Ara
Menü

Sayfalar 709–715

1.877 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 709–715

cânan bulunur mu? Sen, canindan geçmeden cenânı arzularsın; zünnârını kesmeden iymanı arzularsın... Unutma ki, sofi'ye cennet ve âşıka didâr hazırlanmıştır.

Habib-i Hüdâ, şefi-i rûz-i ceza efendimizden rivayet olunmuştur ki, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, bir kulunu sevdiği zaman Cebra'il aleyhisselâma hitap buyurur:

— Ey Cebra'il!.. Ben, şu kuluma muhabbet ettim. O kuluma sen de muhabbetini arzeyle ve onu sev...

Cibril-i emin, bu hitab-ı izzete muhatap olunca, o kula muhabbet eder ve semâ ehline de seslenir:

— Ey ehl-i semâ!.. Vâcib-il-vücud hazretleri, şu kuluna muhabbet etmiş bulunduğundan, sizlerin de onu sevmeniz iktiza eder.

Bu ikaz ve ihtar üzerine, bütün semâ ehli o kula muhabbetlerini arzeylerler.

Böylesine bir iltifat-ı celile mazhar olan kulda da muhabbet-i ilâhi eserlerinin zâhir olması zaruri olduğundan, o kul dünya âleminde ve yeryüzünde, toprak üstünde iken muhib ve mahbub olur, o kulun kalbinde Muhabbetullah bulundukça kâ'inata mahbub görünür.

Ancak, aşka düşenin halini âşık olanlar bir nebze bilirler.

Âşıkların hallerini ise hakkıyle ancak Allahu tealâ bilir. Ne var ki, Allah azze ve celle aşka talip olmayınca, kul aşka talip olamaz. Âşık olunacak mahbub da ancak O'dur, dost da ancak O'dur ve ondan gayrı dayanacak ve güvenecek yoktur. Firar O'nadır, rücû yine O'nadır. Lûtuf, kerem ve ihsan ondadır ve ondandır. O, bu âlemi aşk ve muhabbet üzere halk ve icat eylemiştir. Gizli hazinesini, aşkı ve muhabbeti üzerine döküp saçmıştır. Bütün mahlûkatı da muhabbeti üzere halk ve icat buyurmuştur. Onun için, âşıkları pervane gibi aşk ateşine yanmıştır.

Ey benim din kardeşim ve Hak yoldaşım:

Sen de aşk-ı ilâhi ateşine yan ki, mâ-şuk-u hakikiye erişesin. Hak ile her dem buluşasın, cemal-i lâ-yezâli müşahede

edesin, Rabbinle tenhalarda konuşasın, kesrette vahdet ve vahdette kesret makamına ulaşasın.

Aşıklar, aşk-ı ilâhi ile âb-1 hayat-ı câvidaniyi bu âlemden içerler. Hak uğruna, Hak için bu âlemden baş ve candan, cennet ve rıdvandan geçerler. Bu makamlardan geçenler, makamın sahibine erişmişlerdir. Sana, şahdamarından daha yakın olan Allahu tealâ hazretlerine, ancak aşk ve muhabbetle erişilebilir. Bu cihana gelmekten asıl murad da işte budur. Bu yola da; ancak ve yalnız mâ'budunun ve mahbubunun Habib'i. olan ve Allah'ın en sevgili kulu bulunan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu tealâ aleyhi ve selleme ittibâ etmek sayesinde girilebilir. Kur'an-ı kerime ittibâ ise, mahbubun hidayeti iledir. Zira, Mahbub-u hakiki olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri dilediği kulunu hidayete ve dilediği kulunu dalâlete iletir. Bu hidayetin tamını ve tamamı, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimizdir. Dalâletin tamını ve tamamı da, remzi de Iblis ve ona tâbi olan nefistir. Şeytana tâbi olan, nefsine tâbi olmuş olur. Allahu tealâ'ya tâbi olan da Resûl-ü Kibriyâ'ya tâbi olur.

Bu iki yoldan birisinin sonu cennet ve rıdvan ve rizayı Rahman'dır. Diğeri de, cehennem ikab, azap ve dereke-i piyrândır. Cennete varan ve didâr-1 ilâhiyye eren yol, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın yoludur. Azaba ve ikaba varan yol ise şeytanın yolu olan tarik-i dalâlettir. Dalâlet yolunda olanlar, bu âlemde yalnız yemek ve içmek, gülüp eğlenmek, tûl-ü emel peşinde koşmak, olmadık hayallerle uğraşmakla meşgul olurlar ki, bu sıfatlar Kitabullah'ta zemınedilen kötü ve çirkin hallerdir. Niçin yaratıldığını bir türlü anlayamayan, Hakka yüz çeviren ve.

hilkatlerinin aslını anlamak istemeyen kâfirler ve fâsıklerdir.

Cennete varan ve didâra eren yolda yürüyenler ise, bu âlemde yaşamak için, kulluk görevlerini hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirebilecek kuvveti kazanmak için helâlinden yiyenler ve helâlinden içenlerdir. Hak için, Hak namına gülen ve yine Hak için, Hak namına ağlayan, hayatlarıni ve sayılı nefeslerini Hakkı zikrederek, verdiği ni'metlere şükrederek, kudret ve azametini fikrederek geçirenlerdir ki, Hakka âşık olduk-

larından daha bu âlemden cennete girer, rizaya ve didâra erer ve mazhar-1 zât olurlar.

Âşıkların ve sadıkların mazhar oldukları bu üstün ve yüce rütbe ve makamları göremeyen, aslında herbirisi bakar kör olan kâfirler ve gafiller, yarın vuku'u muhakkak ve mukadder olan âhiret ve ebediyyet âleminde, mü'min ve muvahhidlerin eriştikleri rütbe ve mertebeleri görüp anlayınca, ne kadar yanıldıklarını ve aldandıklarını farkedecekler ve çok hayıflanacaklardır ama, ne yazık ki iş işten geçmiş olacaktır ve bu yakınmaları onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, akl-ı maaşlarının tezvirlerine aldanmış, bu dünyanın geçici ziynetlerine kanmış ve Allahu tealâ'dan gafil olmuşlardır.

Ne var ki, islâmiyyeti yalnız namazdan ve oruçtan ibaret sayan ve sananlar da, aşk-ı ilâhiden ve muhabbet-i peygamberiden nasipleri olmayan bahtsızlardır ki, âşıkların ve sadıkların erdikleri muhabbet cennetine bakarak mazhar-ı didâr olduklarını anlayınca, pek çok hayıflanacaklardır ama ne fayda! Namaz, oruç, hac ve zekât islâmın rükünlerinden ve şartlarındandır, özellikle Kelime-i şehadetin cehennemden azad olunmağa sebep teşkil ettiği muhakkaktır. Fakat, unutmamalıdır ki, sofular cennette kaldılar ve âşıklar ise didâra erdiler.

Binaenaleyh; cennette kalanlar, didâra erenleri görünce: (Ah nolaydı!.. Aşk-ı ilâhiden bize de bir zerre isabet etseydi...) diye yakınarak orada aşka talip olacaklardır ama, maalesef didâra mazhar olamayacaklardır. Cennetin yolu, Allahu tealâ'ya kulluk, cemalin ve didârın yolu ise Allah ve Resûlüne aşk ve muhabbettir. Ancak, bu sırra orada vasıl ve vakıf olmanın faydası olmayacaktır. Allah ve Resûlüne aşk ve muhabbet, iymanın kemalidir. Mü'minlere muhabbet ise iymandandır. Her zaman, her yerde, her ân ve mekânda, her iş ve davranışta Hakkın bizleri gördüğünü bilmek ve bunu hiçbir zaman unutmamak, biz onu göremesek bile, onun bizi gördüğüne iyman etmek en büyük iykan ve ihsandır ki, keyfiyet Mefhar-i âlem ve güzide-i beni-Adem, sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Hadis-i şeritleriyle sabittir.

Islâm, Allahu tealâ'ya teslimiyyet, Allah ve Resûlüne iyman ise bu teslimiyyetin esasıdır. Islâm, bu işin zâhiri iyman ise bâtınıdır. Ihsan ise, bu-alış-verişin meyvesidir. İyınan ve islâmı kabul ettikleri halde, iykan ve ihsana varamayanlar ise, elbette didâra da eremezler. İyman, cennetin bedeli, iyman ile islâm cennet derecesi, ihsan da didâr-1 Rahmanın remidir. Bu sırrı, ancak Allahu tealâ'ya âşık olanlar kavrayabilirler. Bu lezzeti, ancak Habib-i edib-i Kibriyâ'ya gönül verenler tadabilirler. Cevizin kabuğunu, cevizin içi niyetine yiyenler, elbette aldanmışlardır. Ama, cevizin içini yiyebilmek için dış kabuğunun acısını tadanlar, en sonunda cevizin içini de yiyebilirler, maksudlarına vasıl olurlar. Bu ni'metler ancak tevfik-i Rabbani ve kerem-i sübhani ile mümkündür. Seni ve beni, dilediği gibi halkedenin, seni ve beni istediği yerde ve işte kullanmak gücüne sahip bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.

Daima, ona şükretmeli, itaatte ve ibadette daim olmalı, yolunda kaim bulunmalı ve sırat-ı müstakiym'den hiç ayrılmamalıdır. Rücû, yine O'nadır, bütün yarattıkları fâni, o Bâki'dir.

O'na doğru aşk ile şevk ile koşmalı, rizasına ulaşmalıdır. O, yürüyene koşarak geldiğini ilân ve beyan etmiştir. O'na âşık olanlara ÖLÜM yoktur, OLUM vardır. O'na âşık olanlar gözlerden kaybolurlar ama, gönüllerden çıkarılamazlar, hiçbir zaman unutulmaz ve unutturulmazlar, gönüllerde taht kurup sultan olurlar. Nice mülk sultanları terler içinde hesap verirlerken, gönül sultanları arşın gölgesinde ve Livâ-i hamd'in sayesinde rahat edeceklerdir. Nice mülk sultanları azarlanırlarken, gönül sultanları iltifat-ı Rabbaniyye'ye mazhar olacaklardır.

Nice mülk sultanları, yerlerde sürünürlerken, gönül sultanları FI MAK'AD-I SIDK'a yükseleceklerdir. Nice mülk sultanları zebanilere teslim edilirlerken, gönül sultanları Firdevs-i â'lâda ve civar-ı Mustafa'da iskân olunacaklardır. Nice mülk sultanları cehennem azabını tadarlarken, gönül sultanları âlemlerin Rabbinin cemal-i bâ-kemalini müşahede ile mest-ü hayran kalacaklardır.

Aşk, öyle bir Bürak'tır ki, ona binmek bahtiyarlığına erenler FE-KANE KABE KAVSEYN'den hisselerini alırlar.

Aşk, bir Ref-Ref'tir ki ona binenler vâsıl-ı didâr olurlar.

Rabbiyle naz-ü niyaz ederler.

Aşk, öyle nihayetsiz bir ummândır ki, haddü kenarı yoktur.

Aşk, sırrı Sübhan ve ifade-i Fürkan'dır. Dille ifade olunamaz.

Aşk, bir hal işidir ve er kişi işidir, her kula müyesser olmaz.

Aşk ateşine düşen öyle bir gülşene düşmüştür ki, bu gülşeade yanar olmaz. Mecnun, aşk ateşiyle meşhur, Vamık yine aşk ateşiyle nâmdar olmuşlardır. Züleyhâ, aşk ateşiyle Yusuf'a vuslât bulmuş, Ferhad aşk ile dağları delmiştir.

Aşıkların vücutları, ateş-i aşk-ı Hüdâ ile delinmiş ve Hakka vuslât için bu vücudun her zerresi ayrı bir yol olmuştur.

İbrahim Edhem, aşk ile tâc-ü tahtı ve saltanatı terketmişte öyle Ibrahim Edhem olmuştur. İbrahim Halilullah'ın aşkının ateşi Nemrud'un ateşini söndürmüş ve nâr-ı Nemrud'u bu aşk ateşiyle nura döndürmüştür. Aşıkların ateşi de, nâr-1 cahiymi söndürür ve gülzâr eder. Aşk, kulu vâsıl-ı didâr eder. Aşk, vesile-i vuslât-1 mahbub, aşk maksud-u mâ'buddur. Kimde bu aşkın nişânesi varsa, mutlâka maksuduna erer. Aşıkın aşkının ateşi,.

mâ'şukun aşk ateşini alevlendirir. Aşk ile Hüdâ'ya erişilir, aşk ile matlûp ve maksuda yetişilir. Âşık ile mâ'şuk, aşkta bir olmuşlardır, bu makama erişenler aşktan nasiplerini almışlardır ves-selâm...

Gerçek ve sadık âşıklar, mâ-şukları uğruna herşeylerini fedaya hazır bulunduklarından, âşık oldukları Rabbil-âlemiyne zâhidler gibi yalnız vücutları ile ibadet etmezler. Bütün aza ve cevarihiyle ibadette bulunurlar. Bir ân için olsun, Allahu azim-üş-şânı hatırlarından çıkarmazlar, zikri daim üzere bulunurlar.

Allah azze ve celle, cümlemizi aşk-ı mecaziden geçerek aşk-ı ilâhiye eren, her türlü dünya âlâyiş ve gösterişinden geçerek cemal-i lâ-yezâle talip ve Habib-i edib-i Kibriyâ'ya âşık olan Hz. Suban ve Hz. Bilâl ile cem'eyleyip o âşık-ı sadıklar

hürmetine bizleri de âşıklar zümresine dahil eyleye (Amin bihürmeti aşk-ı ilâhi, nûr-u Nebi ve kerem-i Ebu-Bekrin ve Ömerin ve Osmanın ve Ali ve âl-i Nebi ve evlâdihi ve ezvâcihi ve muhibbihi rıdvanullahi tealâ aleyhim ecma'ıyn.)

HIKAYE Bir zamanlar, şarkin ilim ve â'mali mâ'mur olduğu devirlerde Belh şehrinde dilencilikle geçimini sağlayan yaşlı bir kadıncağız vardı. O kadar ihtiyar ve âcizdi ki, çalışamazdı ve üstelik kendisine bakacak kimsesi de yoktu. Günlerden bir gün, her nefis gibi bu yaşlı dilenci kadın da ölümü tattı ve ecel kendisini bu fâni âlemden bâki ve ebedi âleme aldı ve götürdü.

Öldüğü gece, Belh şehrinde bulunan Hak velilerinin hepsi bu kadıncağızı mâ'nalarında gördüler ve âhiret âleminde kendisine ne muamele olunduğunu sordular. Kadın, onlara şöyle cevap verdi:

— Beni kabre yerleştirdiler ve üzerimi toprakla örttüler.

Ruhuma ithafen Kur'an-ı azim okudular ve Rabbimin beni af ve mağfiret buyurması için dua ettiler. Her cenazede olduğu gibi birer ikişer dağılırlarken ve henüz ayak sesleri kabrimden duyulurken, iki heybetli melek karşıma dikildiler ve bana:

(Rabbine ne getirdin?) diye sordular. Ben de bu iki meleğe:

(Omrümün son yıllarında çalışamayacak kadar yaşlı ve hastalıklı olduğum için, dilenerek geçimimi sağlardım. Bir çok evlerin kapısından beni «Haydi Allah versin!..» diye savarlardı.

Şimdi, Allahu talâ'nın kapısına geldim. Bana ihsan ve keremini bahşetmesini beklerken siz karşıma dikildiniz ve bana ne getirdiğimi soruyorsunuz. Oysa, hayatımda kullar bana Allahu talâ'nın vermesini dilerlerdi. Sultan kapısına gelen ne getirebilir? Bu kapıya gelene Ne getirdin? diye sorulmaz, Ne istisun? diye sorulur.) cevabını verince her iki melek de şaşırıp kaldılar. İşte, o zaman Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri bu meleklere hitap buyurdu: (Mademki kullarım bu yaşlı hatuna Allah versin, demişler. Eğer istediğini vermeyecek olursam.

ben de onu kapısından boş çevirmişlerden, kullar gibi mahrum etmişlerden olacağım. Kullarım kendisine benim vermemi tavsiye ettiklerine göre, bu yaşlı kulumun benim kapımdan gayrı müracaat edebileceği kapı yok ki oraya göndereyim. Onu, bana bırakın ve aramıza girmeyin...) buyurdu ve beni affı, kerem ve ihsanı ile memnun ve mesrur eyledi...

Ilâhi!..

Bu yaşlı kadın gibi bizler de senin kapına geldik. Senin kapından gayrı ihsan ve inayet dileneceğimiz bir başka kapımız yok ki, oraya iltica ve dehalet edelim. Bizlere: (Ne getirdin?) diye sordurma yâ Rab! (Ey kulum, ne istiyorsun?) diye sor. Ne getirdin diyecek olursan, suç hamlemizden başka hiçbir şey getiremedik. (Ne istiyorsun?) diye sorarsan affını, lûtfunu, keremini, ihsan ve inayetini, cennetini ve cemalinin rü'yetini istiyoruz yâ Rabbel-âlemiyn!..

Eli boş gidilmez, gidilen yere;

Rabbim, boş gelmedim! Ben suç getirdim, Dağlar çekemezken o ağır yükü, Iki kat sırtımda pek güç getirdim...

ilâhi!

Lûtf-u tevfikinle kaleme almak cür'etinde bulunduğum bu âciz ve nâçiz risâlemizi ind-i ilâhinde ve Habib-i edibin ile Velilerin ve ilimleriyle âmil âlimlerin indinde makbul ve mergub olan, kerem-ü inayetinle okuyanları ve dinleyenleri hidayete ve selâmete erdiren eserler meyanına idhal eyle... Yazarken, herhangi bir hata yapmışsam, kasda makrun olmadığı zât-ı ülûhiyyetince mâ'lumdur, âlim-üs-sırrı vel-hafayat ancak sensin, bu fakir ve cahil kulunu affeyle... Bu hatalarımdan dolayı beni mu'aheze buyurma ve bağışla... Okuyanları, okutanları ve dinleyenleri Habib-i edibine ve kitab-ı mecidine bahşeyle. Bizlere ihlâs ile amel etmek nasip ve müyesser eyle... Son nefeslerimizde kâmil bir iyman ile hüsn-ü hatime bahş ve ihsan eyle...

Ilâhi!.. Ism-i â'zamın hakkıyçün, bu risâlemizi okuyan,

Sayfalar 709–715 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org