Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 702–708
nenin yorumlanmasında ve uygulanmasında bile hâlâ bir anlaş..
maya varamadık. Oysa:
Durur ahkâm-ı nusret ittihad-ı kalb-i milletten, Çıkar âsar-ı rahmet ihtilâf-ı re'yi ümmetten...
Gerçek demokrasi işte budur. Zira, iki cihan serveri (İhtilâfi ümmetiy rahmeten vasi'aten) buyurmuşlardır. Fakat, bu ihtilâf bir grubun doğuya, öteki grubun batıya yönelmesi demek değildir. Hedef aynı olacak ve o müşterek hedefe, elbirliği ile, gönülbirliği ile, işbirliği ile nasıl varılacağı konusunda herkes düşüncelerini açıkça ve serbestçe söyleyecek, müsbet ve hayırlı bir sonuca varıldı mı, herkes onun üzerinde ittifak ve ittihad edecektir. Dini ve milli birlik ve beraberlik işte budur. Yoksa, birinin AK dediğine öteki KARA derse ve her ikisi de kendi düşünce ve kanaatinde israr ederse, ona çözüm bulabilmek için başbaşa çareler aramazlarsa o ihtilâftan ittihad değil, bugünkü gibi anarşi çıkar. fitne çıkar, fesat çıkar.
Her ne hal ise, keferenin âhireti yok ama, hiç olmazsa dünyası var. Bizim ise, ne dünyamız ne âhiretimiz var!.. Oturup hüngür hüngür ağlayacak haldeyiz kardeşlerim!.. Değil âhiretimizi, burnumuzun ucunu bile göremeyecek hale gelmişiz.
Çepçevre tehlikelerle kuşatılmış haldeyiz, hangi yana dönseniz.
bir din ve devlet düşmanının tuzağı ile karşılaşıyorsunuz. Bir çokları, bilerek veya bilmeyerek bu tuzaklara düşüyorlar, yollarını şaşırıyorlar, ihanete varacak kadar haddi aşıyorlar, vuran vurana, kıran kırana savaşıyorlar, din, millet ve devlet düşmanları hergün biraz daha maksatlarına ulaşıyorlar, içeriden ve dışarıdan bizi bölmek ve parçalamak için geceli gündüzlü çalışıyorlar. Biz ne yapıyoruz? Birbirimizin kuyusunu kazıyoruz, haram - helâl ne bulursak yiyip yiyip azıyoruz, yarar mı, zarar mı hiç düşünmeden aklımıza geleni yazıyoruz, sonra da oturup kendi kendimize kızıyoruz. Danışma yok, anlaşma yok, kaynaşma yok, hergün biraz daha birbirimizden kopuyor ve uzaklaşıyoruz. Bu böyle gitmez efendiler! Ölüm var, kabir var, sorgu - sual var, hesap var, cevap var, cennet var cehennem var.
Vakit geçirmeden tevhide gelelim, tevhid ile birleşelim, âhiretimizi düşünelim. Dünyadan el ve ayak çekerek amel sandiğı olarak tavsif edilen tabuta girince, mezar denilen çukurda sırtin topraga verilince, Münker-Nekir adı verilen iki melek karşında belirince sana ve bana kimler yardım edebilir? Sen, anana ve babana mezarlarında yardım elini uzatabildin mi ki başkalarından yardım bekleyebilesin? Mirasçılarımız, bizim için ne hayır işleyebilirler? İşleseler bile ne hayrı olur ve neye yarar? Hayatta ve sıhhatte iken canını dişine takarak kazanıp biriktirdiğin ve ölür ölmez mirasçılarına terkettiğin malın veya paranın sana dünyada hayrı olmadığına göre, âhirette ne yararı olabilir? Olsa olsa, sen hesabını verirken terler dökersin,.
mirasçıların âfiyetle yerler ve belki de arkandan (Az bıraktı!)
diye küfrederler. Senin için namaz kılan, oruç tutan, hacca giden olur mu, olsa bile bu ibadetlerin sana hayrı ve faydası do-.
kunur mu?
Şu halde, bugüne kadar işlediğin günahlara tövbe ve istiğfar et, iyınanını tazele, ibadet ve tâ'ate sarıl, Hakka hakkıyle kul ol, geri kalan ömrünü bu yolda harca, tam bir adalet ve hakkaniyet ile hak sahiplerine haklarını iade et, kırdıklarının incittiklerinin gönüllerini ve hoşnutluklarını al, seni affetmesi için gece gündüz Rabbine yalvar... Yoksa, artakalan üç beş yıllık ömrün de heder olur, bu sonuç senin için büyük keder olur, dünyaya gelen herkes önünde sonunda âhirete gider olur.
son konağın kabir, son döşeğin kara toprak olacaktır. Doymayan gözlerin orada toprakla doyacak ve dolacaktır. Daha sonra mahşer var, hesap var, mizan var, sirat var, cennet var, cehennem var. Haklarına tecavüz ettiklerimiz, bilerek veya bil-.
meyerek kendilerine kötülük ettiklerimiz orada bizi beklemektedir. Haklarını almadan yerlerinden ayrılmaları düşünülemez. Bizden önce gelip göçenler, hasret ve nedamet içinde ağlayıp sızlanmaktadırlar:
— Ah, nolaydı Rabbimiz bizi dünyaya geri gönderseydi,.
orada ona ibadet ve tâ'atte bulunsaydık, emrettiği gibi yaşa-.
saydık, sırat-ı müstakiym'den hiç ayrılmasaydık, temennisinde bulunmaktadırlar.
Şunu iyi bilmiş ol ki, bu dünya hayatında gafletle geçirdiğin bir tek günü onlara satmak mümkün olsaydı, onu satın alabilmek için dünya ve dünya içinde bulunan herşeyi feda etmeğe razı ve hazır olanlar vardır. Sen ise, gaflet ve dalâlet içinde değil günlerini aylarını ve yıllarını, âdeta bir mirasyedi hovardalığı ile ömrünü boşuna harcıyor, ne kazandığını ve ne kaybettiğini dahi bilemiyorsun.
Yazık bize, yazıklar olsun bize!.. Halk içinde dış görünüşümüzü tezyin ederken, gizli gizli isyanlar, günahlar ve kötülüklerle kalplerimizi ve bâtınlarımızı kirletiyoruz. Çoğumuzun kalıplarımız, pahalı kumaşlardan en usta terzilerin diktikleri elbiselerle, saç ve sakallarımız en mâhir ve becerikli berberlerin traşları ile süsleniyor, riyâ ile kıldığımız namazlar, cami kapısında sırf gösteriş olsun diye kestirilen bağışlar, hakimane sözler, sahte bir merhametle çevresini süzen gözlerle güzel gibi görünüyor ama, kalplerimiz kin, hased, gazap, riyâ, yalan, dolanla kapkara ve kirlidir. Açıkçası, kalıplarımız müslüman gibi görünse de, kalplerimiz küfür ve nifak ile doludur.
Allah celle, bizlere hayrı emrediyor, biz şerre uzanıyoruz. Allah celle, bizi zikrediyor, biz onu unutup anmıyoruz. Allah celle, bizi cennetine çağırıyor, biz koşar adım cehenneme yaklaşıyoruz. Allah celle, bizi kulluğuna çağırıyor, biz nefsimize ve şeytana kul oluyoruz. Çoğumuz, nefsinin ve şeytanın bineği haline gelmiştir. Şeytan, sırtımıza binmiş, yularımızı eline almış, bizi dilediği yere ve yöne sürüyor. Hoş, bir çok hususlarda şeytan bile bizim işlediğimiz günahları işlemek için Allah Teâlâdan korkar.
HİKÂYE Şeytan aleyh-il-lâ'ne, günlerden birgün, insan kılığına girdi ve bir insanoğlu ile arkadaş oldu. Birlikte yola çıktılar, akşama kadar yürüdüler, o insanoğlu bu süre içinde Rabbine hiç ibadet etmedi. Bir yerde geceyi geçirdiler ve sabahladılar, insanoğlunda yine ibadet yok. Hâsılı, üç gün gittiler, insanoğlu
bir defa olsun Hakka secde etmedi. Şeytan, dayanamayıp sordu:
— Arkadaş sen beni tanıyor ve kim olduğumu biliyor musun?
İnsanoğlu cevap verdi:
— Hayır, dedi. Yola çıkarken arkadaş olduk ve üç gündür birlikte yolculuk ettik. Senin hakkında bütün bildiğim bundan ibarettir.
O zaman, şeytan kendisini ona takdim etti:
- Ben, şeytanım!.. dedi.
— Hangi şeytansın? Hz. Adem aleyhisselâma secde etmekten kibirlenen şeytan mı?
- Evet, o dediğin şeytanın ta kindisiyim ama mâ'zur gör, seninle daha fazla arkadaşlık edemeyeceğim.
— Neden?
— Zira, seninle arkadaşlık etmekten korkuyorum.
— Sebep?
— Ben, Âdem'e secde etmedim ama, Rabbime secde etmekte hiç kusurum olmadı. Allahu tealâ, bana Adem'e secde etmemi emrettiğinde, kendimi ondan yüce ve üstün gördüm ve secde etmekten kaçındım ve bu yüzden de Rahmet-i ilâhiyyeden mahrum bırakıldım ve huzur-u ilâhiyyeden koğuldum.
Oysa, Allahu zül-celâl vel kemal hazretleri sana zât-ı ülühiyyetine secde etmeyi farz kıldığı halde, üç gündür sen Rabbine bir kerrecik olsun secde etmedin. Senin işlediğin bu günahı işlemekte ben Allahu tealâ'ya sığınır ve ondan korkarım. Seninle arkadaşlık ve yoldaşlık etmeğe devam edecek olursam, senin başına inecek azaptan bana da isabet edebilir. Haydi sana uğurlar ola, dedi ve insanoğlunun yanından uzaklaşıp gitti.
Azizim:
Günah çokluğu ve kusurlarla yaptığın ibadetlerden dolayı u'cuba kapılma!.. Günahın, büyüğünden ve küçüğünden, azından ve çoğundan kaçmağa ve sakınınağa çalış... Allahu tealâ, Envar-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 45
bir hatası için ikiyüz bin yıl ibadetine rağmen İblis'e lâ'net etmiş ve onu huzurundan koğmuştur. Hz. Adem aleyhisselâm SAFİYYULLAH iken, bir zelle ile cennetten çıkarılmıştır. Evleri mezar ve emelleri bugün âh-ü zâr olmuş, cemiyetleri dağılmış olan kimselere bak ve dünyadan sakın emin olma...
Dünya hayatında ebediyyen kalabilmek muhaldir. Ana rahmine düştüğün gündenberi, ömür binandan hergün bir taş düşmektedir. Yakın bir gelecekte ömür yapının bütün taşları dökülecek ve çatısı başına yıkılacaktır. O zaman, senden öncekilere olduğu gibi seni de kara toprağın bağrına yerleştireceklerdir.
Günün birinde, yaptığın günahlara ve kötülüklere çok ama pek çok pişman olacak, ağlayıp sızlayacaksın. Fakat, o korkunç yüzlü azap melekleri karşına dikildikten sonra bu pişmanlığının hiçbir yararı olmayacak ve seni cehennem azabından kurtaramayacaktır. Azap melekleri, Allahu tealâ'n n emrine karşı gelemezler ve kendilerine ne emrolunmuşsa, onu mutlaka yerine getirirler. Binaenaleyh, onlardan medet ve şefkat bekleyemezsin. Malın ve paran arttıkça, kibir ve gururun da artıyor. Acaba, senin gibi yüzbinlerce zenginin malını mülkünü bir araya getirseler, hergün biraz daha eksilen ömrünü geriye getirebilir misin? Ecelini, bir tek dakika uzatabilir misin?
Ömür sermayesini harcayarak edindiğin dünya mal ve sermayesi, o korkunç günlerde sana ne gibi yararlar sağlar? Ecel gelince bir saniye bile mühlet veremez. Azra'il aleyhisselâm, â'mal-i salihan olup olmadığına, ibadet ve tâ'atin bulunup bulunmadığına, tövbe edip etmediğine bakmaz, kendisine verilen emri tam zamanında ve mutlâka yerine getiriverir. Acaba hangi yüzle ve hangi özle Hak divanında duracak ve Rabbine hesap vereceksin?
Ey âşık-ı sadık!..
Omür sermayesinin bir saniyesini bile sakın israf etme, kısacık fâni ömrünün her sâniyesini o ebedi âlemi kazanmak için harca, yararlı ve salih ameller işle, Allahu tealâ'ya hakkıyle kulluk eyle, fâni dünya evinde barındığın ve kaldığın sü-
rece, ebediyyet ülkesindeki saadethaneni bina etmeğe çalış, seni zorla çıkarmalarını beklemeden dünyayı terkeyle, ölmeden önce öl ki, olasın!.. Hak rizasını bulasın, ebediyyen cennet evinde kalasın, cemal-i bâ-kemali göresin, bağ-ı cinâna eresin, muhabbet güllerini deresin, cennet-i zâtta mazhar-ı zât olmak mutluluğuna kavuşasın, ebedi zevk ve safa içinde yaşayasın...
Dünyaya dikkat ve ibretle bakacak olursan, çalışmanın zorla ve ayrılmanın ise ihtiyari olduğunu görür ve anlarsın. O halde, sana bahş ve ihsan buyurulan ilâhi ni'metlere şükret ki, o ni'metler artsın ve çoğalsın. Bilirsin ki, şükredilen ni metler daima artar ve çoğalır. Dinine ve iymanına sahip ol, kâmil mü'min ol, ömrünü Allah'sız ve günlerini ibadetsiz geçirme!.. Bu anlattıklarımıza dudak bükenlerin ve yüz çevirenlerin, cehenneme tâlip oldukları şüphesizdir.
Halbuki, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ bizlerin cehenneme girmemize ve azap görmemize razı değillerdir. Zira, Allah ve Resûlünün biz kullarına ve ümmetine karşı olan şefkat ve merhametleri, ana ve babaların evlâtlarına duyduğu şefkat ve merhametten pekçok ziyadedir. İşin başı, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerine hakkıyle kul ve iki cihan serverine lâyık ümmet olabilmektir. Zât-ı ülûhiyyetine kul ve Habib-i edibine ümmet olanları Allah azze ve celle hazretleri sever. Allahu azim-üş-şân bir kulunu severse, kul da Rabbini sever. Sevgi, itidal derecesini geçince ona aşk denilir. Bu aşırı sevgiye mübtelâ olanlara da âşık denilir. Âşıkın alâmeti ise, mâ'şukunun yolunda herşeyini fedaya hazır olmak, herşeyini tereddüt etmeden feda etmektir. Bir ikinci alâmeti de, nefsini telef edinceye kadar sevdiğinin rızasını kazanmağa çalışmaktır. Aşk, muhabbet derecelerinin en sonu olduğundan dolayı âşık olan muhibbin muhabbeti ve mâ'şukuna olan muhabbeti hakikatte muhabbet-i ilâhiyye eseridir. Sadık olan âşıkları, Allahu tealâ sever ve meleklerine de âşık-ı sadıka muhabbet etmelerini emr-ü fernan eyler ve melekler de Hak âşıkı olan o kulu severler.
HIKAYE Bir âşık-ı billâhın yanına murâi yani iki yüzlü bir dilenci geldi ve:
— Allah aşkına bana biraz para ver! diye kendisini acındırarak yalvardı. Aşık-ı billâh olan zât-ı akdes, üzerinde ne kadar para ve kıymetli eşya varsa, hepsini o iki yüzlü dilenciye verdi ve o sahtekâr cebine doldurduğu paraları eliyle bastırarak ve kıs kıs gülerek oradan ayrıldı. Hazır bulunanlar:
- Efendi hazretleri, ne yaptınız? dediler. O iki yüzlü berif, belki Allahu tealâ'ya inanmayan iymansız mürâ'inin biriydi. Sizi kandırıp paranızı alabilmek için Allahu talâ'nın adını anarak para istedi. Siz de onun bu hiylesine aldandınız ve saf kalplilikle üzerinizdeki bütün parayı ve kıymetli eşyayı kendisine verdiniz.
O zât-1 muhterem, kendilerine şu cevabı verdi:
— Beni kandırmak için Allah aşkına dediğinden dolayı, üzerimde neyim varsa hepsini verdim. Eğer, tam bir ihlâs ile Allah aşkına deseydi, tereddüt etmeden canımı bile verirdim.
Es-salâ her kim gelir pazar-ı aşka es-salâ, Es-salâ her kim yanarsa nâr-ı aşka es-salâ, Es-salâ dâr-1 ENEL-HAK'ta bugün Mansur olup, Can ve baştan geçen berdâr-ı aşka es-salâ, Ibn-i Edhem gibi tâc-ü tahtı terkeyleyen, Soyunup abdâl olan Hünkâr-1 aşka es-salâ, Kendini odlara atan şol Halilullah gibi, Can-ü dilde bülbül-i gülzâr-ı aşka es-salâ, Varlığı dağını delip Şirin iline yol eder, Ey NIYAZİ söyle ol mi'mâr-ı aşka es-salâ...
Allah aşkına neler terkedilmelidir, neler terkedilmiştir, haberin var mı? Mü'min olana lâzım olan aşk-ı Hüdâ'dır, âşıkın nesi var ise mâ'şuka fedadır. Onun için, âşık-ı billâh olanlar Allah yoluna herşeylerini feda etmişlerdir. Can verilmeyince,