Ara
Menü

Sayfalar 216–222

1.707 kelime

İrşad I · kaynak sayfaları 216–222

tigim için bana kızma. Aleyhimde bulunma. Bunları bana Allah söyletiyor. Söyleyene bakma söyleteni gör. Sana nimeti verene bakma, verdirene nazar et. Sana sopayı vuranı nazar-ı itibara alma, vurduranı anla!

Ey ölümü düşünmeyen, öleceğini hatırına getirmeyen! Iyi bil ki, bu ölüm denen korkunç hal senin ve benim de başımıza gelecek, sinelerimizde umulmaz yaralar açacak. Sevgililerimiz bizden kaçacak, sevdiğimiz mallarımız sevmediklerimize kalacaktır.

Işte biz de, böyle cenaze namazı kıldığımızda, bu korkulu anları düşünecek olursak; kötülüklerden uzaklaşıp Allaha yakaşacağımız muhakkaktır.

Ebû Derdâ Hazretleri, o zata: (Oğlum hasta yokladığında, o hastanın yerine kendini koy. Sıhhat, sağlık, bizim için olduğu gibi, hastalık da bizim için. Onu hasta yapan Allah seni de hasta yapabilir. Sihhatine güvenme. O hasta da bir zamanlar senin gibi sıhhatli idi. Sıhhatin ne büyük bir nîmet olduğunu sıhhatli iken bilmezsin.) demişti. Onun için Sultan-ı Enbiya Efendimiz:

«Beş şey gelmeden beş nîmetin kadrini ganîmet biliniz» buyurmuşlardır.

1 — Ölüm gelmeden hayatın kadrini bil!

2 — Hastalık gelmeden sıhhatin kadrini bil!

3 - Meşguliyet gelmeden boş vaktin kıymetini bil!

4 — İhtiyarlık gelmeden gençliğin kadrini bil!

5 — Fakirlik gelmeden zenginliğin kadrini ganîmet bil!

Bizlere bu nimetlerin kadrini bilmeyi, irşad buyurmuşlardır. Gazi Sultan Süleyman da divanında sıhhatin ehemmiyeti hakkında şu beyti söylemişlerdir:

Halk içinde müteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

HİKÂYE Üçüncü Mustafa, bir velîye:

— Dünyanın lezzeti nedir? diye sordu. O da cevaben:

— Yemek, içmek, os......... diye cevap verdi.

Padişah verilen bu kaba cevaba kızıp o veliyi huzurundan kovdu. Velî ona:

— Padişahım ye, iç, dışarıya çıkarma! diye beddua edip gitti. Duâ kabul oldu padişah yedi, içti, fakat dışarıya çıkaramadı. Tabiî rahatsızlığı günden güne artıyor, bütün doktorlar ihtimaın gösterdikleri halde, bir türlü dışarıya çıkamıyordu. Nihayet inkisare uğradığını anlayıp Veli'yi huzuruna getirtti, kendisini bu halden halâs etmesini rica etti. Velî:

— Padişahlığını bana verirsen seni bir defa yellendiririm, dedi.

Padişah çaresiz razı oldu, nasıl razı olmasın? Hayatı gidiyordu. Veli elini padişahın karnına koydu, bir defa sıvazladı.

Padişah bir kere yellendi. Rahatladı. Oh dedi. Veli ona: (Görüyorsun ya padişahım, senin padişahlığını bir yele satın aldımı)

dedi. Padişahın yaptırdığı camii kendi ismi ile yad ettirdi. Hâlâ o camie Sultan Mustafa Camii denmeyip mezkûr velinin ismi ile anılıp Lâleli camii denir.

Biz, gelelim Hazreti Ebû Derdâ (R.A.) nın dersine. O şöylece nasihatına devam etti: (O hastanın yerine kendini koy. O korkulu anları düşün. Rabbine şükredersin) buyurdular.

Mü'minler, suyu içiyoruz ve çıkarıyoruz. Bu ne büyük bir nîmet! Acaba hiç düşündük mü? Yemekleri yiyor ve dışarıva çı.

karıyoruz. Bu ne büyük bir ihsan-ı ilâhî, farkında bile değiliz.

Içtiğimiz suyu, yediklerimizi dışarıya çıkaramazsak halimiz ne olur? Bir defa düşünelim. İçtiği suyu dışarıya çıkaramıyan prostat hastasını gözümüzün önüne getirelim. Çektiği ezayı bir düşünelim de Rabbimize kulluk edelim. Verdiği bu sıhhat nime tine şükürler ile O'na arz-ı ubudiyet edelim.

Ebu Derdâ (R.A.) o zata buyurdu: (Kabirleri ziyarete gittiğinde bastığın toprak hangi mahbubun yanağı, hangi mahbubenin dudağıdır bir düşün. Hangi emîrin, hangi paşanın yüzü, hangi padişahın göğsüdür. Sağlıklarında onların yanına girmek şöyle dursun uşaklarının yanına dabi giremezdin. Hepsi sessi».

ve nişansız kalmışlar. Sen de bir gün gelecek onlar gibi olacak.sın. İşte böyle düşünerek kabirleri ziyaret et! dediler. O zat, bu tavsiyeleri hakkıyla yerine getirip halini ıslah cyledi. Biz dahi,

bu tavsiyeleri bu şekilde yerine getirecek olursak bizlerin de ıslâhı mümkündür.

Bir gün Resûl (A.S.) ashabına nasihat ediyordu. Onun bu tatlı sözlerini dinleyen ashab efendilerimiz, kimi hak korkusundan, kimi hak sevgisinden ağlıyorlardı. Içlerinden yalnız Usame (R.A.) ağlamıyordu. Resûlullah (S.A.) e halinden şikâyet etti. Efendimiz onun göğsüne mübarek ellerini koyup (Uhruc ya iblis) dediler; yani «çık yâ şeytan!» demektir. Usame ağlamaya başladı. Sonra ashabına dönüp şöyle buyurdular: Gözün ağlıyamaması kâlb katılığından, kalb katılığı günahın çokluğundan, günahın çokluğu ölümün unutulmasından, ölümün unutulması tûlu-u emelden, tûlu-u emelin sebebi dünya hayatını fazla sevmekten ileri gelmektedir. Buyurdular. Dünyayı islâm dini, Kur'ani Kerim zemmeyledi. Dünya nedir? Dünya mal, mülk, masa, kasa, rütbe, kumaş, evlâd değildir. Her ne şey seni Rabbinden men' ederse işte dünya odur. Meselâ, bütün dünyanın her nimetine sahip bir kişi Rabbini unutmaz, ona karşı kulluğunu tam yaparsa bu kişi dünyaperest olmayıp, hakkın sevgili kulu, Peygamberimizin ümmetidir. Bir kişi fakir olup dilense o dilenciliği yüzünden Rabbine karşı olan kulluğunu yapmasa, bu kişi dünyapcresttir. Hak katında Resûlullahın indinde makbuliyyeti yoktur. Sözün kısası elin kârda, gönlün yârda olacak. Büitün dünya senin olacak, sen Hak'kın olacaksın. Hiç ölmeyecek gibi dünyaya çalışacaksın, yarın ölecekmiş gibi âhirete hazırlanacaksın. Herkes senden iyilik görecek. Her mahlûka merhametli olacaksın. Adil, sâdık, dürüst, çalışkan ve doğru olacaksın. Böyle olman lâzım. Zira, mü'minler böyle olur. Hem Rabbini, hem peygamberlerini, hem de insanları memnun eder. Mümin demek Allaha inanmış, nebîlere, kitaplara, meleklere, kıyamete hayrın ve şerrin, kaderin haktan olduğuna, öldükten sonra dirilip dünya hayatından Allaha hesap vermeğe iman eden kimsedir. Peygamberimiz, Müslüman o kimsedir ki elinden ve dilinden kimseye zarar vermez, buyurmuşlardır. İyilik edemezsen, hiç olmazsa kimseye zararın dokunmasın. Bu sözleri söyleyip kalbiyle inanan kimse fiili ile isbat ederse işte o, kâmil mü' mindir. Yalnız dili ile söyleyip kalbi ile de inanıp fiili bu inandı-

ğına uyınazsa fâsıktır, günâhkârdır. Onun affı Allahın rahmetine kalmıştır.

Böyle âsi, fâsık kulu, Allah dilerse azap eder, dilerse affeder. Diliyle söyleyip, kalbiyle inanan kimse de «ben fakirin zannına göre» fenalık yapamaz. Hakkın emirlerinden dışarı çıkamaz. Lisaniyle söyleyip kalbiyle inanınazsa münafıktır. Münafıklara cehennemin en alt kısmında azab olunacağını Allah Celle, Kur'an da haber veriyor.

Innel-münafikiyne fidderki esfeli min-en-nâr ve len tecide lehüm nasiyra.

(Nisâ: 145)

Meâli şerifi: Muhakkak ki münafıklar, cehennemin en alt tabakalarındadırlar ve onlara şefaatçi yoktur.

Bunlardan hiç birine inanmayan, yahut birisini inkâr edenler, yahut da bazısına inanıp, bazısını inkâr edenler kâfirdirler.

.;.?).

’ > =

''!" Elleyesi fras Ej öü Innelleziyne yekfürüne billâhi ve rüsülihi ve yüriydüne en yüferriku beynallahi ve rüsülihi ve yekulünu nü'minü bibağdın ve nekfürü bibağdın ve yüriydûne en yettehizû beyne zalike sebiyla. Ülâike hüm-ül-kafirüne hakkan ve atednâ lil-kafiriyne âzaben mühiynâ (Nisa: 150 - 151)

Mânayı münifi: Allahı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, Allah ile peygamberlerini birbirlerinden ayırmak isteyen yâni Allah'a inanıp peygamberlere inanmayan (Onlardan bir

kısmına inanır, bir kısmına inanmayız) diyen yahudiler ki, Hz.

Musa ve Hz. Üzeyir' e inanıp, Hz. Isa ve Hz. Muhammed'e (Aleyhimüisselâm) inanmayanlar gibi, yahut dinin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmayanlar gibi küfr ile iyman arasında bir yol tutmak, bir din kurmak isteyen kimseler yok mu; işte onlar tastamam kâfirlerdir. Biz de, bu kâfirlere şiddetli, korkunç ve hakaretli bir azab hazırladık.

Resûlullah (S.A.V.): «Münalıkın alâmeti üçtür.» buyurmuşlardır.

1 - Yalancılar 2 — Ahdinde durmayanlar 3 — Emanete luyanet edenler. İşte bunların amelleri münafıklıktır. Bu sıfatlar münafıklık alâmetlerindendir.

Bak kardeşim! Bu sifatlar sende varsa, tövbe et, bu kölü huylardan vazgeç. Tövbe kapın kapanmadan önce, Allah her türlü günahı affeder Ona rücû' et. Sonra pişman olmanın faidesi olmaz. (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) deyip bu altı şeye îman ettin mi, îman mumunu yaktın demektir. Mum mücerred, açıkta yanmaz, fenere koymazsan, rüzgârdan söndüğü gibi, îman mumunun etrafını islâmın beş şartı ki, Birincisi:

«Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün resûlullah» tır. Bu şart yanan mum gibidir. Diğer dört şart ki: Namaz, Oruç, Zekât, Hac'dır.

Bu yanan mumu, bu dört şart ile muhafaza altına al. Bu da kâfi değil. Fenerin camı kınlır. Etrafına tel çevir ki fenerin camı kırılmasın. Tel de güzel ahlâktır. Güzel ahlâk sahibi olmazsan kıldığın namaz, tuttuğun oruç, verdiğin zekât, ettiğin haccın faidesi olmaz. Fenerir etrafinda tel olmazsa cam kırılır, cam kirılınca mum söner, yani iman gider. Imansızların halini Allahü Teâlâ yukarda okuduğum âyeti kerimede böyle beyan ediyor: Ne korkunç âkıbet! Allaha sığınırız.

Kâfirler, imansızlar küfürleri derecesinde bölük bölük cehenneme sevkolunurlar. Cehenneme varınca, cehennemin kapıları açılır. Cehenneme, o korkunç azaba sürüklerler. Onların feryad-u figan ile inleyerek, birbirlerini levmederek, azâb-ı ilâhînin dehşet ve şiddetinden Allah diye feryat ettiklerinde zebânîler onlara: (Sizlere kendi cinsinizden, yani benî âdemden Alla

hın bu gününü, bu azabını bildiren âyetlerini, nebîleriniz okumadılar mı? Sizi bu ateşle korkutmadılar mı? Size, bu acı günleri, bu acı demleri haber vermediler mi?) dediklerinde... Kâfirler cevaben: (Bize Resûller geldiler, bu azabı bildirdiler, âyetleri tebliğ ettiler. Fakat, biz inanmadık. Bize bu azap hak oldu.

Biz mütekebbir idik, bize hiçbir süz te'sir etmedi.) Öyle ise haydi cehenneme giriniz, orada ebedi kalınız. Inkârlarımızın imansızlığınızın cezasını çekiniz. Orası yani cehennem, ne kadar kütüdür, ne çirkin yerdir. Hakkı kabul etmeyen, Rabbine isyan eyleven, zalimlerin yeridir diyeceklerdir. Cehennem yedi tabakadır. Yani üstüste yedi mekândır. Resûlullah (S.A.) böylece haber vermiştir.

Birinci tabakası «SAİR» dir. Burada mü'minlerden günalıkâr olanlar, kul ve hayvan haklarına riayet etmeyen, zina, livâtâ eden, ana ve babaya âsi olan, harpte düşman önünden kaçan, yetim hakkı yiyen, mahlükata zulüm eden, namaz kılmayan, zekât vermeyen, yalan söyleyenler cezalarını çekecektir. Ve iman.

ları sebebi ile cezaları bitince Resûlullah (S.A.V.) in şefaati ile nârdan azâd olacaklardır.

Ikinci tabaka «LEZZA»dır.

Uçüncü tabaka «SAKAR»dır.

Dördüncü tabaka «CAHIM»dir.

Beşinci tabaka «CEHENNEM»dir.

Altıncı tabaka «HÂVIYE»dir.

Yedinci tabaka «HUTAME»dir ki, burası çok korkunç ve çirkin bir verdir.

Burada münafıklar ebediyyen kalacaklar ve azapları eksilmevip bilâkis artarak yanacaklardır. Nârın şiddetine dayanaayacaklardır.

® Ûy*üT5 Fe mâ asberehüm alennâr (Bakara - 175)

Onlar, ateşin şiddetine dayanamayacaklardır.

Muaz bin Cebel (R.A.) Resûlullah (S.A.V.) e hitaben: «Ya Resûlallah

7.99.

Yevme yünfehu fissüri Fete'tüne efvacen Ayetinin mânası nedir» diye sordu. Mânayı şerifi: «O gün sûr üflendi mi bölük bölük gelirsiniz.» demektir.

Muaz bin Cebel hazretleri ilâve ediyorlar:

«Resûlüllah (S.A.V.) o kadar ağladı ki, bu âyetin mânasını tefsir ederken gözlerinden akan yaşlarla elbisesi ıslandı. Ve şöylece tefsir buyurdular:» diyorlar. «Yâ Muaz! bana bir emr-i azîmden sual ettin decliler.» Ve devam buyurdular. «Benim ümmetim onbir bölük üzere haşrolunurlar. Birinci bölük kabirlerinden elsiz ve ayaksız olarak haşrolur ve huzûr-u izzete öylece gelir. Bir münâdi Allahın vaîdini ehl-i mahşere ilân eder. (Bu elsiz, ayaksız haşrolanlar ahlâksız günahkâr kişilerdir. Bunların uğradığı bu azabın sebebi, bu hainler, Hazreti Muhammed gibi bir nebiyye ümmet olup o mübarek nebî'nin nasihatlarına, okuduğu âyetlere, buyurduğu hadislere ehemmiyet vermeyip, komşularına eza ve cefa eden denîlerdir. Bunların cezaları nâr, girecekleri yer, cehennem dir) diyip nâr'a sevkedileceklerdir» buyurdu. Komşu hakkının ne olduğu, ne gibi bir vebâle sebep olacağını bu hadis-i şerîfin meâlinden de anlayabilirsiniz. Resûlullah (S.A.V.) buyurdu: «Cebrail (A.S.) bana komşu hakkında malûmat verdiği zaman, komşu komşunun malına ortak ve vâris olacak zannettim.» buyurdular. Hazreti Peygamberin yolunda olan bir kimse komşusuna ezâ ve cefa etmez. Yine Resûlullah (S.A.V.) «Komşusu aç iken, karnını doyuran, mü'min değildir»

buyurmuşlardır.

Size islâm büyüklerinin Kur'andan ve hadisten nûrlanıp bizlere öğrettikleri, «komşu hakkına nasıl riayet edileceğini»

bildiren bir kıssayı nakledelim.

HİKÂYE Hasan-ı Basri (Rahimehullahü) Allah sırrını takdîs buyursun. Hasta oldu. Komşusu bulunan bir yahudi kendisini ziyarete geldi. Ziyaret esnasında imamın yattığı odadan fena bir koku