Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 645–651
MET-İ İLÂHİYYEDEN MAHRUMDUR) yazısı bulunduğu halde mahşer yerine sürülür. (Ne'ûzü-billâh!..)
— Bir kimsenin kalbinde bana, âl ve evlâdıma karşı zerre miktarı düşmanlık bulunduğu halde mürd olsa, o kimse iymansız olarak can verir ve kâfir olarak âhirete intikal eder.
— Bir kimsenin kalbinde bana, âl ve evlâdıma karşı zerre miktarı düşmanlık bulunsa, o kimse ebediyyen cennetin kokusunu duyamaz.
Aziz kardeşim:
Şu kıt'ayı def'alarca tekrarladık ve bir daha tekrarlıyoruz:
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed'siz mühabbetten ne hasıl?
Resûl-ü zişânı, ehl-i beytini, âlini, evlâdını, ashabını, ahbabını candan, yürekten, bilerek ve inanarak sevmekte büyük yararlar vardır. Bir kimse, iki cihan serverinin ehl-i beytine, âline ve evlâdına herhangi bir iyilik etse, bu ihsanının mükâfatını bizzat Habib-i edib-i Kibriyâ'dan alır, Rahmeten-lil-âlemiyn olan Resûl-ü müctebâ ona ihsanda bulunur.
Biraz önce, kâfirlerden söz etmiştik. Peki, kâfir kimdir ve nedir?
Kâfirler, belli başlı üç kısımdır:
I. Bu nevi kâfirler, kendileri inanmazlar ama, bir mü'minin iymanına ve müslümanların ibadetlerine de karışmazlar. Resûl-ü Kibriyâ'ya hiçbir şekilde tasallût ve tecavüz etmezler. Hattâ, kendileri iyman etmedikleri halde, iyman edenlerin inançlarına imrenirler ve Resûl-ü zişâna saygı duyar, hiç degilse saygısızlıktan kaçınırlar.
Bu gibilerin, âkibetlerinin hayırlı olması mümkün ve muhtemeldir.
II. Allahu tealâ'ya, Resûl-ü müctebâ'ya, âhiret ve kıyamete inanmazlar ve üstelik inananların bu inançlarına mâni
olmağa, ellerinden gelirse câmi ve mescit gibi ibadethanelerin yollarını keserek mü'minleri ibadetlerinden alıkoymağa çalışırlar. Fırsat ve imkân buldukça, mü'minlere sataşır ve hattâ zulmederler. Bu zulüm, tecavüz ve tasallûtlarını âdeta kendilerine şi'ar edinirler. Onlar için hayat yiyip, içmekten, gezip eğlenmekten, cinsi münasebette bulunmaktan, mal ve para toplamaktan ibarettir. Gönüllerince yaşayabiimeleri için akla hayale gelmeyecek rezalet ve dena'ati rahatlıkla irtikâp ederler, kötü ve çirkin yaşayış tarzlarını sürdürebilmek uğurunda, insanı insanlığından utandıracak her türlü vahşet ve hattâ cinayeti mübah görürler. Onların, inançlarına göre âhiret diye bir şey yoklur, kendilerinden hiçbir şekilde hesap sorulmayacaktır, ne yaparlarsa yanlarına kâr kalacaktır. Bu bedbaht gafillerin bütün düşünceleri, günlerini gün etmek ve diledikleri gibi yaşamlarını sürdürmektir. Kendilerine bu durum ve tutumlarının yanlış olduğu anlatılsa, dünya hayatında bile bir hesap sorma sistemi mevcut bulunduğu hatırlatılsa, bu gerçekleri anlatan ve hatırlatanlar ister bir peygamber-i zişân, isterse onların mirasçıları olan ulemayı kirâm olsa, yine de inanmazlar ve üstelik doğru yolu göstermeğe çalışan bu zevatı susturmağa çalışırlar. Gönüllerince ve diledikleri gibi yaşayabilmek için katlanamayacakları hiçbir fedakârlık, göze alamayacakları hiç bir aşağılık ve bayağılık yoktur. Bunlar en azılı ve en korkunç kâfirlerdir.
Bu güruhtan olan kâfirlere kıyamette soru bile sorulmayacak ve hepsi zebaniler tarafından perçemlerinden yaklanarak yüzüstü cehenneme atılacaklardır.
HİKÂYE Bu güruhtan, kalbi küfür ve içi fısk-ı fücur ile memlû ve dışı zulüm ve habaset ile dolu bir kâfir Meşâyih-i kirâmdan Şeyh Hüseyin Halveti hazretlerine, aklı sıra alay edebilmek için:
— Şeyh Hazretleri!.. Kıyamet günü hesap, kitap, mizan,
terazi var diyorlar. Bunların nasıl olacağını lûtfen anlatır mısınız, sayenizde biz de bilelim ve öğrenelim, diye sordu.
Hazret-i şeyh, kendisine vakarla cevap verdi:
— Kıyamet günü, hesap, kitap, mizan ve terazi fakirlerle ilgili bir mes'eledir. Fakirler: (Neden süte su kattın?) veya:
(Neden eksik tarttın?) diye sorguya ve hesaba çekileceklerdir.
Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerden ise Ümmet-i Muhammed'in günahkâr olanları sorgulanacaklardır. Hesap, kitap ve mizandan sana ne? Sen, hesaptan ve kitaptan ne diye kaygulanıyorsun? Senin gibi, kalpleri nifak ve şikak, zulüm ve küfür, kin ve garaz dolu olanlar, Allahu talâ'nın kullarına zulmedenler için sorgu ve hesap bahis konusu değildir. Sizin gibileri, koyun sürüsüne nasılsa karışmış domuzlar gibi, zebaniler mahşer halkının arasından birer birer toplayacak, ne hesap ne kitap sorulmadan cehenneme götürüp atacaklardır, diyerek o kâfiri susturdu.
II. Bu güruhtan olan kâfirler Allahu tealâ'ya inanırlar.
Fakat, kıt ve kısır akılları ile Allahu azim-üş-şâna -Hâşâ- oğul ve şerik isnadederek TESLIS - ÜÇLEME yoluna giderler, Peygamberan-ı izâmdan bazılarına inanır ve bazılarını inkâr ederler. Yani, Allahu tealâ'ya inandıkları halde, peygamberleri kabul etmezler, ilâhi emirleri kendi isteklerine ve nefislerinin arzularına uydurmağa yeltenirler, kıyamet ve âhireti, cennet ve cehennemi inkâr ederler, öldükten sonra tekrar dirilmeğe inanmazlar ve bu saçma-sapan görüşlerini din zannederler. Allah Resûlünü yalanlamak cür'etinde bulunurlar, islâma karşı kin ve garaz beslerler ve devamlı olarak müslümanların aleyhinde gayret ve faaliyet gösterirler.
Bu üç sınıf kâfirlerin hepsi de ehl-i nâr olup, ebediyyen cehennemde kalacak ve azap içinde yanacaklardır. Aralarında, Allah ve Resülüne iyman ve itaat ederek küfürden iymana dönenler ve salih ameller işleyenler, affı ilâhiyyeye mazhar olacaklar ve iymanları sebebiyle küfür halinde bulundukları süre içinde işledikleri günah ve isyanlardan da bağışlanarak Allahu tealâ'nın dostları olan sevgili kulları zümresine idhal olunacaklardır.
Bilindiği gibi, şeref-i islâm ile müşerref olanların, iyman etmeden önce işledikleri günah ve mâ'siyet affolunur.
HİKÂYE Gözleri kör ve fakat kalp gözü açık bulunan bir ârif-i billâha, yukarıda vasıflarını açıkladığımız zâlim kâfirlerden birisi istihza niyyeti ile sordu:
— Allahu tealâ, senin gibi âbid ve zâhid bir zatın gözlerini neden kör etmiş, acaba bunun sırrını ve hikmetini anlayabildin mi?
O zât-1 akdes, kendisine şu cevabı verdi:
— Elbette bilir ve Rabbime hamd-ü senâ ederim. Senin gibi kâfirlerin ve zâlimlerin yüzlerini görmemem için Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretlerinin beni kör ettiğini bilirdim ama, senin bu sorun üzerine şimdi hakkal-yakin buna kanaat getirdim, dedi ve o zâlim kâfiri susturdu.
Muhterem din kardeşlerim:
Dersimizin başında me'al-i münifini açıkladığımız El-Hıcr sûre-i celilesinin 1-2-3. âyet-i kerimelerinde, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri:
— Habibim!.. Kendini üzme, o inatçı münkirler ve kâfirler için kalbin mahzun olmasın. Artık onları islâma ve iymana davet etmekten de vazgeç ve onları kendi hallerine bırak...
Çünkü, onlar iyınan etmezler. Sana onların kaderlerini ilm-i ezelim ile haber veriyorum. Onları ne iyman ve islâm'a davet et, ne cennetle müjdele ve ne de cehennemle korkut! Bırak onları kendi hallerine, diledikleri gibi yesinler, içsinler, gezsinler, eğlensinler, şehvet ve şöhretlerini temin ve tatmin etsinler, mal ve para biriktirsinler, avuntular ve kuruntular içinde gönüllerince yaşasınlar. Bu isyan ve tuğyanlarının, bu gaflet ve hezeyanlarının cezasını pek yakın bir gelecekte çekecekler, Allah ve Resülüne karşı gelmenin ne demek oldugunu seçecekler, bir tuzak olan dünya dolabından önünde sonunda onlar da
göçecekler, küstahlıklarının kendilerine nelere mal olduğunu pek acı bir şekilde farkedecekler, gerçekleri o zaman görecek ve bileceklerdir. Haram-helâl demeden ellerine geçen herşeyle beslenen vücutlarını kabirlerinde yılanlar, çıyanlar ve böcekler kemirecekler, kimseye el sürdürmedikleri nazik bedenlerini cehennem ateşleri dağlayıp sömüreceklerdir. Dünya âleminde neş'e ve safa ile attıkları kahkahalar, pek yakın bir gelecekte feryat ve figâna, sofralarını süsleyen nefis yiyecekler zakkuma, içtikleri çeşitli içkiler mâ-i hamime dönüşecektir. Geceleri istirahat edebilmek için büyük fedakârlıklarla satın aldıkları konforlu yataklar, içi ateş dolu birer tabuta, milyonlar harcayarak yaptırdıkları lüks villâ, köşk ve konaklar, cehennemin derinliklerindeki barınaklara tebeddül edecek ve işte o zaman dünyaya yalnız yiyip, içmek, gezip tozmak ve hayvanlar gibi sevişip tepişmek için gelmediklerini anlayacaklar, kıt ve kısır akılları ile tasarladıkları hayal ve umutların ne kadar boş ve faydasız olduğunu, dünya hayatının bir rü'yâdan, basit ve âdi bir oyundan, avuntudan, kuruntudan, mal ve evlât çoğaltma yarışından ibaret bulunduğunu, sahibi olduklarını zannettikleri ve hiçbir zaman ellerinden çıkmayacağını sandıkları madde, servet, lüks, ziynet, mal ve mülk, masa, kasa, kese, rütbe, makam ve unvanın gözlerini kapatır kapatmaz ellerinden çıkıverdiğini, başkalarının hattâ hiç sevmediklerinin ellerine geçiverdigini, bunların hiçbirisinin âhirete yararı olmadığını farkedecekler, ömür boyu peşinde koştukları hayallerden hiçbirisini beraberlerinde getiremedikleri halde, hepsinden sorumlu tutularak hesap vermek zorunda kaldıklarını idrak ve iz'andan yoksul kafacıkları zebanilerin topuzları inip kalktıkça öğrenecek, ibretsiz gözleri o zaman gerçekleri görecek, Hak kelâmını bir türlü işitmeyen kulakları cehennemin öfkeli gürleyişini duyacaklardır. Hak kelâmını anlamaya tıkalı olan o gafil kulakların zarları, zebanilerin ürpertici sayha ve nâ'ralarının yanı sıra, cehennem ehlinin feryat ve figanları ile titreyecek, Allahu tealâ'ya âsi olmanın, Kur'an-ı aziyme karşı çıkmanın, peygamberleri yalanlamanın, âlimleri ve salihleri hor görmenin, ehl-i iymana hakaret etmenin ne büyük bir cinnet ve cinayet olduğu-
nu idrak edecektir. Yürekler püryân, dideler giryân, sineler uryan olduğu halde cehenneme doğru sürüklenirlerken, Allahu azim-üş-şânın o zamana kadar düşünemedikleri kudret ve azametini tefekkür edecekler, Allahu sübhanehu ve tealâ'yı zikretmeyen dilleriyle yanıp yakınarak: (Ah!.. Ben, ne yaptım?
Ömrümü hevâya verdim, kendime yazık ettim. Nolaydı dünva âlemine bir hayvan olarak gönderilseydim, nolaydı bugünleri görmeseydim, kısacık ömrümü zevk-u sefa ile eritip çürüteceğime, yük taşısaydım, şimdi de kara toprak olsaydım...)
diye hayıflanacaklardır. Ne var ki, bu yakınmaların ve bu pişmanlığın onlara hiçbir yararı olmayacaktır:
Yevme yanzur-ül-mer'ü mâ kaddemet yedahü ve yekul-ülkâfirü yâ leyteni küntü türâba..
En-Nebe: 40 (O gün, herkes ellerinin ne takdim ettiğine, o güne kadar hayır ve şer neler yapmış olduğuna bakacak ve kâfirler keşke dünyada toprak olaydım, hiç yaratılmasa idim, bu hesap ve azabı görmese idim, diyeceklerdir.)
Ey ehl-i iyman:
Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. El-hamdü lillâh, bizleri ehl-i iyman, tâbi'i Kur'an ve ümmet-i Habib-i Rahman olmak şerefiyle müşerref kılmıştır. Bu büyük ni'metin kıymetini bilelim, her nefes hamd-ü senâ edelim, Allah ve Resûlünün emir ve irade buyurduğu yoldan gidelim. Zira, kadr-ı kıymeti bilinmeyen ni'metler, şükrü edâ edilmeyen servetler, maddi veya mâ'nevi bütün ziynetler kulun elinden alınır. Şükrün arurlması, ni'meti artırıp çoğalttığı gibi, şükretmemek de o ni'metin zevaline sebep olur. Bahş ve ihsan buyurulan ni'metlere şükretmemek, yani bir bakıma küfran-ı ni met eylemek, azapların en şiddetlisini seçmekten farksızdır. Allah azze ve celle:
(Ihsan eylediğim ni'metlere şükrederseniz, size ni'metlerimi çoğaltırım. Küfran-ı ni'met edenlere karşı ise, azabım gayet şiddeîlidir.) buyurmuştur.
Bizler için en büyük ni'met; iyman'dır. Kur'an-ı azim-ülbürhandır, Habib-i edib-i Rahman'dır. Resûl-ü müctebâ, bize Hakkın en yüce ni'metidir. O yüce ni'metin kıymetini bilenler, iyman ve islâm ile müşerref ibadet ve tâ'at ni'meti ile mükellef olurlar, zühd-ü tekvâ sahibi bulunurlar, aşk ve ihlâs ile kulluk görevlerini yerine getirirler. Bunun için ehl-i iymana bahş ve ihsan buyurulan bu ni'metlerin, fâni dünya hayatında kadrini ve kıymetini bilmeli, şükrünü eda etmeli, rizayı ilâhiyye varacak tek yol olan sırat-ı müstakiymde sadakat ve samimiyetle gitmeliyiz ki, Rabbimiz ni'metlerini artırsın, iymanımızın nurunu ziyadeleştirsin ve bizleri sevdiği kullar zümresine dahil etsin. Rizayı ilâhiyyeye mazhar ve vâsılı didâr olmanın sırrı ve çaresi ancak budur. Kur'an-ı mübiynin zevkini ve şevkini ruhumuzda duymak, onun emirlerine ve hükümlerine aynen ve harfiyyen uymaktır. Kendilerini, Kur'an-ı kerim aynasma arzetmeyen bahtsızlar, bu dünya hayatından elleri ve yüzleri kapkara olduğu halde ebediyyet âlemine göçerler. Kur'an aynasına sık sık bakabilmek bahtiyarlığına erişenler ise, ellerindeki ve yüzlerindeki kiri pası seçerler, arınıp paklanarak tertemiz âhiret âlemine geçerler.
Evet, aziz kardeşlerim! Fırsat elde iken, zikir, fikir, şükür dilde iken iymanın ve islâmın zevkine ve şu'uruna varalım, şemme-i Ahmediyye'den nasibimizi alalım, selim ve sâlim bir kalb ile huzur-u Hakka duralım, iymanın ve islâmın hakikatine vâsıl ve vâkıf olalım, Habib-i edib-i Kibriyâ ile birleşelim, buluşalım ve sevişelim.
Bana bu ten gerekmez, can gerektir;
Ol bâki cennete iyman gerektir, Eğer Muhammed'e ümmet olursan, Dilinde zikrile Kur'an gerektir...