Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 675–681
bu çirkin olayları, kısaca hatırlatmarnı hoşgörünüz aziz kardeşlerim! Şimdi, insaf ile düşünelim: Bütün bunlar neden böyle oluyor? Bu cinayetler, fecaatlar ve rezaletler, Allah Teâlânın yerdiği ve Resûl-ü müctebâ'nın kınadığı ve yasakladığı fiil ve hareketler değil midir? Bunları işlemeğe cür'et edenleri, cehennemde yakacağını açıkça ve kesinlikle bildirmemiş midir?
Bunlar, kâfirlere mahsus sifatlar değil midir?
Bunlar, asırlar boyunca dini ve milli birliğimizi bozmak ve parçalamak için mezbuhane gayret ve faaliyetler sarfeden din ve millet düşmanlarının ektikleri fitne ve fesat tohumlarıdır ki, o mel'unlar meyvelerini derleyip yemek için ağızları sulanmış pusuda beklemektedirler.
HİKÂYE Iki genç ve kuvvetli koç, bir mer'ada döğüşüyor; kurt da tepede onların döğüşlerini seyrediyordu. Koçlar, kıran kırana birbirlerine saldıradursünlar, kurt ağzının suları akarak ve dilini yalayarak kendi kendine söyleniyordu:
— Döğüşün koçlarım döğüşün!…. Bu döğüşünüzden öylesine zevk alıyor ve hoşlanıyorum ki, bunu sizin anlayabilmenize imkân yoktur. Aman biraz daha döğüşün, biraz daha yorulun ve kuvvetten düşün ki, geleyim ikinizi de ağız tadıyla yiyeyim ve mideme indirip sindireyim...
Evet, aziz ve muhterem din kardeşlerim ve hak yoldaşlanm!..
Dikkat buyurunuz, fırından aldığımız bir somun ekmeği bölüp parçalamadan bütün olarak yiyemez ve yutamayız. Onun için, önce dilimlere ayırır ve lokma lokma ederek âfiyetle karnımızı doyururuz değil mi? Işte, müslüman Türk milletine oynanmak istenen oyun da aynen böyledir. Bizi, tıpkı o bir somun ekmek gibi dilimlediler ve şimdi de lokma lokma ederek yutmağa hazırlanıyorlar ve ne yazık ki, hepimiz de bunun mutlâka böyle olacağını bile bile seyirci kalıyoruz.
Def'alarca tekrarladık, yine de aynı iddiada israr ediyoruz:
Müslüman Türk milletinin, cihanda bekası dinine sadakat ve samimiyetle bağlı olmasıyla kaim ve mümkündür. Çalışmak üzere Almanya'ya giden işçi kardeşlerimize, bir takım kanı bozuk ve nidüğü belirsiz kişiler sokulmakta ve on bin mark karşılığında onları dinden ve iyınandan mahrum bırakmağa çalışmaktadırlar. Bir çoklarını hristiyanlaştırdıkları maalesef bir vakı'adır. Daha acısı da şudur ki, tanassur eden bu gafillerden hiçbirisi (Ben Türk'üm!) diyemiyor ama, rahatlıkla (Ben, hristiyanım...) diyebiliyor. Hattâ, Türk olmaktan nefret edenler ve Türk olduklarını açıkça inkâra yeltenenler bile oluyor.
Tarihi bir gerçek vardır ve bütün dünyada denenmiştir:
Bir millet, hangi medeniyetin etkisi altında kalmışsa ve hangi milletin dinine girerse, o milletten olur. Bunun sayısız örnekleri vardır. On bin mark karşılığında hristiyanlığı kabul edenler ve gerdanlarına salibi altın zincirle asanlar da, hiç kuşkusuz hemen Alman oluveriyorlar, ya da bulundukları ülkenin milliyetini benimsiyorlar.
Denilebilir ki:
— Hristiyan da olsalar ne çıkar? Şeri'atimize göre, Hristiyanın kızı alınır ve usulüne uygun olarak kestiği hayvanın eti yenilir. Ne de olsa, bir din sahibi olmuştur. Ya, hiçbir dini kabul etmeyen, Allahu talâ'nın varlığını ve birliğini inkâr eden, ne mescide ne kiliseye ve hattâ ne de sinagona gitmeyen Allah'sız, dinsiz, iymansız güruha satılsalar ve katılsalar nice olurdu?
Biz de, buna âcizane cevap verir ve deriz ki:
— Hangi tarafa geçerse geçsin, hangi yolu seçerse seçsin, bunların bu tarzda yetişmelerine sebep olan kimdir veya kimlerdir? Okullarda, yavrularımıza bir çok dersler öğretilir ve eğitilirken, din derslerini ana ve babalar aile yuvalarında versinler diyen düşüncesizler mi? Toplumun zorlaması sonucu okul programlarına din eğitimi konulduğu halde, bunu öğ-
rencinin veya velisinin keyfine ve ihtiyarına bırakan, dileyen din derslerine girer, istemeyen girmez diye sözüm ona özgürleştiren beyinsizler mi? Yıllar yılı, lâ'ikliği dinsizlik gibi yorumlayan ve uygulayan bahtsızlar mı? Din eğitimini savsaklayan, önemsemeyen bu zihniyet değil midir ki, bir çok gençlerimizi Allah'sız, dinsiz ve iymansız bırakan?
Unutmamalıdır ki, biz kâfirlerin dahi zatlarına değil, sıfatlarına buğzederiz, Allahu sübhanehu ve tealâ, âdemoğullarını en üstün ve şerefli mahlûk olarak yaratmıştır. Ama, siz içine tertemiz mâ'nevi hasletler konulması gereken bir kabı, meselâ kristal bir kâseyi boş bırakırsanız, eloğlu gelir ona pislik doldurur. Oysa, o kap nefis bal şerbetleri içilmek için halk ve icad olunmuştur.
Netice itibariyle, dinden ve iymandan mahrum bırakılan Allah'sız kalplere içeriden ve dışarıdan yapılan maddi ve mâ'nevi tazyikler, telkinler ve tezvirler tesirini göstermeğe başlamıştır. Mâ'sum yavrularımızdan bir çoğu maalesef kendi dinine, kendi milletine ve kendi vatanına ve vatandaşına düşman kesilecek derecede şartlandırılmış, öz kardeşine silâh çekecek ve onu acımadan öldürebilecek, topluluklara yaylım ateşi açabilecek, banka soyabilecek kadar canavarlaştırılmıştır.
Soruyorum sizlere, asıl suçlu kimdir ve kimlerdir? Mâ'sum yavrularımızın yalnız fizyolojik yapıları ile uğraşan, ana ve baba olmayı yalnız evlâtlarını temiz ve iyi gıdalarla beslemek, vitaminlerle desteklemek temiz pâk giydirip kuşatmak, dilediği gibi yaşatmak sayan ve sanan ve onların ruh ve mâ'na yapıları ile hiç mi hiç ilgilenmeyen bizler değil miyiz? Onlara ellerini yıkamayı dahi öğretemedik ve üstelik kara boyaya batırdık, onlar da o kirli ellerinin karasını şimdi bizlerin yüzlerimize sürüyorlar. Belinde çift tabanca ile dolaşan bir genç, karşı gruptan bir kardeşinin kurşunlarına hedef olarak öldüğü zaman, cenaze törenindeki kalabalık arasında babasının da bir elini havaya kaldırmış olduğu halde gazetelerde intişar eden bir fotoğrafını görmüş ve o zaman kendi kendime düşünmüştüm:
— A efendi!. Allahu tealâ, hiçbir ana ve babaya böylesine evlât acısını tattırmasın ama, senin oğlun aylarca belinde çift tabanca ile dolaşırken, cenazesinin peşi sıra havaya kaldırdığın elin nerede idi? O elle, yavrunun üstünü başını arayıp:
(Oğul!.. Bu çift tabanca da ne oluyor? Bunları neden ve kime karşı taşıyorsun?) diye sormak aklına gelmedi mi? Oglun, o çift tabanca ile karga mı avlayacaktı? Tahsil çağındaki bir gencin beline silâh değil kitap, eline tabanca değil kalem vermek gerekmez miydi? Başkalarının, hattâ başkalarının da değil, arkadaşlarının, öz kardeşlerinin canlarına kıymak için aylarca belinde çift tabanca taşıyan bir gencin, serseri bir kurşuna hedef olması ne kadar tabiî ise, ana ve babasının da evlât acısı çekmesi o kadar normaldir. Eden bulur ve inleyen ölür.
Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir, Elbette olur ev yıkanın hanesi viran!..
Allah azze ve celle hazretleri kitab-ı mübiyninde açıkça:
(Birbirinizle döğüşmeyiniz, korkaklaşır ve zayıflarsınız, nusret ve devletiniz elden gider. Sabrediniz, zira Allahu tealâ sabredenlerle beraberdir.) buyuruyor. Resûl-ü müctebâ: (Bize karşı silâh taşıyan, bizden değildir.) buyuruyor. Bu ilâhi emirlere ve ihtarlara uymayanlar, daha bu dünya âleminde iken cezalarını görüyorlar ama bir türlü ayılamıyorlar. koca adamlar çıkıyor, kocaman kocaman beyanatlar veriyorlar:
— Şeri'atçiliğe de, Marksizm'e de karşıyız! diyorlar.
Şeri'at, baştan sona Kur'an-ı azim-ül-bürhan olup Allah kanunudur. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri de kendi kanununu elbette ve elbette yürütmeğe kadirdir ve muktedirdir.
Birinci meşrutiyettenberi kaç defa anayasa yahut teşkilât-ı esasiye kanunu değiştirdik. Oysa, şeri'at hükümleri ilâ yevm-il kıyam bâki ve pâyidardır. Siz, fâni insanlar sık sık değişen, degiştirilebilen kanunlarınızı yürütürsünüz de, yerlerin ve göklerin yaratıcısı kendi kanununu yürütemez mi sanıyorsunuz? Bir asır içinde insanlık âlemine felâketten, sefaletten, esaretten, azap ve ıztıraptan gayrı hiçbir şey getirmeyen Marks
adındaki kâfirin safsata ve hezeyanları ile şeri'atı aynı teraziye koyup ölçmeğe kalkanlar, kendi leşlerinin dahi şeri'at-i garrayı Ahmediyye ile kaldırıldığını farkedemeyecek kadar ibretsiz ve basiretsiz iseler, kendilerine acımaktan gayrı elimizden bir şey gelmez.
Hazin ve hazin olduğu kadar feci tablo ve bilânço meydandadır:
Öğrenci, öğretmenine kurşun sıkıyor. Memleket idaresini sokaklarda ve yangın yerlerinde idare edebileceklerini zannedenler, devletin polisine, jandarmasına, hattâ subayına yaylım ateşi açabiliyor. Kimse hayatından, malından, ırzından emin ve emniyette değil!.. Korku ve dehşet, bir kâbus gibi üzerimize çökmüş, anarşi ortaokul çocuklarına kadar yaygınlaşmış, ana kucağından kopmuş ve ilkokula başlamış mâ'sum yavrularımız da yarın öbürgün gösteri yürüyüşlerine katılırlarsa hiç şaşmamalıyız. Dostlarımız (Bilmem var mı?) ağlıyor ve düşmanlarımız kıs kıs gülüyor. Siyasi ve iktisadi öyle bir abluka içine alınmışız ki, milyarları aşan dış borçlarımız ertelendikçe, yahut 40-50 milyon dolarcık yeni bir kredi kaynağı bulunca toplar atıp, fener alayları düzenleyecek kadar seviniyor ve öğünüyoruz. Islâmın son kalesi olan cennet Anadolu'muzu bölüp parçalamak için elaltından gizli gizli plânlar ve projeler hazırlanıyor. Satılmış bazı şaşkınlar da bu tezleri, siyaset gibi savunabiliyorlar. Bilemiyor ve düşünemiyorlar ki, Allah korusun bu meş'um projeleri gerçekleşecek olsa, din ve millet düşmanları (Kendi ırkdaşına ve ülkesine yararı olmayanın, bize mi hayrı olur?) diye önce kendilerini temizleyeceklerdir.
Ey ehl-i iyman!..
Uyanalım artık... Başlarımız teneşire vurmadan, imam efendi kabrimizin başına dikilip (Üzkür mâ küntü aleyhi min şehadeti en lâ ilâhe illâllah ve enne Muhammeden Resûlullah ve inneke radeytü billâhi Rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahu tealâ aleyhi ve selleme Nebiyyen ve bil- Kur'an-ı imâmen...) telkini ile durmadan, Münker-Nekir sorular sormadan uyanalım ve kendimize gelelim. Bu dünyaya,
yalnız yiyip- içmek ve cinsi münasebette bulunmak için gönderilmediğimizi bilelim. Kulluk ve insanlık görevlerimizi hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirebilmek için kâfi miktarda meşrû ve helâl olmak şartiyle yemenin ve içmenin mecburi, yine meşrû ve helâl olmak şartiyle cinsi münasebette bulunmanın da zürriyeti çoğaltmak bakımından zaruri olduğunu düşünelim.
Aksi halde, gafillerden oluruz ve bu gafletimizin cezasını da yarın pek ağır bir şekilde çekeriz.
Bir korku düştü bana, Acap nola halim benim?
Derman olur mu bana, Acap nola halim benim?
Allah'tan emir geliycek, Can gövdeden ayrılıycak, Ahirete gel diyiycek, Acap nola halim benim?
YUNUS eder düştüm derde, Tutuşup yanarım od'a, Hak kadı olduğu günde, Acap nola halim benim?
Evet, acap nolacak halimiz bizim- Yukarıda, Rahmeten-lilâlemiyn efendimiz hazretlerinin cehennem ahvali hakkındaki irâdlarını sizlere iletmeğe çalıştım. İki cihan serverinin bu veciz öğütlerinden ibret alamayan ve belki de ibretten nasipleri bulunmayanlar, bu anlatılanları yine de inkâr edeceklerdir ama, hiç şüpheniz olmasın ki bu gibiler mutlâk ve muhakkak cehennem azabını tadacaklardır. O korkunç azap ve iztırap içinde bunalırken:
— Ah nolaydı, Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman ve itaat etseydim, onların dedikleri yoldan gitseydim, diyerek hayıflanacaklar ve pişman olacaklardır ama, bu gecikmiş pişmanlıkları kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır.
— Din neymiş, şeri'at neymiş, cennet ve cehennem neymiş? diye dudak bükerek inkârlarında israr edenlere tehlikeyi bir kerre daha hatırlatınayı islâmi ve insani bir vazife sayıyoruz.
Olüm, omuz başımızda bizleri izlemektedir. O korkulu yollardan herkes gibi bizler de geçeceğiz, ecel şerbetini içeceğiz, varımızı, yoğumuzu ve bize ait olduğunu sandığımız herşeyi yüzüstü bırakıp önünde sonunda ebediyet âlemine göçeceğiz. Bundan kurtuluş yoktur ve şimdiye kadar kurtulan da olmamış ve görülmemiştir.
O halde, tövbe kapıları kapanmadan suçlarımıza ve günahlarımıza tövbe istiğfar edelim, iymanımızı yenileyelim, Rabbimizin bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerle bedenlerimizde hasıl olan kudreti, Rabbimize ibadet ve tâ'at yolunda tüketelim, helâlinden yiyelim, helâlinden giyelim, helâlinden içelim, haramı ve helâli seçelim. Helâlinden yenilenler nur olduğu gibi, haramdan yenilen ve içilenler de şekavet olur. Haram ile avunmayalım, haramı savunmayalım, haramdan hayır beklemeyelim, haram ile gönül eğlemeyelim, gerçekleri bilelim ve belleyelim.
HİKÂYE Kederli ve üzüntülü gibi görünen âriflerden bir zat-ı şerife:
— Biraz şarap içseniz, dertlerinizi unutur, zevk ve safaya kavuşursunuz, dediler.
O zât-1 şerif cevap verdi:
— Evet, şimdi biraz üzüntülü gibi görünüyorum. Ne var ki, Hak ile halk arasında sevilen ve sayılan bir insanım. Dediğiniz gibi biraz içki içecek olsam, belki biraz neş'elenir ve kederimi avutur ve unuturum. Buna karşılık, herşeyden önce Rabbimin emirlerine âsi olurum. Üstelik, içkinin verdiği şu'ursuzlukla öyle hareketler yaparım ki, herkese karşı rezil ve kepaze olur, sarhoşlukla âlemin diline düşerim. Şu halde böy-