Ara
Menü

Sayfalar 71–77

1.873 kelime

İrşad I · kaynak sayfaları 71–77

silmişti. Insanlardan kaçıyor, daima tenhalarda dolaşıyor. Anası, bu hâle vâkıf olup meseleyi babasına açtı. Baba divanı toplayıp, Habbâbı divana dâvet etti. Habbâb divana geldiğinde babası oğlunu kucaklayıp gözlerinden öptü. Halini sordu, sual etti: (Ne oldun oğlum? Nedir bu halin? Ben padişah babana söyle. Çaresini göreyim. Derdine derman olayım) deyince. Hâb.

bab hazretleri: (Bacağığım, ben o mektubu okuduğum günden beri Hazreti Muhammed'e âşık oldum.Bâtıl dininizi terkettim.

Putlarınızdan yüz çevirdim. Ben şimdi Allah'ı buldum ve bildim. Onun Resülünün âşıkıyım. Belki bana kızacaksınız, beni hapsedeceksiniz, belki bana ezâ cefâ edip öldüreceksiniz. Bu nu biliyorum, ölürüm bu yoldan vazgeçmem. Onu göremez sem muhakkak ölürüm. Bilin, duyun. Ben Müslüman oldum.

Âhir zaman nebîsine îman getirdim) diyerek kelime-işehâdet getirdi. Baş parmağını kaldırarak: (Eşhedü en lâ lâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden resülüllah) dedi... Bu sözleri oğ lundan dinleyen baba, pür gazâb yerinden fırlayıp Hâbbab'ı tutup yere vurdu. Tekme ile öldürmeğe kasd edipayagının altın.

da çiğniyor, (Bu sözlerinden dön, seni öldüreceğim) diye putlarına yemin ediyordu. Bütün vüzerâsı emire yalvararak Hâbbab'ı onun elinden aldılar. Muhakkak bir ölümden kurtulmuştu. Vezirler emire dönüp: (Yâ emir. Böyle bir civana kasd et.

meyin. Biz ona nasihat eder, dinimize çeviririz) dediler. O günden itibaren palûze tenli, ahü gözlü kızları Hâbbab'ın yanına gönderip onu ıyş-u işrete teşvik ediyorlardı. Ona sözde nasihat edip: (Bilmediğin dine neden giriyorsun? Neden bizim dinimizi terk ediyorsun? Aklını başına alıp düşün. Peşin nimetleri bırakıp gelecek nimetlere inanıyorsun. Tahtını tacını terkedeceksin, onla kalsa iyi. Baban seni kendi eliyle öldürecek. Bunca saltanattan olacaksın. Bak güzel câriyeler senin için, taht, taç se.

nin için) dediklerinde Hâbbab:

«Bana, küfürde sultan, emir olmaktansa, Muhammed'in dininde köle olmak daha iyidir» diyor. Ne güzel kızlara bakıyor.

ne de bu sözlere kulak veriyordu.

Ah Muhammed Resûlüllah. Ah Allahü âhad. Resûlü Ahmed diye feryat ediyordu. Birkaç gün de böyle geçti. Günlerden bir

gün babası Hâbbab'ın yanına geldi. Yapılan nasihatlerin hiçbir faydası olmadığını görünce tekrar Hâbbab'ı öldürmeğe kasd edip ayağının altına aldı. Durmadan vuruyor, kuruyası ayakları ile tekmeliyordu. Hâbbab'ın ağzından, burnundan kanlar bo şanıyor, fakat ağzından bu mübârek kelimeden başka söz çık mıyordu:

«Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah.»

Emir bıçağını çekti. Öldüreceği sırada yine vezirler araya girip:

(Yâ emir. İşi bize bırak. Mademki nasihatle uslanmadı, onu biraz hapsederiz, korkuturuz, işkence yaparız, belki dinimize döner. Hemen katletme) diye emire rica ettiler. Habbâb'ın figânına dağlar dayanamaz iken, zâlim babanın taştan katı olan kalbinde hiçbir merhamet eseri görülmüyordu. (Yâ emir, yapacağımız işkence ve hapis ile uslanmaz ise o vakit katlettirirsiniz) dediler. İşkence başladı. Evvelâ cellâtlara Habbâb'ı dövdürdüler, aç bıraktılar. Ekmeğin tuzunu ziyade edip kendisine su vermediler.

Habbab, yapılan bu işkencelere ragmen dini islâmdan donmek degl, bılakıs aşkı ziyade oluyor, ışkenceleri canına minnet ve devlet biliyor, Onu görmedim ise Unun için olüyorum diye teselli oluyordu.

Bir gün, yine emir gelip oğluna nasihat zımnında: (Bak oğlum. Canına yazık ettin. Bizleri de felâkete uğrattın. Sana acıyoruz. Bu nasihatim son, seni cellâda vereceğim. Gel dinine dön. Benim yerime sen emir ol) deyince Habbâb hazretleri:

(Ey baba, sen ne söylüyorsun? Ahireti dünyaya mı değişeyim? Ben, tenekeye altını değişmem. Ben, Allah'ın kuluyunı.

O ki bütün âlemlerin Rabbidir. Onun habibine âşıkım. Kalbim onun aşkiyle dolmuştur. Değil ki böyle âzap etmek, bundan bin defa daha fazla şiddetle azap etseniz, cismimi parça parça dağıtsanız. Islâm dininden dönmem) dedi. (Ne azâbınız var ise yapın. Işte başım, sırtım, cismim. Karşınızdayım. Yapın, sizin azâbınız bana tesir etmiyor. Aşk benim vücudumu sardı. Onun yoluna bu can-ü teni koydum. Aşk ateşi bana yoldaş oldu.)

(Muhammed hazretlerine uyan, onun yoluna can ve baş koyar. Ey baba! Kibrini kır. Milletinden utanma. Aklın var ise Islâma gel. Sen beni kamçı ile küfre dâvet ediyorsun, ben seni lath sözlerimle Hakka dâvet ederim.) Babası baktı ki çare yok, kendi yoluna gelmeyecek, cellâtları çağırıp: (Buna üç gün Iş kence ediniz, dördüncü gün katlediniz) dedi. Ol hazreti alıp bir kamçılı adam tâyin ederek güneş altında su çektirdiler. Yorgunluğuna bakmayıp kamçı ile vuruyorlar (Muhammed'den dün. Putlarımıza tap) diye cebr ediyorlardı. Ağzından, burnundan ve başından akan kanlar üstünde kurur, ağzında «Lâ ilâheillâllah» sözünden başka söz işitilmezdi. Suyu o çektiği halde ona bir yudum suyu çok görürlerdi. Artık ayaklarında derman, gözlerinde fer kalmamıştı. Uç gün, üç gece böyle tamam oldu.

Idama gideceği saatler yaklaştığı anda bekliyen nöbetçiyi öyle bir uyku bastırdı ki, yüzünü yıkadı, etini çimdikledi, imkâmı yok bir türlü uykusunu bozamıyordu. Zaten Hâbbab'ı kalın zincirlerle bağlamışlar, eli ve ayağı kelepçeli idi. Ne ayağında kuvvet, ne de gözlerinde fer kalmıştı. Ustelik de 3 gündür onu tuzlu ekmekten de men' etmişlerdi. Nöbetçi uykuya daldı.

Öyle bir uyku ki… Zavallı uyumayayım demişti ama, Hak ona u yu demişti. Bunun farkında bile değildi. Habbâb durmadan kuyunun çıkığını ağır ağır çeviriyor, bir taraltan Allah'a niyaz ediyordu: (Yarab; sen kadir-i kayyumsun. Şu halimi görüyorsun, derde derman eden sensin. Benim derdim sence malûm Habibin Muhammed'e giden yolları bana aç. Onun mübarek ce mâlini göster. Bu çektiğim eziyet, cefa benim din yolundaki iftiharımdır. Onu bu dünya gözü ile görmeden ölürsem, Mahşeri beklemek benim için azâb olur. Ondan bir dakika ayrılık bana yüzlerce yıl gibi geliyor. Ey hâllel müşkülât olan Allah. Senden diliyorum, beni onunla kavuştur) diye derûni bir âh çekti.

Ey ihvanı din! Bilmem ki bizlerde böyle îmanın muhabbetin ve aşkın zerresi var mı? Ey Muhammed ümmeti kendini bir yokla. Bir kuruş için dinini dünyaya değişiyor musun? Ki o bir kuruş senin değil, bil ki mirasçınındır. Oleceksin. Hırs ile biriktirdiğimiz mallarımızı sevmediklerimiz taksim edecek. Adetullah böyle cereyan etmiştir. Mal sahibinin malı, sevmedikle-

rine kalır Komşuna eziyet. cefa edersen, Allah o eziyet ettigin komşunu senin malına vâris eder.

Ruhu, melek-ül mevt kabzeder. Bedenini, toprak yer, malını mirasçı alır. Bilmem sana ne kalır? Işte aşk ebediyettir.

Muhabbet onun tâcıdır. Allah bu dini bizlere zahmetsiz ihsan etti. Böyle bir zahmet görsek, yahut Islâm diyarında dünyaya gelmeseydik halimiz nice olurdu? Hakkın bu ihsanından ötürü secde-i şükre var. Işte Eshabı Resûlden niceleri, bâhusus Bilâl ve Hilâl Radıyallahü anhuma ve bunlara benzer binlerce, yüzbinlerce mümin-i sıddık böyle meşakkatler gördüler de dinlerinden dönmediler. Ateşlere atıldılar. Testerelerle biçildiler. Dinlerini ve îmanlarını iki günlük dünya meta'ına satmadılar. Bu cefaları canlarına minnet ve devlet bildiler. Seyfullah Halid ibn-i Velid'in şu sözüne bakınız:

«Birçok muharebelere girdim, vücudumda yarasız bir yer kalmadı. Şimdi kadınlar gibi yatağımın içerisinde ölüyorum»

diye hayıflanıyordu. Hepsi şehadeti canına devlet ve minnet biliyorlar. Zira, şûhedanın Allah indinde diri olduğuna ve indi ilâhîde merzuk bulunduğuna îmanıları tam idi.

Bizden evvel geçen ümmetler de kendi nebilerinin dinleri için seve seve canlarını Allah'a vermişlerdi. Hele Meryem oğlu İsa'nın kavminden hak için, hak yoluna binlerce adam vahşi hayvanlara yem olarak parçalatılmıştı. Bunlar, hayvanlar tarafından parçalanırken, hayvanlardan daha âdî olan hak düşmanları bunları zevk ile seyrediyor, yakın bir zamanda nârın özüne atılacaklarını hiç hesaba katmıyorlardı.

Allah içın can verdiler, canânı buldular. Allahtan ayrılmadılar, ona verdikleri sözden dönmediler. Fakat, şimdi onlar ferz-i necâtta, saadette, Cennette, kurbiyette ve vûslattadır. Allaha inanmayıp, inanan mü'minlere zulm eden zâlimler de, cllerinden masaları, kasaları ve keseleri gitmiş, rütbeleri heva olmuş ebediyen azapta olup, azapları tahfif olınaz. Bilâkis her gün daha ziyade arttığını Kur'an-ı Kerim beyan etmektedir. Her iki taraf da dünyada bâki kalmadı. Kalmadı amma bir fırka ki, mü'mini sâdıklar âlâ-yı ılliyinde sefâ sürmekte, diğer kâfir zümresi esfel-i sâfilinde zulümlerinin cezasını çekmektedirler.

Ama biz göremi yoruz demiyelim. Yakın bir zamanda bürün insanların ve cinlerin, bütün mahlûkatı ilâhiyenin cem ol duğu, bizim de hazır olduğumuz Mahkeme-i Kübrâ'da, bütün mahlükatın gözleri önünde zâlimlerden, mazlûmlarin hakkı alınıp Allahın hapishanesi olan cehenneme atılacaklar, yaptıkları zulmün seyyiesini bulacaklardır. Hattâ, Allah öyle hükmey.

leyecek ki, boynuzsuz koyunun hakkı boynuzlu koyundan alınacak. Zira, dövüştükleri zaman boynuzsuz koyun, boynuzlusu kadar acıtamadığından onun dahi hesabı görülecektir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi o hak dahi infaz olunacaktır. Bunlar hay.

vandır. Kendilerine tekâlif yoktur. Zerre kadar hayrın mükâfa.

tı görülecek, zerre kadar şerrin de cezası çekilecektir. Allah dilersü belki atfeder, ona karışamayız. Mülk onundur. Biz. onun kanununda gördüğümüzü böylece haber veriyoruz. Bu zâlimler nâra ilka olundukları vakitte oraya memur olan melekler bunlarla alay edip, (Sen büyük adamsın, azabı tat) diyecekler. Orada ebedi kalacaklardır. Mazlumlar da Allah için gördükleri cevr-ü cefânın saadetine erecekler. Hakkın Cennetine gireceklerdir. Burada bir sual vârid olabilir.

Allahı ve Resûlü sevene bu kadar işkence yapılıyor da, Allah niçin bu zâlimlere bu kadar müsaade veriyor. Mazlûm rü' minlerini ve âşıklarını nasıl cefâya lâyık görüyor? diyorsan cevabımız şudur:

Biz gafillere gösterivor, işte elendim. Seven kişiler böyle olur. Ben biliyorum, ben görüyorum, siz de bilin ve görün divor. Yine Hakka aşk dâvasında bulunan kimselere, Hakka olan aşklarının miktarını kendilerine bildiriyor. (Allahın kulları imtihanı bunun içindir.)

BEYIT Eğer âşık isen yâre Sakın aldanma ağyâre Düş Ibrahim gibi nâre Bu gülşende yanar olmaz.

Ey Allah için kardeşim! Ey âhiret yoldaşım! Bakınız Cilve-i Rabbaniyeye:

Habbab hazretleri, öyle dua ederken, istedegini istedigine veren Allah, Cebraile (Habbâb aşıkın çilesi tamam oldu. Git, onun bendlerini sök, benim ve habibim için çektigi cefayı, habibime olan muhabbetini bütün aşk dâvasında olan kullarıma ibret olarak naklettireceğim. Mulâkat zamanı geldi. Aşıkı ma...

şukuna kavuştur) dedi. O anda Habbâb'ın bağları birdenbire boşaldı. Zincirleri toprak gibi dağılıyor, elinde ve ayağındaki bu bağlar kendi kendine sökülüyordu. (Allah) deyip yerinden fırladı. Gidecegi yolu bilmiyordu. Sanki kuşlar gibi uçuyor (Benim efendim, sevgili Peygamberim) diyor. Dili Allahı tevhîd ediyordu. Seksen konaklık yolu bir gecede almış, yer çekilmiş, aşkın burakına süvar olmuş, Medine-i Münevvereye dahil olmuştu.

O sönmeyecek nûra doğru koşuyordu. Medine-i Münevvere'ye vâsıl oldukta karşısına eshabı resûlden Amr radiyallahu anh çıktı. Gördü ki karşısında kir civan ağlıyor, ona yaklaştı, ağlamasının sebebini sordu. Derdini kendisine açmasını bildirdi. (Ey civan aç mısın? Susuz musun? Sana ekmek ve su vereyim. Evlâdım sende îman âsârı görüyorum) dedi. Habbâb cevabında (Ben yemek içmek istemem. Kendime aşkı rızk ettim. Onları ben çoktan unuttum) dedi. Amr anladı ki bu çocuk âşıktır.

(Oğlum, aşkın kimedir? Süyle bana) dedi. Hâbbab nerede olduğunu bilmediği için başına bir felâket gelir diye sırrını açmıyordu. Bunu anlayan Amr:

(Ben Müslümanım elhamdülillâh, dedi. Muhammed'in hakkı için sırrını bana söylersen, sırrımı kimseye ifşa etmem) deyince, Hâbbab bu lûtfu ilâhî karşısında hemen kendinden geçti.

Öte yandan, Cebrail habibi hûda efendimize nâzil olup: Yâ Resûlallah. Hakkın sana selâmı var. Eshabın ile çıkıp, sana âşık olan bir zât geldi, onu istikbal edeceksin. Senin aşkınla zahirde harab, bâtında mamûr olmuştur. Dini islâm yüzünden çok cefa gördü. Hak buyurdu ki: (Ben Hâbbab'a, Hazreti Eyüp aleyhisselâmın sabrının ecrini ihsan ettim. Habibim onu karşılayıp ağuşuna alsın, diye buyurdu. Habibimi sevdiği için ben de onu seviyorum) haberini müjdeliyordu. Bu haberi alan Efen.

dimiz, eshabı ile beraber Hâbbab'a karşı varıp, âşık ile mâşuk

karuştular. Efendimiz, Hâbbab'ı kucaklayıp bağrına bastı (Merhaba âşık-ı sâdık oğlum) dedi. Hâbbab Resülün ayağının tozuna yüzünü sürmek istedikçe (ey dinde zahmetler çeken Og.

]um) diye ona iltifatlar ediyordu. Hâbbab başından geçeni hi kâye ettikte, efendimiz ve eshâb gözlerinden yaş yerine kan döküyorlardı.

İşte, âşıklar böyle saadete ererler. Aşkını isbat etti, Hak Resûlüne dünyada kavuştu v'e âhirette de beraber olacaktır. Kişi sevdiği ile beraberdir.

Ey mü'min! Allahın emrine itaat, sünneti resûle ittiba edersen senin de kalbinde Habibi Hüdâya böyle muhabbet hâsıl olur. Dünya ve âhirette ayrılmazsın ondan. O, senin için doğduğu vakit de, mirâcında, bütün ömrü boyunca Hakka münacaat etti. Suni Haktan diledi. Yarın âhiret gününde, evlâdını kaybeden baba gibi seni mahşer yerinde arayıp bulacak, mahşerin şiddeti re dehşetinden seni kurtarıp selâmetle cennete ulaştıracaktır. Onu, her şeyden ziyade sev ki Hak seni sevsin.

Ona tâbi ol ki Hakkı sevdiğini isbat edesin.

AŞKİYYİ CERRAHİ'DEN BİR NUTUK Bütün nâs bilsin duysun.

Mü'minler baksın görsün Kıtmirim kapısında, Billâhi Muhammedin Nûr-u çeşmim Ahmedin.

Babında kıtmir oldum Devleti anda buldum Hak didârını gördüm Vechinde Muhammedin Nûr-u çeşmim Ahmedin.

Kıtmir olup beklemek Şahlıktan bence yüce Beklerim gündüz gece Yolunu Muhammedin Nür-u çeşmim Ahmedin.

Sayfalar 71–77 · İrşad I — tarikat.org