Ara
Menü

Sayfalar 696–701

1.701 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 696–701

dinin boş kalan kürsüsüne yine ölecek bir başka vâiz efendi oturuyor, ölen bir müftünün makamına ölecek başka bir müftü kuruluyor, ölenin yerini önünde sonunda ölecek bir başkası alıp duruyor. Bu, yalnız din görevlileri için vârid değildir.

Bütün mesleklerde, memuriyetlerde, en küçüğünden en yükseğine kadar bütün mevki ve makamlarda durum aynıdır.

Evet, bizler dünyaya tâlibiz, âhiret bize tâlip!.. Bizler yaşamaya tâlibiz, ölüm bize tâlip!.. Biz günaha, suça, kötülüğe, isyan ve nisyana tâlibiz, cehennem de bizi yakmağa tâlip!..

Oysa, böyle mi olmalı? Bizler, sevaba tâlip olmalıyız ki, cennet de bize tâlip olsun... Biz, rizaya tâlip olmalıyız ki, Allahu tealâ da bize tâlip olsun... Biz, cemale tâlip olmalıyız ki, cemal-i lâ-yezâl da bize tâlip olsun...

Gafiller, dünyadan ne kadar ayrılmak istemeseler de, onlara tâlip olan ölüm günün birinde, hiç umulmadık ve beklenmedik bir ânda çıkagelir. Ölümün uğramadığı ülke, yolunun geçmedigi belde, kapısını çalmadığı kâşâne veya virane yoktur. Dünya âleminde nerede hayat varsa, ölüm orada hazırdır.

Eskiler: (Gelin girmedik ev olabilir ama, ölüm girmedik ev aslâ olamaz.) derlerdi. Olüm, fakirin kulübesine de, kralların ve padişahların saraylarına da dilediği ânda pervasızca girebilir. Esasen, nereden geldigini bilen, birgün geldigi yere döneceğini de iyi bilir. Asıl vatanımız olan öteki âlemden, gurbete çıkmış bir reçber, bir işçi gibi dünyaya gelmiş kişileriz. Belirli bir süre sonra elbette ve elbette vatan-i aslimiz olan ebediyyet âlemine döneceğiz. Bu gurbet ve çalışma hayatında hayırdan ve şerden ne kazandıksa ancak onu götürebiliriz. Bizi bu gurbet ve çalışma hayatına gönderen de mutlâka hayır veya şer ne kazandığımızı soracak ve bizden hesap isteyecektir.

Dünya hayatından ayrılmak istemiyorsun, ölmeği ise hiç düşünmüyorsun. Iyi, güzel ama ölümden kaçmak ve kurtulmak nasıl mümkün değilse, ölümsüzlük nasılsa arzu ve iradene bağlı bırakılmamışsa, sayılı nefeslerin tamamlanıp ecelin dolduğu zaman (Efendim, lûtfen ölmek zahmetinde bulunur musunuz?) diye senden izin ve müsaade alınmıyorsa, seni bu

dünya gurbetine gönderen Rabbine hesap vermekten de kaçınamazsın, sorumluluklarından kurtulamazsın, azaptan ve ikaptan yakanı sıyıramazsın. Bir gün gelecek öleceksin, kabir denilen o karanlık çukura gireceksin, orada ilk defa sorguya çekileceksin, âhiret azığın ve hazırlığın yoksa hayli sıkıntılar çekeceksin, sonra mahşer yerine sürüleceksin, hayatının hesabını vereceksin, bütün suçlarını, kabahatlerini, kötülüklerini, günahlarını, isyanlarını eline verilecek amel defterinden bizzat kendin okuyacaksın, dünya hayatında işlediklerini birer birer kendi ağzınla itiraf edeceksin.

— Söylemem, saklarım, orada da yuttururum zannetme!.

Söylersin, hem öyle söylersin ki, ellerin, ayakların, gözlerin, kulakların; bütün aza ve cevarihin de sana ve senin kötülüklerine tanıklık ederler.

— El ve ayak da konuşur mu imiş? deme!.. Konuşur, hem bülbül gibi konuşur ve herşeyi itiraf eder. Nasıl mı? Dünya hayatında görmüyor musun? Mütehassıs polisler gelip hırsızın veya katilin parmak izlerini alıyor ve suçluyu meydana çıkarıyorlar. Bahçedeki ayak izleri, suçluyu ele veriyor. Katilin eteğine bulaşan bir damla kan, maktulün kimin tarafından öldürüldüğünü isbat ediyor.

Gafleti ve cehaleti bırak, iymana ve iykana gel, inkârı bırak, ikrara gel, tekzibi bırak, tasdike gel...

Biz, bizi bilmez idik, bizi kendinden eyledi;

Aşikâre kıldı bizi, kendini pinhân eyledi...

Bir gün, ölümün seninle akraban arasına girecektir. Dünya. gerçekten iki kapılı bir handır. Bir kapıdan gelinir ki, ona ana rahmi denilir. Bir kapıdan da çıkılır gidilir ki, o ikinci kapıya da kabir kapısı denilir. Dünya mülkü fânidir, bu iki kapılı han sana kalır sanma!.. Buradaki ikametimiz mahdut ve muvakkattir, gelip geçicidir. Ölümden sonra dünyada kalanlarla görüşmek ve anlaşmak mümkün değildir. Ancak, Allahu tealâ'nın izniyle, rü'yâ veya keramet yolu ile görüşülebilir. Şu halde, fâni ve gelip geçici olduğunu bile bile, bu dünyaya sıkı

sıkı bağlanmak neye? Kâfirler ve münkirler gibi şiddetle, şehvetle sarılmak neden? Aklın yok mu, fikrin yok mu? Düşünme kabiliyetin yok mu? Yalnız yiyip içmeğe, gezip eğlenmeğe gelmediğini neden anlayamıyorsun? Aşırı muhabbet edenler, bu dünya hayatından pek güç ayrılırlar ve hayal kırıklığı ile başbaşa kalırlar. Zira, insanın aşırı derecede sevdiği ve muhabbet ettiği bir şeyden ayrılması çok zor ve çok güç olur. Demek oluyor ki, dünyaya aşırı muhabbet edenlerin ölümleri de daha şiadetli ve acı olur. Bununla da kalmaz, asıl hayat olan ebediyyet âlemi denilen âhiret hayatı kendisine zindan olur. Çoğu insanlar, yiyemeyecekleri malları, altun ve gümüşleri biriktirirler, içinde oturup rahat etmek kısmetleri olmayan evler, apartmanlar, köşkler, villâlar yaptırırlar. Sonra da bunların hepsini başkalarına bırakır, geçer giderler. Biriktirdiklerini kimler için biriktirdiklerini, yaptıklarını kimler için yaptırdıklarını kimler için hazırladıklarını kendileri de bilemezler. Oysa, varıp gidecekleri yerin kabir olduğunu pekâlâ bilirler ve nasip olursa beraberlerinde beş altı metre beyaz kefenden başka bir şey götüremeyeceklerini, kendilerinden önce gelip geçenlerin de götürmediklerini hiç şüphesiz bilirler. Böyle olduğu halde, yakın bir gelecekte terkedip gidecekleri fâni dünya mülkünü imâr ederlerde, bâki ve ebedi âhiret mülkünü harap bırakırlar. Bu nasıl irfan ve ne acayip iz'andır. Sen tut, kendin ebediyyen içinde oturamayacağını bile bile köşkler villâlar yaptır, milyonlarca lira harca etrafinı pembe veya yeşil mermerlerle, mozaiklerle kaplattır, sonra bütün bunları bırak kara toprağa gir!.. Bu alış-verişin kârı neresinde, bu hesabın akılla, mantıkla izahı nesinde? Böylesine, akıllı insan denilebilir mi- Ahiretini inkâr edenler, ya kâfirdir veya kendisini müslünan zanneden ahmak gafildir. Servet sarhoşluğu, söhret sarhoşluğu, mal ve ikbal sarhoşluğu, mevki ve makam sarhoşluğu ile başları dönen ve kendilerine malik olamayan bahtsızlar, elbette kendilerine o serveti, o şöhreti, o mal ve ikbali, o mevki ve makamı kimin verdiğini unuturlar, bir takım safsatalarla kendilerini avuturlar, kulluk görevlerini ve âhiret ödevlerini terk ve ihmal ederler ve sonunda derin bir hüsran içinde

kendilerine ait olduğunu sandıkları herşeyi yüzüstü bırakıp giderler.

Şöyle bir soru akla gelebilir:

— Hepsi güzel hoş ama; bütün bu saydıklarınız yani servet, şöhret, mal ve ikbal, mevki ve makam neden bu derece zemmedilecek kadar kötü olsun? Insana, dünya hayatında bunlar lâzım değil midir?

Biz de, âcizane cevap verir ve deriz ki:

— Aslında, hiçbirisi kötü değildir. Kötü olan, bütün bunları kuluna bahş ve ihsan eden Rabbini unutmak, kulluk ve insanlık görevlerini yerine getirmemek, dünya hayatına mağrur olmak ve onunla avunmaktır. Bir başka deyimle, kulu Rabbinden ayıran, ona bir takım görevleri bulunduğunu unutturan, ölümden ve âhiret hayatından gaflet ettiren herşey bi-zâtihi kötüdür, çirkindir, mezmumdur. Kişi, servet, şöhret, mal ve ikbal, mevki ve makam sahibi olabilir. Ama, kalbinin asıl meyledeceği şeyler bunlar değildir. Asıl hüner, eline geçen ve Hakkın balışayişi olduğuna aslâ kuşku olmayan bu fâni ninetleri, Allahu talâ'nın muradı üzere yerli yerince kullanmak, ona sıkı sıkı bağlanmamak, âhiret vazifelerinde oyalanmamak ve hepsinden önemli olarak önünde sonunda öleceğini ve herşeyi terkedip ebedi âleme gideceğini yakinen bilmektir.

Nice zenginler, nice hükümdarlar ve nice bahtsız insanlar vardır ki ölüm gelip çattığı zaman, servet ve saltanatlarına bakarak:

— Lâ'net olsun böyle servete, lâ'net olsun böyle saltanata!.. diye hayıflanmışlar, servet ve saltanatları da onlardan sormuşlardır:

— Neden bize giderayak lânet ediyorsun?

- Beni Rabbimden alıkoyan, ibadet ve tâ'atime engel olan sizler değil misiniz?

— Sen bize değil, kendi kendine lâ'net et... Bizim ne suçumuz var? Bizi, Rabbinin murad ettiği hayırlı yerlerde ve işlerde de kullanabilirdin, ibadet ve tâ'atine devam edebilirdin... Seni, bunlardan bizler mi alıkoyduk? Sen, kendi nefsine,

şehvetine ve zulmüne bizi vasıta kıldınsa suç bizim mi? Bir fakir ailenin kışlık ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kaç altın, bir fahişenin boynuna da takılabilir. Bu takdirde, suç o altınlarda mı, onu yerli yerinde kullanmayanda mıdır? diyecekler ve o gafilleri mutlâka susturacaklardır.

Ey akıl ve iyman sahipleri!..

Bu dünya hayatında bütün mahlûkat, Hz. Süleyman aleyhisselâm gibi senin emir ve fermanına boyun eğseler, hepsi sana itaat eyleseler, bu itaat ve mutavaatleri ancak 40 - 50 sene gibi kısa bir müddet içindir. Elli yıl sonra ne sen bâki kalırsın, ne de sana itaat edenler kalır... Şu halde, bu 40 - 50 yıllık hükümranlığının, sana ne faydası olur sanıyorsun?

Bir hükümdar veya devlet başkanı, farz-ı muhal yüz yıl iktidarda kalsa, çevresinde ona itaat edenler, onu gerçekten sevenler, bir dediğini iki etmeyenler, bu bir asır içinde bâki mi kalırlar? Hepsi, birer ikişer çekilir gider, isimleri ve cisimleri ise kısa zamanda unutulur. Onlardan sonra gelenler ise belki ona itaat etmezler, onu sevmezler ve onun emirlerini dinlemezler. Hattâ, kendisine karşı isyar ederler, su-i-kast hazırlarlar ve onu mahvetmeğe çalışırlar. Halbuki, dünya o hükümdar veya devlet başkanına da, onu sevenlere de sevmeyenlere de bâki değildir. Gün olur, hiçbirisinin isimleri cisimleri anılmaz olur. Bizden önce gelip geçmiş zâlimlerden hangisi bugün fermanını dinletebiliyor? Hangisinin hükmü geçiyor? Hangisi muhteşem saltanatını sürdürebiliyor? Çoğunun isimleri tarih kitaplarına ZÂLİM olarak kayıt ve tescil edildi, her zâlim gibi bunlar da tel'in olundu, hikâyeleri de herkese ibret vesi-.

lesi kılındı. Bir çok zâlimler var ki, insanlık adları anıldıkça yüzünü dahi görmedikleri o bahtsıza lânetler yağdırıyor.

Binaenaleyh, nefsin hevâ ve hevesine uyarak Allahu tealâ'ya isyan ve adavet, Resûl-ü müctebâ'yı inkâr ve muhalefet akıl kârı değildir. 40 - 50 yıllık dünya menfaat ve saltanatı için, ebedi âlem olan âhireti terketmek ve hele onu tahribe çalışmak mü'min ve müslim işi olamaz. Mü'min ve müslim olan, fâni cihanı bâki cihana feda eder, âhiret hayatını dünya hayatına,

Allah ve Resûlüne itaati, nefse itaate tercih eyler, isyanını itaate ve tâ'ate çevirir, cehennem yerine cenneti hak ediverir.

Böyle olunca da, cânını cânanına, mal ve mülkünü Kur'an'ına kurban eder, âlelade bir garip iken Rabbine karib olur. Bütün dünya kişinin tapulu malı olsa, doğudan batıya, kuzeyden güneye ün salsa, milyonlarca muhafızı bulunsa, sonunda ecele mağlûp ve ölüme mahkûmdur. Ne serveti, ne şöhreti, ne ma'iyyeti kimseyi o mukadder âkibetten yani ölümden kurtaramamıştır, kurtaramayacaktır.

Ne hazin ve ne kadar acıdır ki, gözlerimizi örten gaflet ve cehalet perdesi, dünyayı âhirete tercih etmemize sebep oluyor.

Dünya hırs ve tamahından bir türlü kurtulamıyoruz. Hak divanına açık alınla çıkacak halde bulunmadığımızı bile bile bu gaflet ve cehaleti sürdürüp gidiyoruz. Hiçbirimizde kanaat kalmadı, hamiyet kalmadı, değil birbirimize hattâ kendimize merhamet kalmadı, şükür kalmadı, fikir kalmadı, zikir kalmadı. Dünyanın nesine güveniyor ve ne ile ferahlanıyoruz? Nerede bulunursak bulunalım, orada elbette Yahudi de vardır, Hristiyan da vardır, müşrik, münkir, mülhid ve münafık da vardır. Dikkat ediniz, mü'min ve ınüslim olmayan bu güruh, ni'met, ziynet, mal ve mülk bakımlarından dünya için senden ve benden fazla çalışmışlar, seni ve beni her yönden geçmişlerdir. Bizde ise, ne dünya hırsı var, ne âhiret hırsı!.. Onların âhiretleri yok ama, hiç olmazsa dünyaları var. Kalbimiz temiz diyoruz, âhiret için çalışmıyoruz, hiçbir hazırlık yapmıyoruz, derlenip toparlanamıyoruz. Günümüzü gün etmekle ömür çürütüyoruz. Ağır sanayi diyoruz, kâfirlere muhtacız. Petrol işletmesi diyoruz, kâfirlere muhtacız. İhracat diyoruz, kâfirlere muhtacız. İdhalât diyoruz, kâfirlere muhtacız. Ilâç sanayi'i diyoruz, kâfirlere muhtacız. Kredi veya dış yardım diyoruz, yine kâfirlere muhtacız. Peki, biz ne yaparız? Sadece dedi-kodu, yerme, kınama, kötüleme, birbirimizi aldatma, milletin gözünü boyama, rey hesabı, oy hesabı, seçim hesabı, geçim hesabı ile meşgulüz. Gözümüz başka bir şey görmüyor, aklımız başka bir şeye ermiyor. Demokrasi, demokrasi diye üzerine titrediğimiz ve ne idüğü belirsiz bir rejim haline getirdiğimiz nes-