İrşad I · kaynak sayfaları 180–185
Bak, bu hikâyeyi ibretle oku.
Sarhoşlukla, bilmeyerek anasını inciten bir kimsenin kabirde gördüğü azabı sana ve bana ibret levhası olarak önümüze serecektir.
Aman içkiden sakın.
Zira, içki kadar kötü, hiçbir şey tasavvur edilemez. İçki aklı giderir. Aklı olmayan, her şeyi yapabilir. Içki, kötülüklerin anasıdır. Birçok fenalık musibet ve belâlar dogurabilir.
Insanı, dünyada hapse, zindana hattâ idama kadar, âhirette ise ebedî azaba dûçar edebilir. Zira, icki icen, bütün mahlûkatı İlâhiyyeyi incitebilir. Allahı ve Resûlünü gücendirebilir.
HIKAYE Selman-ı Farisi (Radıyallahu anh) diyor ki: Günlerden bir gün, Resûl aleyhisselâm bana, (Yâ Selman! Gariplere gidelim, onları ziyaret edelim) buyurdu. Ben de (Ya Resülallah, garipler kimdir?) dedim. Efendimiz; (Garipler o kimselerdir ki, dünyadan göçmüşler, arkalarından rahmet okuyan kimseleri kalmayanlardır) buyurdular. Sonra beraberce Medine'nin kabristanına vardık. Kabirleri ziyaret esnasında efendimiz, bir kabrin önünde durup, uzun uzadıya ağladılar. Gözyaşları elbiselerini Islattı, ben sual edip, (Yâ hayrelbeşer aglamanızın sebebi nedir, vahiy mi nâzil oldu, ondan ötürü mü ağlarsınız) dedim, (Hayır vahiy nâzil olmadı, bu kabirde yatan bir delikanlıya şiddetle azab olmakta) buyurdular.
Cebrail bana geldi. Bu gencin neden kabir azabına ugradıgını sordum. Anasına yaptığı hakaretten dolayı bu azabı elime dûçar olduğunu haber verdi ve:
— Var git Medine'ye Bilâl'e söyle, nida edip, Medine halkı, bu kabristana toplansınlar, herkes kendi ailesine ait olan kabre gelsinler dedi. Ben de, Medine'ye varıp, Bilal'ı bulup, emri Nebiyyi tebliğ ettim. Bilâl, emri Medine halkına bildirdi.
halk bölük bölük kabristana gelmeye başladı. Ben de, Resûlün yanına gelip emrine muntazır oldum. Herkes bir kabrin başına gelip duruyor. Fakat, bizim durduğumuz kabir ki, Resûlün azap gördügünü haber verdiği kabir idi. O kabre gelen kimse olmadı.
Resûl aleyhisselâm bana; (Yâ Selman, azab gören o kabri işaret ederek, bu zatın anası öldü ise, bu genç, kıyamete kadar bu azabı görecektir) buyurdular.
O sırada ihtiyar bir kadın elindeki asasına dayandığı halde bizim bulunduğumuz kabre gelip oracıkta durdu. Resûl aleyhisselâm: (Valide, burada yatan senin neyindir?) dedi.
Kadın cevap verip, (Oğlumdur ya Resûlallah) dedi.
Efendimiz: (Oğluna dargın mı idin?) dedi.
Kadın: (Evet Yâ Resûlallah) dedi.
(Ona hakkını helâl etmedin mi?) diye sorunca, kadıncagız kabre bakıp ağlayarak: (Ben ona dargınım) dedi. Ve dargınlığının sebebini anlatmaya başladı:
(Bir gece eve geç geldi. Kapıyı ona geç açtım diye, beni itti. Kolumu ve gönlümü incitti. Ondan sonra da iflâh olmayıp, bu dünyadan gitti. Ondan razı değilim) dedi.
Efendimiz: (Ona hakkını helâl et, ey validem! Oglun kabir azabı çekmektedir) buyurdular.
Kadın ağlayıp: (Gönlüm ona kırık, beni incitti, küçükken babadan yetim kaldı, yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, onu gözümden sakınır idim, bana o hakareti lâyık gördü. Af etmek elimden gelmiyor) dediginde, (Bak kabre, valide) deyip, kabrin hali kadına beyan olundu. Oglunun dört tarafindan ateş sarmış, (Aman anam bana imdat et) diyerek feryadını işitip, o hali müşahede edince, analık şefkati galebe edip: (Aman Allah Allah, oğlumu affet. Hakkımı helâl ettim.)
diyerek feryad etmesiyle derakap kabir azabı tahvili nimet ve azab def olup, cehennem çukuru olan o kabir, derhal cennet bahçesine tebdil olundu. Resûl aleyhisselâm: (Kabri siz küçük görmeyin. Kabir ya cennet bahçesinden bir bahçe, yahut cehennem çukurundan bir çukurdur) buyurmuşlardır. Anan hayatta ise eve koş ayağının altından öp. Eğer rahmete kavuşmuş ise, onu Kur'andan ve hayırdan eksik etme ki, rızasını alasın.
HİKAYE Ensardan Alkame radiyallahu anh, ölüm yastığına başını koyduğunda, her kelâmı konuşuyor ve fakat Lâ ilâhe illâllah
Muhammedün resûlüllah kelimei tayyibesini söyleyemiyordu.
Resûle vukuatı haber verdiler. Efendimiz, yarı garı olan Sıddıkı Ekberi yanına alıp, Alkame'yi ziyarete geldiler. Halini sordular. (Yâ Resûlallah! Kelimei tayyibeyi söyleyecegim zaman, üzerime ateşten bir dağ Kaldırıyorlar) dedi.
Resûl aleyhisselâm Alkame'nin ehli beytini yanına çagırdı. Onlara şunları sordu: (Alkame namazını kılmaz mı idi?)
Hepsi: (Kılardı) dediler. (Orucunu tutmaz mı idi?) (Tutardı)
dediler. Sonra, Alkame'nin anasına hitaben, (Alkame'den razı mısın?) dediler. Kadın: (Razı degilim, Yâ Resûlallah) dedi.
(Ne için ondan razı degilsin, sana ihsan mı etmez, itaatta mı bulunmaz idı!) sualine: (Ihsan ve itaat ederdı) dedi. (Ya ne için ondan razı değilsin!) buyurdular. Kadı ağlayarak: (Allesini benden üstün tutar idi) dedi. Resûl: (Hakkını ona helâl et, ya valide) dedi. Kadın: (Edemiyorum. Yâ Resûlallah)
dedi. Bunun üzerine Efendimiz: (Odun getiriniz, Alkameyi yakacagım) deyince: (Ben anayım, yakmanıza razı olamam)
dedi. O vakit Resûl aleyhisselâm: (Allahın onu yakmasına nasıl tahammül edeceksin) deyince, kadın ağlayarak: (Hakkım helâl olsun) dedi. Derhal Alkame'nin lisanı açılıp (Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah) deyip ruh teslim etmiştir.
Ana ve babaya itâatsizlik, onlara hürmet etmemek, insanı son nefesinde îmansız çene kapamasına sebep olabilir. Evlât, îmanla dahi ölse kabrinde azab göreceği ve mahşerde, Allah önünde hesap verdiğinde, Allahü Teâlâyı gazablı bulup, nâra atılacagı haberlerde gelmektedir. Böyle âsi olan evlât, kabre girmeden de kendi anasına ve yahut babasına yaptığını, kendi evlâdından çekeceği muhakkaktır. Yukarıda sizlere arzeylemiştim.
Şu Kıssayı ibretle oku ve Hasan-ül-Basri hazretlerinin ana ve baba hakkındaki kanaatinin ne olduğunu öğren.
Hasan-ül-Basri, Hazreti Ali Kerremallahü veçhe radiyallahü anhın yetiştirdiği büyük mürşiddir. Tâbiindendir. Bütün tarikatı âliyyenin şecereleri ona, ondan da Imam-1 Ali'ye, Imam-ı Ali'den Cenabı Fahr-ül Mürseline varır.
HİKÂYE Hasanül-Basri hazretleri bir gün, Kâbeyi tavaf ederken, arkasında zenbilli bir delikanlıya rastgelip, zenbilinde ne oldugunu sual eyledi. O delikanlı: (Ya imam! Zenbilde anam var) dedi. Ve devam etti: (Biz fakiriz, senelerdir anam Kâbe'yi ziyaret etmek ister, fakat bizim mali durumumuz müsait olmadığı için Kâbe'ye gelemezdik. Anamın bu arzusu, bence malûm idi. Kendi ihtiyar oldu, gelmesine hiç imkân kalmadı.
Daima Kâbe'den aşk ile bahseder, Kâbe aklına geldikçe gözyaşlarını tutamazdı. Anamın bu haline tahammülüm kalmadı.
Anamı işte bu zenbille arkama alıp, memleketimiz olan Şam'dan Kâbe'ye getirdim. Şimdi, işte Kâbe'yi tavaf ettiriyorum.
Ana ve babanın hakkı büyüktür derler. Acaba, ya imam anamın hakkını, bu yaptıgımla ödeyebildim mi? dediginde; Hazreti Hasan-ül Basri, (Yetmiş defa kabil olsa da, Şam'dan ananı sırtında Kâbe'ye getirip böylece tavaf ettirsen, ananın karnında iken bir defa attığın tekmeye karşılık, hakkını ödeyemezsin) buyurdular.
Ana ve babasına hürmet etmeyen, onları hor, hâkir eden zâlim evlât! Bu kıssayı oku ve bir düşün, Ananı yetmiş defa sırtında taşıyarak, Şam'dan Kâbe'ye getirsen ananın karnında iken bir defa bilmeyerek vurdugun tekmeye karşılık, bile olamaz iken, onları dili ve eli ile bilerek döven hain!... Onların hakkını nasıl ve ne ile yerine getirebileceksin?..
(Onların hakkından ne olur?) demeye cesaret eden kişi yakın bir zamanda dünya ve âhirette çekeceğin ulu azabı unutma! Muhakkak, bu korkunç azab sana hazırlandı. Sana tebşir ederim. Korkunç azaba çok yakın bir zamanda düşecek, ektiğini biçeceksin. Biçtiğini yiyeceksin.
Bak; aşağıda bildireceğim hikâyeye...
Anasına hürmet eden kişiye Allah dilerse, Hızır'ı bile gönderip onu ummadığı yerden memnun edeceğine dair bir ibret levhasıdır. Anlayana, dinleyene müjdeler olsun.
HIKÂYE Imamı Kuşeyri buyuruyor ki: Babamdan yetim kaldım.
Memleketimizden tahsil-i ulûmiçin akranlarım başka diyarlara
gidiyorlardı. Ben de anama gidip, (Anacağım, arkadaşlarım tahsile gidiyorlar, bana müsaade ver. Ben de tahsil edeyim, cahil kalmıyayım.) diye izin istediğimde: (Oğlum, senden başka evimin kapısını açacak kimsem yok. Beni bu dârı dünyada yalnız bırakma) deyip ağladı. Ben de kendisine cehaletin ne kadar kötü olduğunu, okumağa hevesim olduğunu, Allah için olsun müsaade etmesini rica ve niyaz edip, nâçâr müsaadesini alıp, arkadaşlarla yola koyulduk. Şehrin haricine çıktığımda abdest bozmak için bir kuytuya vardım, abdestimi bozar iken üstümü kirlettim. Arkadaşlara: (Siz gidin, ben eve dönüp çamaşır değiştirip size yetişirim) dedim. Onlar yola koyuldular. Ben de eve döndüm. Eve geldiğimde, anamın yüksek sesle ağladığını işittim, benim firâkıma dayanamayıp, ağlıyordu. Içeri girip üzülmemesini, tahsilden vazgeçeceğimi kendisine bildirdiğimde: (Yok evlâdım ben bu mes'uliyeti üzerime alamam. Git tahsil et. Ben anayım; ağlamaktan ve duâdan başka elimden ne gelir? Gözyaşlarıma bakma, o yaşlar senin hasretinle yanan kalbimin ateşini söndürüyor. Durma git tahsil eyle) dediyse de ben gitmekten vazgeçtim: (Sil gözünün yaşını, benim garip anam) diye gönlühü aldım. Bana dualar edip: (Allah sana ilmini nasip eylesin beni garip bırakmadığın gibi, sen de dünya ve âhirette garip kalmayasın) dedi. Gönlü şâd oldu. Ertesi günü yüzü nûrlu bir zat evimizin kapısını çaldı, kapıyı açtığımda, ne istediğini kendisinden sordum. Beni arzu ettiğini bildirdi. Kiminle müşerref olduğumu sorduğumda: (Ananı yalnız bırakmadığın ve onu hasret ateşine yakmadığın için, Allah Hızır kulunu seni okutup yetiştirmek için, sana yolladı) dediler. Anladım ki, bu gelen Hızır aleyhisselâmdı. Elini öpüp, kendisinden üç sene de cemî ulûmu tahsil ettim. İcazetim zamanı geldiği vakit bin kitap telif etmişti. Beni okuttuğu kitapları bir sandığa koyup memleketimizden geçen Ceyhun nehrine atmamı söyledi. Ben de kitapları götürüp nehre atmağa kıyamadım. Bir yere sakladım. Eve döndüğünde, bana sual edip, (Kitapları ne yaptın?) dedi, (Nehre bıraktım) dediğimde, (Ne gördün?) dediler. Hiçbir şey görmediğimi söyledim. (Kitapları nehre atmamışsın) dedi ve (git kitapları nehre at) diye tenbih eyledi, ben yine gidip kitaplanı nehre atmağa kıyamadım, yerini değiştirdim. Eve geldiğimde, kitapları
nehre atarken ne gördüğümü sordular. (Bir şey görmedim) de.
dim. (Yaramaz çocuk yine nehre atmamışsin kitapları) dedi.
Uçüncü sefer gidip kitap sandığını nehre attığımda, nehirden iki el çıkıp sandığı aldı ve nehre dalıp kayboldu. Eve döndüğünı zaman, gördüğümü Hazreti Hızır'a anlattım. (Evet sandığı nehre şimdi atmışsın) dedi. Bunun mânasını sorduğumda, (Kıyamete yakın Hazreti İsa yeryüzüne inip ümmeti Muhammed'den bir fert gibi bu kitaplar ile âmil olacaktır) buyurdu. Annesine olan muhabbetten ve şefkatten dolayı, Allahın kendisine bu in' âmı, ihsanı zikr ediyorlar. Kardeşler, bu kıssa bize büyük biribret bahşediyor. Anasının rızası için kendini feda edenin, Allah, Hızırı bile ayağına günderiyor. Mihnet diyarı olan dünyada böyle olursa, âhirette nail olunacak nimeti var kıyas eyle!
Ebâ Hureyre radiyallahu anh, Resûl aleyhisselâmdan rivayet edip buyuruyorlar: (Allahın kullarından her kimde bu dört haslet var ise, Allah, o kimsenin vücuduna nânı haram kılar. Ve onu şeytanın şerrinden korur. Bu kimse, bu sıfata mâliktir ki, Allaha isyanda, kula itaat etmez. Her ne kadar onu ölümle ve döv mekle tehdit etseler, yahut dövseler ve öldürseler bile!... Ikincisi: Allaha isyanda kendine mal, mülk ve mevki vaad etseler dahi bunları kabul etmez ve Allaha isyan etmez; üçüncüsü: Allahın haram ettiği bir şeye mâlik olsa da, Allah korkusundan fenalığı terk eder. Dördüncüsü: Elinde salâhiyeti olduğu halde kendisine fenalık yapanı af edip, intikamı terk eder. Allah böyle kimsenin vücudunu nâra haram kıldı ve onu şeytanın şerrinden emin eyledi) diyor. Yine devam edip buyururlar ki: (Bir kimsede bu dört sıfat bulunursa, Allah celle o kulun başına rahmetini saçar ve o kulunu, sevdiği kimseler zümresine ithal eder.
Bir: — Şu kimse ki, fakiri evinde misafir eder, yahut fuka.
raya misafir olur.
Iki: — Hastalara ve gözsüzlere, kötürümlere ve emsali sa.
kat ve âlil kimselere merhamet eder.
Uç: — Kölesine, işçisine, uşağına kötü söz söyleyip, onları dili ve eli ile incitmez ve onlara yardımcı olur.
Dört: — Ana ve babasua şefkatli olup, onların dünyada hizmetlerini yapar ve onların affı için Allaha dua eder. Allah da