İrşad I · kaynak sayfaları 248–254
Yaptırdığı bu hayırlar devam ettiği müddetçe, defter-i âmali kapanmaz ve daima hayır defterine sevap yazılır.
2 — Iyi evlât yetiştirmek: Dinine, vatanına, milletine, hemcinsine hizmet eden iyi ahlâklı evlât yetiştirmek de böyledir.
Kendi evlâdı olmasa da, başkasının evlâdı dahi olsa o, yavrunun yapacağı iyiliklerin sevabı, onu yetiştirenlerin defter-i-âmaline yazılacaktır.
3 — Talebe okutmak veya okutturmak da böyledir. Kur'an ilminden başka tıb (Doktorluk, baytarlık, eczacılık) mühendislik, mimarlık, hukuk, coğrafya, kimya, iktisat ve benzeri bütün ilimleri öğrenmek, mü'minler için farzdır. Bunları öğretmek veya öğrenmekte de sevab-ı-azim bulunduğundan, bu maksatla yapılan mekteplerde okuyan talebe ve okutulan ilimler devam ettiği müddetçe, yaptıran kişilerin hayır defterleri de kapanmaz.
Yalnız, bu ecr-i-azime nail olabilmek için şart: Allah'a, Peygambere, semavi kitaplara ve özellikle Kur'anı kerime iyman et.
mektir. Zira, bu ilimlerin hiç birisi, Kur'anı kerimden hariç değildir.
Bir kimse, iymana müteallik şeylere, inanmazsa, onun yapacağı hayır ve hasenatın, âhireti için hiç bir faydası olamayacağını, Kur'anı kerim açıkça beyan buyurmaktadır. Inanmadığı halde, yukarıda sayılan hayırları yapan kimsenin mükâfalı, yalnız dünyaya mahsustur. Ona (Büyük adam) derler, saygı gösterirler ve bütün bu iltifatlar dünyada kalır. Ahiretin sermayesi, iymandır, islâmdır. Fakat, şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki, bu kabil iyilikleri yapanlar meselâ Hıristiyan, hatta dinsiz bile olsalar, bu hayırlı işlerinden dolayı son nefeslerinde kendilerine iyman ve islâm nasibolması ihtimali mevcuttur. Bir kimsenin; müslüman olsa bile, insanlara fenalığı dokunuyor, Allahın dinini, yolunu unutup iyiliklerde bulunmuyorsa, son nefesinde iymanının elinden gideceği ve âhirette de azaba duçar olacağı, kütübü mûteberede yazılıdır. Bu sebeple, mü'minler hayır ve hasenata koşmalı, hem dünya, hem de âhiret hayatlarını mâmur ve âbadan etmelidirler. Tembellik, kokmuşluk, kötülük iymanın gitmesine sebebolacağı gibi, iyilikler de iymanın bekasına en mühim âmildir.
Aşağıda sunacağım hikâyeyi, ibretle okuyunuz:
HİKÂYE Ehlullahtan Cüneyd-i-Bağdadi (K.S.) rivayet ediyor:
Bir Mecusî'nin, karlı bir günde kuşlara yem verdiğini gördüm. Ateşpereste hitaben:
— Iyman olmayınca ve islâma girmeyince bu yaptığının faydasını göremezsin. Allah, bu yaptığın iyiliği, ancak iyman ile kabul eder, dedim. Mecusî de bana:
— Belki kabul etmez amma, bu yaptığımı görmez., bilmez mi? dedi.
— Elbette görür ve bilir cevabını verdim.
— Öyle ise, bu da bana kâfidir, dedi.
Aradan yıllar geçti. Bir hac mevsiminde Beytullah'ı arzu ettim ve Mekke-i-mükerremeye gittim. Kâbe-i-muazzamayı taval esnasında, bir zatın:
— Ey bu kâinatın sahibi! Ey bu beytin Rabbi! Her şeyi gören, işiten, bilen sensin, diye gözlerinden yaşlar dökerek Beytullah'ı derin bir aşk ve vecd içinde tavaf ettiğini farkettim. Yüzünde, iyman nûru pırıldıyordu. Dikkat edince, bu nûr yüzlü zatın, birkaç sene önce karlı bir günde kuşlara yem veren ateşperest olduğunu hatırladım. Tavaftan sonra, kendisine yetiştim re usulca kolundan tuttum. Bana:
— Işte, Allah gördü ve bildi, dedi. Hayretle yüzüme bakarak:
— Allahu ehad, Resûlühu Ahmed, sayhasiyle ruhunu teslin eyledi.
O ânda bana hitap olundu ki:
— Yâ Cüneyd! Sen beytimi arzu ettin, geldin beytimi buldun. O, bana geldi, beni buldu.
Gördün mü? Yaptığı o iyilik nasıl iymanına sebeboldu.
Müşrik olduğu halde, iyiliği sayesinde ne âli makamlara ne yüce bir devlete erdi ve ebedî hayata kavuştu, cennet ve cemale ve riza-i-ilâhiye mazhar oldu.
Bizler ise, elhamd-ü-lillâh mü'miniz, Muhammedi'yiz. Eğer, âmali salihada bulunacak olursak, bizlere bahşolunacak nimetleri bir düşünelim. Düşünelim de, ona göre gayret edelim. Ölünı günü geldiği zaman, Rabbimizin cemaline ve Resûl aleyhisselâ-
mın iltifatına nail olalım. Arkamızda bırakacaklarımıza; güzel ahlâkta, Allah'a iymanda, Peygamberlere muhabbette, kitap ve sünnete riayette, vatana hizmette, mahlükatı ilâhiyyeye merhamette, insanlığa yardım ve müzaherette nümune olalım. Musallâda namazımız kılınıp imam efendinin cemaate:
— Bu zatı nasıl bilirsiniz? sorusuna:
— Iyi biliriz cevabını alabilmeğe hakkıyle lâyık olalım.
Yoksa, hazır bulunacak cemaati; yaptığımız ve saklamağa muktedir olmadığımız fenalıkları hatırlatarak, bıyık altından güldürmeyelim, valancı şahitlik ettirmeyelim. Bilâkis, bu şahitlerimize kalben ve lisanen, yürekleri yanarak, gözlerinden yaşlar dökerek:
— İyi insandı, iyi müslümandı, mü'mindi, muvahhiddi, sa.
dıktı. Dünya bir insan-ı-kâmil kaybetti, yeri gerçekten doldurulmaz, dedirtelim ve kendimizi rahmetle yâdettirelim. Bırakacağımız hayırlarla defterimizi kapattıralım.
Şâirin dediği gibi:
Yâdında mıdır doğduğun dem?
Sen ağlardın, gülerdi âlem;
Öyle bir hayat geçir ki, olsun Mevtin sana hande, halka mâtem...
İyilerin iyiliklerinden dolayı amel defterleri kapanmayacağı gibi, fenaların da bıraktıkları fenalıklar deram ettiği müddetçe, günah defterleri kapanmayacaktır. Meselâ Kabil kardeşi Habil'i katleyledi. Kıyamet gününe kadar, nerede bir katil olajı vuku bulacaksa, bir misli günahı, Kabil'in günah defterine kaydolunacaktır. Zira, yeryüzünde ilk katil odur. Onun açtığı günah defteri, ilâ-yevm-el-kıyame kapanmaz.
Bir başka misal daha verelim:
Türkiye'de ilk defa eroin, kokain, esrar, afyon ve sair gibi zehirli ve zararlı maddeleri birtakım kumar oyunları getirenlerin de günah defteri aslâ kapanmayacak, o zehirli ve zararlı maddeleri bilerek veya bilmeyerek kullananların, o kumar çeşitleri oynayanların yapacakları günahın bir misli i.k defa o fenalığı getirenlerin defterlerine kaydolunacak ve yevm-i-cezada'
kendi suçlarından başka, sebeboldukları diğer insanların suçlarından dolayı da yargılanıp nâra atılacaklardır.
Verecegim şu misali de ibretle okuyunuz:
Bir kimse, bir kızı igfal etse ve maazallah o kız fahişe olsa; o kızı igfal eden tövbe edip, namaz-niyaz sahibi olsa dahi, o kız kaç kerre zinâ ederse, günahının bir misli, kendisini ilk defa iğfal edenin defterine kaydolunur. Yarın, kıyamette igfal ettigi kızın hakkını Allah o kuldan sorar ve kendisini de aynı suçtan mahkum ederek hukumetı lahıyenın hapıshanesi olan cehennemine yüzüstü atar. Kendisini kıldığı namazlar kurtaramaz. Çünkü, igfal ettigi kızı kurtaramamış ve onun günah deryasına düşmesine sebep olmuştur. Aynı ceza ile cezalanacaktır. Bütün fenalıklar böyledir. Bunu iyi bilelim, hakikatlere agâh olalım!..
Eğer, yaptığına nâdim olur da, iğfal ettiği kızı bu felâketten kurtarır, tevbe ettirip nikâhlarsa ve bu suretle ona iffetini iadeye muvaffak olursa, affa mazhar olur. Yoksa, kendisini kurtarır ve iğfal ettiği kızın âkibeti ile ilgilenmezse, belki de kıldığı namazlar, yaptığı diğer ibadetler, haccı ve zekâtı, igfal ettigi kıza verilir. Kâfi gelirse ne âlâ... Gelmezse, o fahişenin bütün günahları, kendisini ilk defa igfal edene yüklenir, nâra atılır.
b z e b be z e bea s;;
ı bız c!
Bir gün, Sahib-i-mürüvvet efendimiz, ashabina surdular:
— Mütlis kimdir?
Ashab-1-kiram efendilerimiz, cevaben:
— Parası, mülkü, metaı olmayandır, dediler. Efendimiz:
— Hayır! buyurdular. Kıyamet gününde, bir kimse Huzuru ilâhiye getirilir. Bu kimse, namazımı kılmış, orucunu tutmuş, zekâtını vermiş, hacca gitmiş, her türlü hayır ve hasenatı yap.
maya çalışmış, fakat birisini döğmüş, zecretmiş, fenalık etmiş, hakkını yemiştir.
Allah celle celaluhu, meleklere emreder:
— Bunun hayır ve hasenatını hak sahiplerine dağıtınız. Ye terse ne âlâ... Yetmezse, hak sahiplerinin günahları onun üstüne yüklenir ve bu suretle hayır ve hasenatından da iflâs eder ve bu yüzden yüzüstü cehenneme atılır, buyurdular.
Görülüyor ki, iyman amalî saliha ile, amalî saliha ise Kur' an ahlâkı ve Resûlün sünnet ve siyreti ile beka bulmaktadır.
Bu sebeple, kötü huylarımızı düzeltmeliyiz. Kendimizi iyi sıfatlarla süslemeliyiz. Elimizden iyilik gelmiyorsa, hiç olmazsa, fenalık da etmemeliyiz. Şunu unutmayınız ki, bu saydığım huylardan ve sıfatlardan kaçınmak, bâtınımızı mâmur eder. Kötü huylar ise, nâra sebebolur. Belki, iymansız çene kapamamıza, cbedî azaba dûçar olmamıza, yol açar. Yalnız âhirette değil; azabımız tâcil olunarak dünyada da aynı işkenceleri çekmeye mahkûm olabiliriz.
Bu dertlerden bazıları u-cub, kibir, riyâ, gazab (Öfke), hased, mal ve makam hırsı ve sevgisidir.
Mal sevmekten iki dert daha peyda olur ki, hiçbir tabib buna çare bulamaz:
1 - Afet-ül-batn 2 — Afet-ül-ferc Bu saydıklarımızın hepsi birer manevi hastalıktır. Bunlardan birisine tutulan, dünya ve âhirette mutlâka cezasını çeker.
Meğer ki, Tevfik-i Rabbani erişip, tövbe ve istiğfar ederek bu kütü hastalıklardan kurtulabilelim.
U'cub, kendisini beğenmektir ki, bu hastalık ekseriye sofu ve zâhid kimselerde zuhura gelir. Şeytan ona namazı, orucu, haccı terkettirinceye kadar uğraşır:
— Allah'ın emirlerini, senden daha iyi tutan kimse yok, eliye onu kandırır. Bu suretle, onun amellerini hebâ eder. Bu gibiler, yalnız kendilerini cennetlik, diğer bütün insanları cehennemlik bilirler. Her yaptığını, Allah için değil de, insanlara gösteriş olsun dive yapmağa başlarlar ki, büyük bir âfettir. Buna RIYA, böyle yapanlara da MÜRAÎ denir. Ulemadan bazıları, riyâ için (Gizli şirk) dahi demişlerdir.
Kibir de, çok kötü ve Allah'ın hiç sevmediği sıfatlardan birisidir. Kibir sahibi, Allah'ın düşmanıdır. Şeytanın, rahmetten koğulmasına, kibri sebebolmuştur. Kalbinde, zerre miktarı kibir olan kişinin, cennete giremeyeceğini Habib-i Hüda efendimiz haber vermektedir. Yukarıda tarif ettiğimiz U'cub kibirden de kötüdür. Kibir, bir kimseye karşı olur. U'cub sahibi, yalnız. da kalsa bu huyu kendisinde hisseder, yine kendisini beğenir.
Gazap, hilmiyetin aksidir. Dilimizde: (Öfke ile kalkan, zararla oturur). Sözü ile, babalarımız gazabın fenalığını ne güzel ifade etmiş ve bizlere nasihatta bulunmuşlardır. Gazap, gayet kütü bir sıfattır. Meselâ, bir mü'mine beş milyon lira versen, dininden çıkmaz, ama gazaplandığı zaman öyle bir küfür savurur ki, ne din kalır, ne iyman... Ne'ûzü-billâh, dinden çıkar. AIlah, nasibederse, ileriki derslerde, sırası gelince inşaallah onu da söyleyeceğim.
Hased; çok kötü bir sıfattır. Nasıl ki, ateş odunu yakarsa, hased de sahibini öylece yakar. Daha dünyada nâra sürükler ve cehennem azabını burada görmeğe başlar.
Hazreti Âdem, cennetten çıkarıldıktan sonra, bir zelle için senelerce ağladı ve nihayet affa mazhar oldu. Kendisine, taraf-1ilâhiden üç nûr gösterildi ve:
— Bu nûrlara ne olduklarını sor! buyuruldu.
Hz. Adem, ilk nûra sordu:
—- Kiminle müşerref oluyorum, adınızı bağışlayınız?
Nûr, ona cevap verdi:
— Ben akılım, dedi. (Demek ki, akıl bir nûrdur).
— Makamın, vazifen nedir? Neden mükerrem kılınmışsın?
— Makamım, insanoğlunun başıdır. Hayır ile şerri seçerim. Benim bulunduğum kafanın sahibinde, türlü türlü san'at-
lar zuhura gelir. Lisanından, âb-i-hayat gibi sözler akar. Cennet yolları, Hak cemali, Hak rizası benimle bulunur.
Hz. Adem, akıl nûruna:
— Allah, seni daima mükerrem kılsın, temennisinden sonla ikinci nûra döndü ve sordu:
— Ey muazzez nûr!... Makamın neresidir, vazifen nedir.
adınızı bağışlar mısınız?...
Ikinci nûr da, kendisine şu cevabı verdi:
— Benim adım da, hayâ'dır. Insanın güzünde bulunurum.
Benim bulunduğum göz, Allah'tan gayrısını görmez. Hayâ sahibi insandan, melekler bile hayâ ederler. Ben, hangi güzde bulunursam, o göz ibret sahibi olur. Hz. Osman Zinnûreyn gibi, dedi.
Bir göz ki, olmaya ibret onun nazarında;
Ol düşmanıdır sahibinin, baş üzerinde...
Adem aleyhisselâm:
— Allah seni de mükerrem kılsın, dedi. Sana sahip olan evlâtlarıma ne mutlu, ne kutlu!... Sonra, üçüncü nûra döndü:
— Ne muazzez nûrsun, ne mükerrem cevhersin, dedi. Adın, vazifen nedir, makamın neresidir?
Uçüncü nûr cevap verdi:
— Adım merhamettir. Makamım, insanoğlunun kalbidir.
Iymanlı kalplerde bulunurum. Benim dahil olduğum kalpler.
baştan aşağı nür olur. İçinde, benim bulunduğum kalbin sahibi dünyada saadete ve âhiretde selâmete erer, dedi.
Bir başka rivayete göre de; Allahu zülcelâl, Hz. Âdem'e üç nûr gösterip, bunlardan birisini almasını emretti. Hz. Adem, bu nûrlardan akıl nûrunu seçip aldı. İyınan ve hayâ nûrları, akıl nûrunu takibettiler. Hz. Âdem:
— Seni değil, aklı istemiştim, deyince:
— Ben akıl ile beraberim, ondan ayrılmam, cevabını veren iyman nûrundan sonra, hayâ nûru da:
— Ben de iymanın bulunduğu yerden ayrılmam, dedi.
Sonra, Adem aleyhisselâma:
— Sol tarafa bak! denildi. Üç zulmet görüp iğrendi. Pek çirkin ve kelimelerle tarif edilemeyecek kadar iğrenç idiler. Hz.
Âdem'e emrolundu: