Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 682–689
le kederli ve üzüntülü kalmak, öyle bir avunmaktan daha âlâ ve üstündür, dedi' ve kendisine bu yersiz teklifte bulunanları hem iskât, hem irsâd eyledi.
Evet, haram ile teselli bulunmaz ve hattâ haram ile tedavi olunmaz. Haramdan kazanılan mal ve para harama sarfolunur ve harama sarfolunan her kuruş da insanı iki cihanda felâket ve hacalete sürükler.
Şu var ki, Allahu tealâ'ya gerçekten dost olanları, Mevlâyı müte'al hazretleri, kötü ve çirkin işler yapmaktan korur ve önler. Allahu tealâ, sevdiği kullarının enisi ve hafizidir. Onun içindir ki, Hak dostu olanlar, kendilerine saldıran düşmanlarından kaçmazlar ve kaçanları kovalamazlarda, vâris-i Haydar-i Kerrâr ve sahib-i hikmet-i velesrâr olurlar. Başkalarının kendilerini medhetmesinden memnun ve zemmetmesinden mahzun olmazlar. Bu gibi zevat-1 zevil-ihtiram sahib-i edep olurlar, sahib-i edep olanlar da elbette cennete girerler.
Insanoğlu için, kerametlerin en büyüğü kötü huyları terketmek, iyi ve güzel bir ahlâk ile ahlâklanmaktır. Kötü huyların, iyi ve güzel ahlâka dönmesi ancak istikamet ile mümkündür. İstikamet ise, Kur'an-ı azim-ül-bürhanın emirlerine aynen ve harfiyyen uymak, nehiylerinden şiddetle ve dehşetle sakınıp kaçınmak ile elde olunur. Bu sebepledir ki, kemal sahibi Veli'ler, bazı harikulâde kerametleri, daha doğrusu keramet izhar etmeği HAYZ-I RICAL yani erkeklerin aybaşı hali görmesi gibi telâkki etmişler ve buna aslâ talip olmamışlardır. Onlar, nefislerini islâh yolunu iltizam ederek Allahu tealâ'dan istikamete talip olmuşlardır. Esasen, istikamet olmaksızın kerametin kıyınet ve ehemmiyeti yoktur. İstikametsiz gösterilen harikulâdeliklere KERAMET demek de caiz değildir ve bu hale İSTIDRAC denilir.
Şeytana, bir ânda doğudan batıya gitme kudreti verilmiştir.
İstikametsiz kimse, su üstünde yürüse bir balığın yaptığını taklit veya suya bırakılan bir odunun halini tasvir etmiş olur.
Istikametsiz kimse, havalarda uçsa bir kuş veya sineğin yaptığını taklit etmiş olur. Allahu sübhanehu ve tealâ, kullarından keramet istemez ve beklemez ama, kuluna her hal-ü kârda MÜSTAKİYM olmayı emreder.
Ancak, istikamet üzere bulunanları da, Allah azze ve celle sahib-i keramet eder. Istikamet, peygamberler sıfatıdır.
Öyle ise aziz kardeşim, kendini bu fâni âlemden, bâki âleme hazırlamanın çarelerini aramalısın. Bu hazırlığı yapmayan veya yapamayanlar, zarardadırlar. Ahlâk-ı hamide sahibi olabilmek için, Allahu tealâ'ya isyandan sakın, tâ'at-i ilâhiyye zırhını takın, ölüm bana ve sana çok yakın, eşten, dosttan, akrandan çoğu gidiyor akın akın, hırsı ve tamahı bırakın, Hak rizasını bulmağa bakın... İhtiraslarını kanaate, tamahkârlığını sehavete, gafletini basirete, nefretini muhabbete, kibir ve gururunu tevazu ve meveddete, öfkeni hilmiyyete, hiddet ve şiddetini rıfk ve mülâyemete, haksızlıklarını adalete, zulümlerini merhamete, şekavetini saadete, felâketini selâmete, yalanlarını hakikate, ihanetlerini sadakate, iki yüzlülüğünü samimiyete, kulluğunu ihlâs ile ibadete, dünyanı âhirete tercih etmeğe çalış ve bunlara alış ki, âhiret seferine o ebedi yolculuğa cidden ve hakikaten hazır ve hazırlıklı bulunduğun anlaşılsın. Bütün bunları istihsal edebilmenin tek ve biricik çaresi, bütün kötülüklere gerçekten pişman olmak, sadakat ve samimiyetle ve bir daha işlememek üzere söz vererek tövbe ve istiğfarda bulunmak, ibadet ve tâ'ate riyâsız devam etmek, elden geldiği ve güç yettiği kadar ihlâs ve ihsanı eksiltmemek, boş, faydasız ve anlamsız şeylerle dili meşgul etmeyerek zikrile, şükrile süslemektir. Bu şekilde, kalpleri muhabbet-i ilâhiyye ve meveddet-i Ahmediyye ile münevver olanlar mutlâka istikamet şehrâhına vasıl olurlar, sırat-ı müstakiym'de en büyük hazzı ve zevki bulurlar.
Ey âşık-ı sadık!...
Zâhirini ve bâtınını daima abdestli bulundur. Zâhir abdesti, vücudun şer'i şerif tâbiriyle taharet-i kâmile üzere bulundurulmasıdır. Bâtın abdesti ise, kalbin dünya muhabbetinden,
dünya hırs ve heveslerinden arınıp paklanmasıdır. Cenab-i Pir Hz. Muhammed Bahâ'üddin-i Nakşibend hazretlerine sordular:
— Insana gusül ne zaman iktiza eder?
Müşârünileyh, şöyle cevap verdi:
- Sizlere, belirli hallerden sonra (Cinsi münasebette bulunduktan veya rü'yâda ihtilâm olduktan sonra) bize ise Hak'tan göz açıp' kapayıncaya kadar gafil olduğumuz, yani unuttutuğumuz zaman gusül abdesti iktiza eder, buyurdular.
Bedenimizi, yâni zâhirimizi necisten, rics'ten, kirden, pastan, pisten nasıl temizliyorsak, içlerimizi yani bâtınlarımızı da kinden, hasedden, tamahtan, kibir ve gururdan, kısacası Allahu talâ'nın men'ettiği ve Resûl-ü müctebâ'nın yerdiği ve kınadığı kötü ve çirkin sıfatlardan tathir etmemiz, daha açık tâbirle sıfat-ı zemimeleri, ahlâk-ı hamideye çevirmemiz gerekir. İşte, bunu becerebilen ve başaran erkişilerin kalplerinin tahtına Muhabbetullah yerleşir, dil kıraat-i Kur'an ile ve Tevhid-i sübhan ile süslenir, bunların nurları ile kalp tenevvür eder, Kur'an'ın ve tevhidin nurları kalpte ve kalıpta açıkça müşahede olunur.
Yoksa, kâfirler gibi yalnız yiyip içmek, gezip tozmak, hayaller peşinde koşmak, tûl-ü emel denilen ve insanı insanlığından uzaklaştıran hırs ve menfaatlerin ardı sıra ömür çürütmek, bir daha ele geçmesi mümkün olmayan sayılı nefesleri mâ'siyyetlerle tüketmek akıl kârı değildir. Eskiden, hocalarımız yaramazlık ettiğimiz zaman bize ceza olarak karalama dediğimiz ibareler verirler ve bunun meselâ beşyüz defa yazılmasını isterlerdi. Unutamayacağım bir ibare de şuydu:
El-mevakit tüşterâ bil-yevâkit;
Vel-yevâkit lâ tüşterâ bil-mevâkit...
Yani, vakitler yakutları satın alabilir. Ama, yakutlar vakitleri satın alamazlar. Rica ederim, değil dünkü günü bir saat öncesini geri getirebilir veya onu satın alabilir misiniz? İsterse, dünya dolusu yakutunuz, mücevheriniz, altun ve gümü-
şünüz de bulunsa, bir önceki nefesinizi geri getiremezsiniz.
aldığınız da nefestir ama, öteki gelmiş ve çoktan geçmiştir ve daha inşâ'allah bir çok nefes alıp vereceksiniz. Ancak, Allah'sız geçen her nefes için üzüntü duymalı, yanıp yakınmalıdır.
Her nefesinde Hakkı tevhid eden kullara ne mutlu ve ne kutlu!.. Zira, tevhid cennetin anahtarı ve Hakkın metin kalesidir.
Cehennemi kilitler ve hattâ ateşini söndürür.
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
— Tevhid eden, yani diliyle LA ILAHE ILLÂLLAH diyen ve kalbiyle de bu kelime-i münciyyeyi tasdik eden iyman ehline, ölümünde şiddet ve acı kabrinde zulmet ve vahşet, haşir gününde havf-ü haşyet yoktur.
Bir diğer Hadis-i şeriflerinde de (Cennetin bahası, LÂ İLÂHE İLLÂLLAH'tır.) buyurulmuştur.
Kelime-i Tevhid (LÂ İLÂHE İLLÂLLAH MUHAMMEDÜN RESÜLULLAH) yedi kelimedir. Vücut da yedi azadan ibarettir. Cehennem yedi tabakadır. Onun için bu yedi kelimeyi dil sıdk-ü sadakat ile söyler ve kalp de tasdik ederse, o kişinin o yedi azası, cehenneme haram olur.
Tevhid kelime-i tayyibesi yirmi dört harften ibarettir. Gece ile gündüz de yirmi dört saattir. Binaenaleyh, bu kelime-i mübarekeyi günde bir kerre söyleyenin, yirmi dört saat içinde işlediği cürüm ve günahların af ve mestur olmasına sebeptir. Sakın, şeytana veya nefsine uyarak:
— Nasıl olur? deme...
Bu kelime-i münciyye-i mübarekeyi ömründe bir kerre söyleyen cehennemde ebediyyen kalmaz. Bir kerre aşk ile AL- LAH diyenin bütün günahları sonbaharda sararan yaprakların, rüzgâr esintisiyle dökülmesi gibi dökülür.
Bir kez Allah dese aşk ile lisan, Dökülür cümle günah misl-i hazân...
LA İLÂHE İLLÂLLAH diyen zâkir, bu kelime-i mübarekeyi söylerken, Allahu azim-üş-şânı bir vechile muhafaza etmez-
se, tevhid tatile varır. Bir vechile muhafaza ederse, teşbihe varır. Zâkir, tevhidi TATIL ve TEŞBIH'ten kurtarmak için, Cenab-ı Hakkın tevhid ile ne arzu ve isteği olduğu üzere tevhid ettigine niyyet etmelidir. Her tevhid ettiginde kalben MUHAM- MEDÜN RESÜLULLAH'ı hatırına getirmeli, LÂ İLÂHE ÎL- LÂLLAH diye tasdik ettiğinde kalben Allahu tealâ akılların idrakinden münezzeh bir vücud ile mevcut, kemal sifatları ile muttasıf, âsar-ı ilâhi ile meşhud, noksan sıfatlardan münezzehtir, mülâhazasında bulunmak zâkire ve sâlike lâzımdır.
Bir kâfirin, ömür boyu küfür necaseti ile paslanmış ve tıpkı paslı bir demir gibi olan kalbi, kısmet olurda son nefesinde bir defa tevhid ederse, iyman nuru ile altun gibi pırıl pırıl olur. Hal böyle olunca, ömür boyunca Allahu tealâ'yı zikredenlerin indallâh faziletlerini ve kazandıkları ecir ve sevabı tasavvur ve tahayyül edebilmek mümkün değildir. Bu zevatın indallah eriştikleri derece ve mertebeyi, ancak ve yalnız Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri bilir.
Resûl-ü ekrem sallallahu tealâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar:
— Lisanı Allahu tealâ'yı zâkir, kalbi Hakkın kendisine bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere şâkir, vücudu belâ, musibet ve tâ'ate sâbir olanlara, Allah azze ve celle muhabbet nazarı ile nazar eder.
Zikrullah, kalbin cilâsı ve ruhun gıdasıdır. Zikrullah, amellerin en yücesi ve üstünüdür. Kur'an-ı aziymde: (Allahu tealâ'yı çok çok zikrediniz ki, felâha ve necata dahil olasınız.)
buyurulmuştur. Zikrullah, iymanın alâmetidir. Namaz ibadeti için Allahu tealâ ZIKR-I EKBER yani büyük zikir buyurmuştur. Kur'an-ı kerimi tilâvet de ZİKR-I EKBER'dir. Cenab-1 Feyyâz-ı mutlâk hazretleri, Kur'ân-ı azim-ül-bürhan içinde bir çok âyet-i kerimelerde ZİKİR tâbirini kullanmıştır. Kur'an-ı aziymi okuyan, Allahu tealâ ile sohbet etmiş olur. Bir kimse Kur'an-ı kerimi okuduktan sonra gelip yemin etse:
— Allahu azim-üş-şân ile konuştum, dese o kimse bu yemininde yalancı değildir, demişlerdir.
Kur'an-ı kerimde, öyle bir sûre-i celile vardır ki, Kitabullah'ın kalbi mesâbesindedir. Zikri-i ilâhi olan Kur'an-ı aziymin zikridir. İşte o YA-SIN sûre-i celilesidir. Sizlere, bu sûre-i celilenin kıymet, ehemmiyet ve faziletinden, denizlerden bir katre ve güneşten bir zerre miktarı kadar dahi olsa bir nebze bahsetmek isterim ki, bilmeyenlerin dertlerine devâ ve marazlarına şifa olsun. YA-SİN sûre-i celilesi Mekki (Yani Mekke-i mükerreme'de nâzil olmuştur.) olup seksen üç kadar âyât-ı kerimeyi havi ve nice esrarı câmidir. Ibn-i Abbas radıyallahu anh, iki cihan serverinden rivayetle şu Hadis-i şerifi haber vermişlerdir:
Inne ehl-el cenneti yürfa'u anhüm-ül-Kur'anü fela yekra'une siva Tâ-Ha ve Yâ-Sin...
(Muhakkak ki, cennet ehlinden cennette bulundukları zaman Kur'an-ı kerim ref'olunacak, onlar Tâ-Hâ ve Yâ-Sin sûre-i celilelerini okuyacaklardır.)
Diğer bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
Men kera'a sûrete Yâ-Sin leyle't-el-cumua't-i esbaha mağfûren lehu...
(Herkim; Yâ-Sin sûre-i celilesini cuma gecesi okursa, günahları affolunmuş ve bağışlanmış olarak sabaha vasıl olur.)
Bir diğer Hadis-i şerifte de: (Kur'an-ı azlymde bir sûre-i celile vardır ki, bu süreyi okuyan ve dinleyen kimselere şefaat edecektir. Ey ashabım ve ümmetim!.. Bilmiş olun ki, bu süre-i celile Yâ-Sin'dir. Bu sûre-i şerifenin bir kaç ismi daha vardır. Bir ismi de EL-MU'IMME'dir.) buyurulmuştur. Ashab-ı ki-
râm, bu ismin verilmesi sebebini sordukları zaman Resûl-ü zişân saadetle:
— Bu sûreyi okuyan, dünyada hayır ile sahibini şümullendirir ve okuyandan âhiret şiddetini def'eder, diğer bütün belâları da ref'eder. Bu itibarla DAFÎ'A ve bütün ihtiyaçların husulüne sebep olduğu için de KADIYE isimleriyle de isimlendirilmiştir, buyurmuşlardır.
Inne li-külli şey'in kalben ve kalb-ül Kur'ani Yâ-Sin...
(Herşeyin bir kalbi vardır. Kur'an-ı kerimin kalbi de Yâ- Sin'dir.)
Yukarıdaki Hadis-i şerifi, Tirmizi namındaki Hadis kitabında Enes bin Malik radıyallahu anh rivayet etmiştir.
Malik bin Yesar radıyallahu anh, Yâ-Sin sûre-i celilesine Kur'an'ın kalbi denilmesinin sebebini Ebu-Davud, Neseî ve İbn-i Mâce müsnedi ibni Hanbel ve Taberani nam hadis kitaplarına göre şu Hadis-i şerifle açıklamıştır:
Kalb-ül Kur'anl Yâ-Sin lâ yekra'uha recülün yüridullahe ved-dâr-el-âhirete illâ gufire lehu ikre'uhâ alâ mevtâküm...
(Kur'an-ı aziymin kalbi Yâ-Sin sûre-i celilesidir. Bu sûre-i şerifeyi Allah rızasıyçün ve âhiret sevabını murad ederek okuyan kimse, herhalde mağfiret-i ilâhiyye nail ve mazhar olur.
Öyle ise, sizler bu sûre-i mübarekeyi ölüleriniz üzerine de okuyunuz.)
Yâ-Sin sûre-i celilesi, Allah rizasıyçün ölmüşlerimiz üzerine okunur ve sevabı ölenlerin ruhlarına bağışlanırsa, onların
ruhları Allahu tealâ tarafından ikram buyurulacak sevaba mazhar olur. Hâlet-i ihtizarda, yani ruhunu teslim etmek üzere bulunan kimsenin yanında da Yâ-Sin sûre-i celilesi okunmalıdır ki, sevabı ve berekâtı sayesinde ölüm acılarını duymadığı gibi iyman ile çene kapamasına sebep olur.
Yâ-Sin sûre-i celilesi nasıl ki Kur'an-ı azim-ül-bürhanın kalbi ise, bu sûre-i şerifenin kalbi de ihtiva ettiği bir âyet-i ke.
rimedir. Bu âyet-i kerimenin hazzını ve zevkini ancak Cemal-i lâ yezâle âşık olan Allah âşıkları duyarlar:
Selâmûn kavlen min Rabbin Rahiym...
Y&-Sin: 58 (Onlara Rahiym Rab celle şâneden selâm gelir.)
Yâ-Sin sûre-i celilesini okurken bu âyet-i kerimeyi kırk bir defa tekrarlayanlar, hangi niyyetle ve ne için okurlarsa, tamamladıkları zaman mutlâka meramlarına nail olurlar. Onun için, Yâ-Sin sûre-i celilesini okuyanlar (Selâmün kavlen min Rabbin Rahiym) âyet-i kerimesine gelince onu kırk bir defa tekrarlamalı ve sonra müteakip âyet-i kerimeleri okumağa devam etmelidirler. Ancak, hayırlı muradlar için okunmalıdır.
Şeri'ate aykırı bir istekle okuyanlar belki muratlarına nail olurlar ama, sonradan seyyi'esini mutlâka çekerler.
Cuma ve pazartesi geceleri, akşamla yatsı namazı arasında abdestli olarak kıbleye yönelinerek ve diz üstü çökerek okunması efdaldir. Cünüp halinde iken, gusül abdesti almadan Kur'an-ı kerim okunması ve el ile Kur'an-ı Kerimi tutması kat'iyyen caiz değildir. Terkedilemeyecek herhangi bir işleri olanlar, çalışırlarken ezberden okuyabilirler. Namaz abdesti olmaksızın, ezberden Kur'an-ı kerim okunabilir. Fakat, namaz abdesti almadan mushafa aslâ el sürülemez.
Enver-ül Kulüb, Cilt 3 — F: 44