammed Sallâllahû aleyhi vesellem El-evvelü Allah El-Âhirü Allah.
Ez Zahirü Allah, El-Bâtınü Allah.
Men kâne fi kalbihi Allah.
Fe' muiynühu fi'ddareyn-Allah.
Sallâ alâ Resûlina Muhammed Sallû alâ Şefii Zünübina Muhammed Sallû alâ Tabib-i Kulûbina Muhammed Allahın nihayetsiz, salâtu - selâmı sevgili Peygamberimiz efendimizin ve onun Âli, evlâdı, ehl-i beyti ve Ashabı üzerine olsun.
Günahlarımıza şefi'i olan, kalblerimizin tabibi Muhammed aleyhisselâma salâtü-selâm eyle Allahım!..
Sevgisi her müslümana vâcib olan; insanları küfr-ü dalâletten kurtaran, hidayete, selâmete ileten; bize Cennet yollarını gösteren, Cemâl-î ilâhiyyeye eriştiren ancak o Nebiyy-i ekremdir, nûr'u evveldir, bas-i sonradır. Ondan sonra ne nebi, ne resûl gelir. Son nebi odur. Nebiler serveridir. Veliler rehberidir. Insanların ve cinlerin Resûlüdür, Peygamberidir. Onu sevmelr, ona itaat etmek, her mü'mine vacibdir. Zaten iymanımızın kemalinin onu her şeyımizden fazla sevmedikçe tamam olmıyacağını bahsetmiştik.
Bakınız Mü'minler!.. Cenab-ı Hak ahkâmı eskimiyecek, olan daima genç ve dinç duran kelâm-ı ilâhi, Kur'anı Mübin
ki; nefse şifa, kalbe Hüda, ruha cilâ ve rahmet olan mektub-u rabbanisinde ne buyuruyor ve Habibinin fazl-ü şerefini nasıl beyan ediyor biz kullarına!..
«innellahe ve meiaiketehu yûsallune âlen nebiyyi. Ya eyyuhelleziyne âmenu sallu aleyhi ve sellimu tesliyma.» Sadakallahül âziym.
(Suretül-Ahzab — 56)
«Muhakkak Allah Melekleriyle nebisi üzerine salât etmektedir. Ey beni tevhid eden, bana şirk koşmayan, âhiret gününe inanan, Allah önünde hesap vermeye inanan, Cennetime tâlib, cemâlime râgıb, bana ve Resûlüme gönül veren mü'minler!.. Sizlere rahmet olarak gönderdiğim sevgili Nebime hakkıyla salât-ü selâm ediniz ki; bu sizin necatınıza sebeb olacaktır.»
Zirâ rıza-i Rabbanî, merhamet-i sübhâni bununla kaimdir.
Şu hikâye sizlere bu âyeti kerîme hakkında bürhan, şahid teşkil edecektir.
Sulehay-ı ümmetten bir zat-ı şerif; üzerine farz olan dinin direği ki; beş vakit namaz esnasında lihikmet-illâh tahiyattan sonra salavatları okumadan namaza son verdi. O gece rüyasında Nebiyy-i Ekremi görür. Nebiyy-i Ekrem efendimiz:
— Niçin bugün kılmış olduğun ikindi namazında bana salâvat vermedin?.. diye sorar. O sâlih zat da Resûlüllahın bu sorusuna karşı:
— Yâ Resûlallah, size mâlûmdur. Allaha hamd-ü-senâ ettim. İşim çok acele idi. Telâşımdan size salât-ü-selâmı unuttum, der. Aleyhisselâm efendimiz şöyle buyurur:
— Benim sözümü işitmedin mi? «Bana salât edilmedikçe ameller mevkuftur». Yani; ind-i ilâhide kabûl olmaz. Allaha takdim olunmaz. Dualar mahbustur, müstecab olmazlar. Hattâ bir kul; bu dünyanın insanlarının cem-i hasenatını icra etsc
de, hasenatın içinde bana muhabbet ve salâtü selâm olmasa, kıyamet gününde o hasenat kabul olunmaz.
(Bu nihayet bir rüyadır.) Demeyiniz. Rüyayı insan görmez, insana gösterilir. Göz kapalıdır, eşya yoktur, gören kimdir?
Görülen nedir? Gösteren kimdir? Sizleri insafa davet ederim.
Bâhusus, rüyada Resûlüllahı gördüğünü zanneden bir kimse;
gerçekten onu görmüş demektir. Çünki; Efendimiz bir hadisi şerifinde; (Rüyasında beni gören muhakkak beni gördü. Şey tan benim suretimde görünemez). Buyurmuşlardır. Bu kıssa ile anlaşılıyorki, bir kimse Resûl-ü zişâna tâbi olmadan Allahu teâlâya inansa ve ibadet dahi etse, hattâ Allah'a ve peygamberlere gösterdiği hürmet ve muhabbeti Resûlüllah'tan esirgese, salâvat okumasa, selâm ve tahiyyat getirmese, ibadetlerinin, dualarının ve bütün yararlı amellerinin Allahu teâlâ indinde kabule şayan olmayacağı beyan buyurulmuştur.
Resûlüllah (S.A.V.):
(Bahil şu kimsedir ki; benim ismimi işittiği zaman bana salât okumaz). buyurulmuştur.
Bılindıgı uzere «bahıl kımse yanı; cımrı cennete gıtmez.
Ne kadar zahid de olsa, comert, yanı sahiy kışı cennete gırer, fâsık dâhî olsa». Buyurmuşlardır. Muhabbet eden, muhabbet ettiğini dilinden düşürmez. Işte, salâvat vermek bir nevi ibadettir ve belki aşk mevkiinin anahtarıdır. Salâvat Allaha duaların en büyüğüdür.
Mânası: Yarabbi!.. bana Resûlün üzerine salât-ü selâm ver!.. diyorsun. Ben ise bu salâvatı vermekten âcizim. Resûlüne lâyık olan salât-ü selâmı ancak sen, Allah oldugundan sıfatı ulühiyetinle bilirsin. Ona lâyık olan salât-u selâmı Resülün üzerine sen eyle. Resûle salâvat-1 şerife hakkında yukarıda: «duaların en büyüğü ve sebeb-i selâmetimiz» demiştim. Buna delil ve şahid, şu hadis-i şerif meâlidir.
«Kıyamet gününde, en evvel şefaatime lâyık olan insan bana çokça salâvat veren kimsedir» buyurulmuştur.
Eba Hüreyre ile Ammar ibni Yaser (R.A.) rivayetlerine göre, bir hadis-i şerifinde Resülüllah (S.A.V.) şöyle buyurdular:
«Allah, benim kabrimin üzerinde bir melek halkedip onu vazifelendirdi. Bu meleğin vazifesi kıyamet gününe kadar devam eder; ümmetimden bir kimse bana salâvat verse; o melek:
— Yâ Resûlallah, üminetindeir filân şehirde filân oğlu filân kimse siz Nebiyyi Ekrem'e salâvat verdi, diye. Beni haberdar eder, dediklerinde; iki sahabe ile diğer meclisde oturan sahabiler:
— Yâ Resûlallah! Allahü Zül-celâl ve tekaddes Hazretlerinin Kur'an-ı Celilede: «Ben meleklerimle beraber Habibime salât ederiz» âyetindeki salât'dan kasd nedir?.. Dediklerinde:
Resûlüllah:
— Bu bir ilimdir, ilmi meknurıdur. Bu salâtın sırrını ancak Allah bilir. Eğer, bunun sırrını söylememe müsaade olunsa idi, size bu sırdan haber verirdim.» Buyurdular.
Yine Nebiy-Aleyhisselâm buyurdular ki:
— Her müslimin yanında iki melek vardır. Benim adım mıldığı vakit o müslim bana salât getirirse; iki melek; (Allah bu kulunu mağfiret buyursun!..) diye dua ederler. Eğer ismim anıldığı zaman bana salâvat vermezse o iki melek:
- Bu fırsatı kaçırdın. Seni Allah mağfiret etmedi, diyerek, o kula hitap ederler. Bu dua ile bedduaya şahid olan diğer melekler de:
- Amîn!.. Derler.
Şeyhül İslâm. Müfti-i Rum Ebussuud Efendi Hazretlerinin «Irşad-ü Aklus-Selim fi Tefsir-i Kur'ân-il Azim» tefsir-i şerifinde böyle zikredilir.
Enes Ibni Malik Radiyallahu anh Resûl-Sallallahü aleyhi vesellemden şu hadis-i şerifi rivayet eyledi:
«Hiç bir dua yoktur ki; Allah ile o dua arasında hicab bu.
lumnasın. Tâ, Nebi aleyhisselâma salâvat verilinceye kadar dua Allaha arz olunmaz. Vaktaki, dua eden salâvat-ı şerife okur;
dua o zaman Allaha vasıl olur. Ve o mânia, o hicab ref olur.»
Onun için, her duada Efendimizin ism-i şerifini zikredip, salâvatı şerife okumağı bir ganimet bilmelidir. Resûle salât okumak, ona muhabbetden gelir. Ikinci kitabda bahsetmiştim. Resûl (S.A.V.) ile aramızdaki muhabbetin ölçüsü; bizim Resûlüllaha karşı olan sevgimiz ne ise; Fahr-i Alemin de sevgisi bize karşı o derecededir. Şu hikâye ibret alanlar için çok önemlidir:
Bir Zâhid kişi, rüyasında efendimizi gördü, Resûlüllaha karşı yürüdü ki; Resûle mülâki ola... Efendimiz ona hiç iltifat etmediler. Zâhid Resûl Aleyhisselâma:
— Ya Resülallah, bana dargın olduğunuzu görüyorum. Size karşı bir saygısızlık mı yaptım?
Diye sordu. Resûl Aleyhisselâm:
— Ben seni tanımıyorum!.. deyince; o:
— Ben filân zâhidim.
Diye kendisini Peygamber efendimize tanıtmağa gayret gösterdiyse de; efendimiz:
— Hayır; ben seni tanımıyorum.
Diye ısrar eder. O zaman zâhid:
— Yâ Resûlallah, ben ulemâdan işittim: «Resûlüllah, ümmetini kendi evlâdını tanıyan bir baba gibidir» diyorlardı. Bana «seni tanımıyorum» demenizin sebebi hikmeti nedir?
Bunun üzerine Resûl Aleyhisselâm:
— Vlemâ sözünde doğrudur. Ben sizin Nebinizim. Her birinizi kendi evlâdımı tanıdığım kadar tanırım. Ne var ki; sen beni ne derece taniyorsan, ben de sana o derece ülfet ederim.
Bana muhabbeti âlî olanlara ülfetim de o derece âlîdir.
Salâvat-1 şerifenin fazilinden âhiretde bulunan mevtalar, yani, ölülerimiz de faydalanırlar. «Bir kabristana uğradığımız zaman; orada yatan emvat-ı müslimîne üç salâvat, üç ihlâs, bir Fâtiha okuyup, bir gün bizim de oraya varacağımızı hatırlayarak» bağışlamalıyız. Belki orada yatanlardan kabir azabı gürenlerin azabları kaldırılır: Belki okunan salâvat ve sûreler, bu azâpların nimete tebdil olmasına sebeb teşkil eder. Bir gün, Resûl Aleyhisselâm bir kabristandan geçerlerken, bir kabrin başında durup uzun uzadıya ağladılar. Yanında bulunan ashabı:
— Yâ Resûlallah; ne sebebe binaen ağlıyorsunuz? Bir âyet mi nazil oldu ki; onun tesirinden muzdarip oldunuz?
-- 270 - Diye sorduklarında; Efendimiz (S.A.V.):
— Hayır; şimdi âyet nâzil olmadı, fakat burada yatan zat kabir azabına düçar olmuş, dehşetli azab görmektedir, ona acıyarak ağlıyorum. Diğer ümmetlerim de böyle olurlarsa halleri nice olur?
Dedi ve oradan geçip gittiler. Adetlerinde ayni kabir önünde durup tebessüm buyurdular. Aynı Sahabe:
— Yâ Resûlallah! Demin bu kabir ehli için ağlıyordunuz.
Şimdi ise tebessüm buyurmanızın sebebi hikmetini sorabilir miyiz?
Deyince, Cebrail bana gelip, haber verdi:
— Burada yatanın bir oğlu varmış, bugün mektebe başlayıp, «Allah» ismini yani «Bismillahir Rahman-ir Rahiym»i okuduğu için Hak Sübhanehu Hazretleri babasının azabını nimete tebdil eylemiş, buyurdular.
Ey Mü'min kardeşler!..
Sırası gelmişken sizlere kabir âzabı neden zuhur eder, ne gibi fiillerimiz bizleri kabir azâbına düçâr eder, haber vereyim:
Hak Resûlü; «dört şey kabir azâbına sebeptir» buyurmuşlardır.
1 - Idrardan korunmamak, (yani: pislikten kaçınmamak.)
2 —Ana, babaya isyan etmek, onların hukukuna riayet etmemek.
3 — Yalancılık etmek, (Bu ahlâksızlığın en büyüğüdür.)
4 — Bir meclisden diğer bir meclise lâf gütürüp; iki kişiyi, yahut iki meclisi birbirine düşman etmek.
Bu dört kötü sıfattan birisini, yahud ikisini; yahud da hepsini icra eyleyen kimse azâb-ı kabre düçâr olur. Düşünecek olursak; bu dört şey yalnız müslümanlar için değil; belki bütün insanlar içinde ayıptır, kötüdür. Ister müslim, ister gayri müslim olsun; bu dört şey ki; kötü sıfatdır. Bundan kaçınmak biz mü'minlere vazifedir.
Yukarıda sizlere kabir azabının neden meydana geldiğini izah etmiş, muhbir-i sâdık olan Nebiy-yi-Zîşâretendimizin hadîs-i şerifinin meâlini söylemişdim. Yine, kabir azabına düçâr olan, kabrinde azâb gören insanların ruhuna okuyacağımız bir
fatiha-i şerife ve üç ihlâs-ı şerif ile sevgili peygamberimiz efen.
dimize okuyacağımız salâvat-ı şerife hürmetine azâb-ı kabrin derhal nimete kalbolacağını aşağıdaki hâdise bizlere gösteriyor. İbret ile okuyunuz ve dinleyiniz:
HİKÂYE Tabiîn zamanı idi. «Peygamberimiz devri saadetlerine jetişmeyip; Peygamberimizin arkadaşlarını görenlere Tabiîn denir.» Bir kadın Hazret-i Ali (R.A.) efendimizin talebesi ve arkadaşlarındah Hasan-ül-Basri Hazretlerine gelip:
— Yâ Üstad! «Bir kızım vardı vefât etti. Onu hiç olmazsa rüyamda görmek istiyorum. Bana bir şey öğretiniz ki; evlâdımı bir defa olsun görüp hasret ateşimi söndüreyim,» diye rica etti.
Hasan-ül-Basri Hazretleri, o kadına kızını görmesi için ne yapması gerektiğini öğretti. O cuma gecesi aynı duayı yapıp;
Allaha kızını rüyada göstermesi için çok yalvardı ve yattı. O gece, kadın kızını rüyasında fecî bir şekilde görüp, kalbi parça parça oldu. Zirâ, kızına katrandan bir cehennem elbisesi giydirilip, boynunda zincir bağlanmış, ayaklarında ateşten bukağı vardı. Sabah uyandığında, ağlayarak Hasan-ül-Basri Hazretlerine geldi. Kızını ne halde gördüğünü ağlıyarak anlattı ve kızının bu azaptan nasıl necât bulacağını; kendisine bu hususta yardım etmesini rica ve niyaz etti. Hasan-ül-Basri Hazretleri ve mescitte oturanlar bu kadına ve o kızcağıza ağladılar ve kendi hallerini düşünüp yarın kabir denilen âhiretin ilk kapısında, karanlık yerde tek başlarına kaldıklarında ne yapacaklarını düşünüp Rabbülâlemînden merhamet dileyip niyaz ettiler.
Bu mesele üzerine birkaç zaman sonra, Hasan-ül-Basri Hazretleri, bir gece rüyasında cennette gayet müzeyyen bir taht üzerinde bir güzel kız görüp başında bir taç ki... diller ve kalemler vasfını târiften âciz. Sanki; Güneş gibi parlak, sırtındaki libası yâni elbisesi dil ile târife gelmez bir kız idi. Hasan-ül.
Basriye:
— Beni tanıdın mı Yâ Imam?..
Dedi. Hazret-i Imam: