Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 690–695
- 690 -i Mü mine lâyık olan ve yakışan, cünüp halinde ve namaz abaesti olmaksızın dolaşmamaktır. Mü'minler, daima cünüpten temizlenmiş ve namaz abdesti almış, ibadete her zaman hazır bir vaziyette bulunmalıdırlar. Olümlerini hiç unutmazlar ve ecelin her ân erişebileceği mülâhazasıyle hazır ve hazırlıklı bulunurlar. Zira, bu seferden istinkâf eden kimse yoktur.
Bu seferin ne zaman, nerede ve nasıl başlayacağı, yılı, ayı, günü, saati ve hattâ dakika ve saniyesi bizce meçhuldür. (DÖN!.)
emr-i celili telâkki olunduğu zaman, onun bir saniye bile takdim veya te'hiri, yani öne alınması veya geri bırakılması mümkün değildir. Fakat, her faninin bu büyük sefere çıkacağı mutlâk ve muhakkaktır. Onun için, daima hazır ve hazırlıklı, emre müheyyâ bulunmakta yarar vardır. Insanoğlu, dünyaya geldiği zaman nasıl çıplak ise, o ebedi yolculuğa giderken de onu aynen öyle soyarlar ve çıplak bırakırlar. Kişi, dünyaya geldiği gün nasıl hiçbir mala ve mülke sahip değilse, âhiret seferine çıkarken de hayatı boyunca didinip biriktirdiği malını mülkünü yağma ederler ve geldiği gibi malsız ve mülksüz uğurlarlar.
Çocuk doğduğu zaman nasıl konuşamazsa, giderayak yine konuşamaz. Son nefesinde kelime-i tevhidi dahi söyleyecek kudreti kalmayanların vay hallerine!.. Insanoğlu, doğumunda mâ'sum ve günahsız olarak dünyaya gelir. Ama, giderken çoğunun sırtında belini kıracak ağırlıkta günah yükü vardır.
Bir kimsenin, dünyada altmış yıl yaşadığını farzedelim.
Çocukluk çağı olan on iki yaşı çıkaracak olursak, kırk sekiz sene kalır ki, on yedi bin beşyüz yirmi güne tekabül eder. Aynı kişinin, günde bir günah işlemiş bulunduğunu kabul edersek, gider ayak Rabbine karşı 17,520 günah işlemiş yani bu kadar ağır bir yük yüklenmiş olduğu gerçeği meydana çıkar.
Eğer, affı ilâhiyye mazhar olmazsa, her günah karşılığında bir gün cehennemde yatarak hapsolunmak cezasına mahkûm olacağını düşünsek, tam 17,520 gün kalması gerekir. Işlediği günahlar günde bir taneden fazla ise, varın üst tarafını siz hesaplayın!.. Ömr-ü azizinin değil bir gününü, her saat ve dakikasını günahlarla geçirenlerin hesaplarını ise, insan olarak sizlerin iz'an ve ferasetinize terkediyorum.
Ey ehl-i aşk!..
Bunları hiç düşündünüz mü? Bu hesapları hiç yaptınız mı? Nasılsa, birgün hesaba çekileceğiz diye ömür bilânçonuzu, kârınızı veya zararınızı kâğıda ve kaleme dökmeği akıl ettiniz mi? (Hâsibu kable en tuhasibû) buyurulmuştur. Hesaba çekilmeden, kendi hesabımızı kendimiz görelim, zarar ve kârımızı bilelim ve kendimizi ona göre hazırlayalım.
Maalesef itiraf etmek zorundayız ki, çoğumuz bu hesaplardan gafil bulunmaktayız. Iymansızları kasdetmiyorum, onlara acımaktan gayrı elimizden bir şey gelmiyor. Ekserimiz, yarım yamalak bir iyman ile iyman etmişiz, haram-helâl demeden mal ve para toplamaktayız, hattâ bu uğurda çoğu zaman ibadetlerimizi bile terkettiğimiz oluyor. Kaldı ki, namaz kıanlarımızın kaçının kıldıkları namazlar ahkâmına, şeri'atine, şera'itine uyar? Kimi gusül ve abdestinde, kimi hadesten ve necasetten taharetinde, kimi setr-i avretinde, kimi vaktinde, kimi niyyetinde, kimi kıyamında, kimi kıraatinde, kimi rükûunda, kimi kavmesinde, kimi secdesinde, kimi celsesinde, kimi tesbihinde, kimi tâ'dil-i erkânında, kimi huşû ve hudû'unda yanılıyor, hata üzerine hatalar yapıyor. Kimi, rüşvet, faiz, ihtikâr, hiyle, hud'a, gasp, hırsızlık, haksızlık gibi haramlarla beslenen vücudunda birikmiş günahlar altında ezilerek, Resûl-ü zişânın (Gözümün nuru) buyurduğu, (Dinin direği) olduğunu duyurduğu iymanın alâmeti olan namazlarını kılmaktadırlar.
Evet, oturup derin derin düşünelim ve hayatımızın muhasebesini yapalım. Çünkü, yaşadığımız günlerden, ağlayıp güldüğümüz demlerden hesaba çekileceğiz. O büyük hesap günü gelmeden, âlemlerin Rabbi bizi hesaba çekmeden kendi kendimizi hesaba çekelim, gözyaşları dökelim, halimize ve ahvalimize dikkatle ve ibretle bakalılm: Acaba, hiçbir günah işlemediğimiz bir gün oluyor mu? Bu soruya müsbet cevap verebilmek her babayiğitin kârı değildir. Kaldı ki, günahsız günü olduğunu iddia edenler, bu beyanları ile günah sahibi olmuşlardır. Günahsız günümüz geçmedi ama, bizler işlediğimiz o
günahları unuttuk. Unutmadıklarımızı da öğünerek birbirimize anlatıyor ve âdeta o günahlarımıza karşımızda bulunanları şahit tutuyoruz.
Ey ehl-i iyman ve ey ehl-i irfan!..
O büyük sefer günü ve saati gelmeden, ruh kuşu ten kafesinden uçmadan, iş işten geçmeden, ecel eynimize kefen biçmeden, bu fâni âlemden baki âleme göçmeden, ebediyyet yolculuğuna çıkar çıkmaz ayağımız sürçmeden gelin Allah'a yönelelim, hâlis bir iymanla kâmil bir müslüman olalım. Kâfirler gibi, dünya hayatına mağrur olarak kasamıza, masamıza, kesemize, makam ve unvanımıza güvenmeyelim, fâni âdemoğluna bekası olmayan mala ve mülke, servet ve şöhrete dayanmayalım, bugün bizim sandığımız herşeyin gelip geçici ve zeval bulucu olduğunu anlayalım, helâl ise hesabı ve haram ise cezası olduğunu kavrayalılm.
Her sâniyesi en büyük servet ve hazinelerden daha değerli olan aziz ömrümüzü, tıpkı kâfirler gibi yiyip içmekle, şehvet ve şöhretle, avuntu ve kuruntularla geçirmeyelim, bir nefesimizi bile Allahu tealâ'ya isyanla israf etmeyelim, iyman ve ibadette sebat edelim, iyi, güzel ve yararlı işler görelim, nefeslerimizin dahi sayılı olduğunu, bir nefesimizin geri dönmesine imkân ve ihtimal bulunmadığını, her şehik ve zefirde yani her nefes alış-verişte bir nefesimizin daha eksildiğini ve bizi son nefesimize yaklaştırdığını iyi bilelim.
Hastalanıp yataklara düşmeden sağlık ve sıhhatin, ihtiyarlık gelip çatmadan gençlik ve kuvvetin, fakir ve muhtaç düşmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ecel erişmeden hayatın kıymet, ehemmiyet ve faziletini takdir edelim, bunları ganimet bilelim, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen yarın ölecekmişcesine âhiret için çalışalım, bu ikisi arasında tam ve âhenkli bir denge kuralım. Bak, daha dün mahalle arasında çenber çeviriyor, uçurtma uçuruyordun. Bugün, hareketlerin zorlaştı ve ağırlaştı. Artık, eskisi gibi ne koşabiliyor, hattâ ne de yürüyebiliyorsun. Sağlığın yerinde olmazsa namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerin hiçbirisini yapamazsın. Oy-
le ise, sıhhatin ve kuvvetin yerinde iken, ibadetlerini vaktinde, tam ve eksiksiz olarak yapmağa bak... O büyük yolculuk için hazırlıkların başı ibadet ve tâ'at ise, beraberinde götürebileceğin azığındır, azıkların en hayırlısı da takvâ'dır. Günlerini, Hakka kulluk görevini yerine getirerek değerlendir, helâlinden kazandığını geçimleriyle mükellef olduklarının ihtiyaçlarına, yoksullara ve muhtaçlara sarfederek Hak katında semerelendir, öksüzleri ve yetimleri sevindir, ağlayanların gözyaşlarını sil ve dindir. Aklın erdiği ve gücün yettiği kadar ilim tahsiline de önem ver, bir san'at ve mârifet sahibi ol!..
Allahu azim-üş-şân cümlesine rahmet ve mağfiret buyursun, dedelerimiz ve babalarımız kışlık yakacaklarını yazdan, hattâ kış biter bitmez mayıs ayından alır, odunluğa veya kömürlüğe yerleştirirlerdi. Ninelerimiz ve annelerimiz de, sebze ve meyvelerin bol ve ucuz olduğu mevsimlerde turşular, salamuralar kurarlar, reçeller kaynatırlar, erişte keserler, tarhana hazırlarlardı. Şimdiki gibi, soğuklar bastırınca elde bidon bakkal bakkal gaz aranmaz, oduncudan küfe küfe odun veya kömür taşınmazdı. Her evin, haline göre bir kileri bulunur, bugünkü gibi günlük ihtiyaçlar veresiye defteriyle mahalle bakkalından alınmazdı.
Bunu rastgele bir örnek olsun diye vermedim. Insafınıza sığınırım: Kış dediğin, ayaz dediğin 3-4 haydi haydi 6 ay çeker. Ama, kişinin hazırlığı buna göre olursa elbette rahat eder ve zor günlerde sıkıntı çekmez. Kaldı ki, herhangi bir sebep ve ârıza dolayısiyle bu hazırlıklar yazdan yapılmasa bile, kışın biraz daha fazla para ödeyerek temin ve tedariki mümkündür.
Fakat, âhiret yolculuğu dediğimiz o büyük sefer için hazırlık yapılmaz, tedarikli bulunulmazsa sıkıntı ve meşakkat muhakkak ve mukadderdir. Zira, o büyük sefere çıkıldıktan sonra, beraberinde takvâ azığı bulunmayanların bunu oralarda bulup alabilmeleri mümkün ve mutasavver değildir. Acaba, dünyanın kara kışı olan zemheride çekilen sıkıntılar, âhiretin zemheriri olan cehennemden daha mı zor ve çetin geliyor? Cehennem azap ve ıztırabı daha zor ve çetin ise, ona göre neden
hazırlık ve tedarikli bulunmuyoruz? Dünya ni'metlerini de bahş ve ihsan buyuran Allahu zülcelâl vel-kemal hazretleridir, bunu biliyor ve inanıyoruz da neden Hakka tevekkül etmeyip yazdan kış hazırlığı yapıyoruz ve buna mukabil, âhiret ni'metlerini de, ukubetlerini de yine Rabbimizin bahş ve ihsan buyuracağına tam bir tevekkül içine giriyor, ona kulluk görevlerimizi yerine getirmiyor, ibadet ve tâ'atte bulunmuyoruz, Neden, suçlarımıza ve günahlarımıza tövbe ve istiğfar etmiyor ve kötülüklerimize devam ediyoruz? Sıcak yaz günlerinde, kızgın güneşin altında başımız açık duramadığımız, bizi hareretten koruyacak bir serpuş veya gölgesine sığınacak bir ağaç aradığımız halde, mahşer günü cehennemin hararetinden korunup kollanmak için gölgeliğin de bu fâni âlemden tedarik edilmesi gerektiğini bildiğimiz halde, neden böyle bir sâyebana talip olmuyoruz? Neyimize güveniyoruz? O müthiş günün gölgeliği arşın gölgesi değil midir? O günün sâyebanı, Livâ-i Hamd'in altı değil midir? Bunlardan başka gölge ve gölgelik var mıdır?
Ivi ama, biz bunlara hangi yüzle yaklaşacak, hangi amelle sığınacağız?
Ey insanoğlu!..
Kışın soğuğundan ve yazın sıcağından elbisesiz ve örtüsüz kendimizi koruyamayacağımız gibi, Tevhia kalesine sığınmadan, ibadet ve tâat kalkanının arkasına saklanmadan mahşer yerine varılamaz. İnsan vücudu, zayıf ve nahiftir, cehennemin sıcağına ve soğuğuna dayanamaz. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Kur'an-ı azim-üş-şân ve Resûl-ü zişân vasıtasiyle bizlere hidayet kalesinin yollarını, bu yollarda yürümek isteyenlerin hallerini, kurtuluş çarelerini, ibadet ve tâ'ate yönelmenin yararlarını, Hakka âsi olmanın zararlarını, cennet ni'metlerini, cehennem ukubetlerini, gazabından ve azabından kurtulmanın şartlarını, rizasına ermenin, cennetine girmenin ve cemalini görmenin sebeplerini açıkça tebliğ buyurmuştur. Demek oluyor ki, tevhid kalesine varılmadan, ibadet ve tâ'at kalkanına sarılmadan ilâhi azaptan kurtulmak mümkün ve muhtemel değildir.
Bütün bunları gözönünde bulundurarak, gaflet ve cehaleti terketmeli, dünya ile âhireti mukayese etmeli, nasıl yaratıldığını, neden yaratıldığını, niçin yaratıldığını, nereden gelip nereye gittiğini, neden ve niçin geldiğini, neden ve niçin nereye gideceğini iyice düşünmelidir. Hiçbirimiz bu âleme isteyerek gelmediğimiz gibi, isteyerek gidecek de değiliz. İnsan olarak gelmek de elimizde ve iktidarımızda değildi. Şu halde, bütün bu sorulara birer cevap bulmak gerekir. İşte, hakkıyle ve lâyıkıyle düşünebilenler, bu soruların cevaplarını bulurlar, hilkatlerinin ve fıtratlarının sırrını ve hikmetini bilirler, nefs ile mücadelenin, ibadet ve tâ'atin tek kurtuluş yolu olduğu gerçeğine vasıl olurlar, insan olarak geldikleri gibi, yine insan olarak giderler. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın veciz bir ifade ile beyan buyurdukları gibi, bu dünyaya gelen herkes fitrat-ı islâm üzere gelir ama, ne yazık ki bir çoğu kâfir olarak ölür. Netekim bu âleme insan gibi geldikleri halde, bir çok kimseler de hayvan gibi ölüp gitmişlerdir. Gelen gider, yapılan yıkılır, toplanan dağılır ve her doğan mutlâka ölür. Allahu talâ'nın sünneti budur ve sünnet-i ilâhi, âdet-i sübhani hiçbir veçhile tebeddül ve tegayyür etmez. Bunu böylece bilmeli ve bellemelidir.
Aciz kaldım zâlim nefsin elinden, Şol dünyanın lezzetine doyamaz, Eynine giymiştir gaflet gömleğin, Ömrün gelip geçtiğini bilemez.
diye bizim için yakınan Hazret-i Yunus'un buyurduğu gibi, bizler dünya ile öylesine ülfet ve ünsiyyet etmişiz ki, ondan ayrılmayı istemek şöyle dursun, uzak - yakın, konu - komşu, hısım akraba, eş - dost, ahbap - akran birer ikişer aramızdan ayrılıp ebediyyete intikal edenleri göremiyor, cenaze törenlerine iştirak ettiklerimizin hallerinden ibret alamıyor, ölüm onlara vart mışta, bize yokmuş gibi bir vurdumduymazlık içinde didinip duruyoruz. Düşünemiyoruz ki, ölen bir mescidin boş kalari mihrabına, ölecek bir başka imam geçiyor, ölen bir vâiz efen-