Ara
Menü

Sayfalar 638–644

1.722 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 638–644

tehlikelerle doludur, seni saadet ve selâmet ülkesine ulaştıracak Sırat-ı müstakim denilen rizayı ilâhi yoludur, şaşırmadan, sapıtmadan o yolu takibedenler Allahu talâ'nın has mü'min kuludur. Allahu tealâ'ya kul ve Resûl-ü müctebâ'ya ümmet olabilmek, en büyük şeref, en yüce makam ve devlet ve en değerli ni'met ve mazhariyettir. Hakka kul olmanın kadrini bil, kulluk ve insanlık görevlerini hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getir, ibadet ve t'atini sakın terk ve ihmal etme, doğru yolu b rakıp şeytanın peşinden gitme, nefsinin hevâ ve hevesini gütme, şöhret ve şehvetin zebunu olarak hırs ve tamah kapılarını gözetme, bir sâniyesini bile geri getirmeğe gücün yetmeyecek olan ömr-ü azizini Allahu talâ'nın şiddetle yasakladığı Resûl-ü zişânın yerdiği ve kınadığı suçlarla, hatalarla, isyan ve günahlarla kirletme, ârif ol, ârif-i billâh ol!.. Mâ-sivâ'dan yani Allahu tealâ'dan gayrı ne varsa hepsinden geç, dünya alâyişinden, gösterişinden, özenişinden vazgeç... Kasadan, masadan, makamdan, unvandan, namdan, şândan hayır ve medet umma, bunların hepsi gelip geçici ve elden çıkıcıdır. Unutma ki, makamlardan geçmeyenler sahib-i makama varamaz ve ulaşamazlar. Mevlâyı müte'alden gayrı ne varsa, ârif-i billâh olan ondan fâriğ olur, onun bütün tamahı nazar-ı ilâhidir, rizayı ilâhidir. Onun için mâ'rifet erbabı:

Ilâhi ente maksudi ve rizake matlubi...

(Allahım'.. Maksudum ancak sensin, matlûbum rizayı şerifindir.)

derler. Kul, dünya ve âhiretten geçmedikçe, ârif-i billâh olamaz. Zira, her ikisi de âriflere haramdır:

Arif olana lâzım olan aşk-ı Hüdâ'dır.

Âşıkın nesl varsa, mâ'şuka fedadır...

Şu gerçeği sakın hatırından çıkarma!.. Ahiret ehline, dünya haramdır. Dünya ehline de, âhiret haramdır. Arif-i billâh olan Ehlullah'a ise her ikisi de haramdır, buyurulmuştur. Ehlullâh, ibadet ve tâ'atlerini ne cehennem korkusu, ne de cennet hırs ve temahı ile yapmazlar. Kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak yegâne Hak mâ'budun ancak ve yalnız Allahu azimüş-şân olduğunu bilirler, ibadet ve tâ'atlerini kemal-i aşk ve şevk ile ve en büyük zevk ve huzuru duyarak yaparlar. Mi'râc-ı hakikiye mazhar olanlar, işte bu gibi zevat-ı âlişandır.

Onlar, ibadetlerinde Allahu tealâ ile sohbet ederler, Allah azze ve celle hazretleri de bu sevgili kulları ile cünbüş eder. Onlar, daha bu âlemde iken rü'yet ni'metine erişen âşık-ı sadıklardır. Bu âlemde iken, cemal-i Hakkı keyfiyetsiz görürler ve Kadir-i Kayyûm ile harfsiz ve savtsız, mekânsız ve cihetsiz müşahede ile sohbet ederler.

Ey âşık-ı sadık:

Bilmiş ol ki, Cemalüllâh'ı görmek ve o büyük ni'mete ermek iki türlü olur. Tahkiki ve te'vili olarak iki nevi ile ifade olunabilir. Tahkiki olan, ârif-i billâh olmaya tâlip bulunana herşeyden önce TEZKIYE-I NEFS ve TASFIYE-I KALB gerekir ki, ancak bundan sonraki makam ve menzilde müşahede hasıl olabilir. Nefs tezkiye ve kalp tasfiye edilmedikçe, bu makama erişilemez. İkincisi te'vilidir demiştik ki, görünen bu âlemde olan rüyet, yani görüştür. Fahr-i âlem ve güzide-i beni Adem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, görünen bu âlemlerin en ekmeli mezahiri olmakla:

*Asttasi Men re'âni fokad re'yel-Hak...

(Her kim beni gördüyse, muhakkak hakkı görmüştür.)

buyurmuşlardır. Bu hükme istinaden, iki cihan serverini görenler Hakkı görmüş olurlar. Şunu da bilmeli ve belleme-

lisin ki, (HAK) esmâsı sıfat esmâlarından bir esmâ-i şeriftir.

Habib-i edib-i Kibriyâ, (HAK) esmâsı ile beni gören, muhakkak Hakkı görmüştür, buyurmuşlardır. Netekim, Hallâc-1 Mansur da (ENEL-HAK) dedi ama, benliğini önde zikrettirildiğinden, hükm-ü kaza dilinde Resûl-ü zişâna karşı zuhura gelen zelle ile, aynı dilden zuhura gelen (ENEL-HAK) kelimesinin mâ'nasını yanlış anlayan ve yorumlayan kadıların yanılmaları, Hallâc'ın diliyle yaptığı hatayı başıyla ödemesine sebep oldu.

Seyyid-ül-Enâm aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz: (Beni gören, muhakkak Hakkı görınüştür.) buyurmuşlardı. Hallâc-ı Mansur ise (ENEL-HAK: Ben, Hakkım...)

dedi. Dikkat buyurulacak olursa, Resûl-ü zişân: (Beni gören, Muhakkak Allah'ı görmüştür) buyurmamış, Allahu talâ'nın sıfatı esmâsından olan (Hakkı görmüştür) buyurmuşlardır.

Hallâc-1 Mansur da (Ben Hakkım) dedi, yani Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin sıfatı esmâsından olan bir ism-i şerifi kendisine izafe etti.

Konuyu biraz daha açıklamağa çalışalım:

HAK kelimesini, ALLAH mâ'nasına almak ve anlamak hatadır. Hak kelimesi, Allahu talâ'nın isimlerinden bir sıfattır.

(ALLAH) ve (HU) esmâsı bütün esmâyı şâmil ve câmidir, ism-i zattır. Binaenaleyh, ism-i zatı ism-i sıfatla bir tutmak cehalet ve hamakattir. Meselâ, biz sık sık: (Cennet haktır, cehennem haktır, mizan ve sırat haktır) deriz. Eğer, HAK kelimesi Allah ismini ifade etseydi, cennete de, cehenneme de, mizana da, sirata da Allah mâ'nası verilmesi gerekirdi. Oysa, Hallâc: (Ben, Allah'ım) demedi (Ben, hakkım) dedi. Kaldı ki, bu sözleri söy.

lerken de, vahdet şarabı ile sermestti. Fakat, yukarıda arzolunduğu vechile kadılar ism-i zat ile ism-i sıfatı birbirine ka.

rıştırdılar ve Hallâc da Resûl-ü zişâna karşı dili ile işlediği bir zellenin karşılığı olarak şeri'at kılıcı ile berdar edildi.

Burada yine dikkat ve ibretle gözönüne alınması gerekli en önemli husus, Allah ve Resûlüne karşı isterse bir hata neticesi olsun, en küçük bir edepsizlik, kişinin bütün amellerinin habt ve iptal edilmesine yol açabileceği gibi, o kişi iki ci-

han serverine yaklaşmak şeref ve mazhariyetine erişmiş bir kimse ise, bu hatasından dolayı şeri'atin başına inmesi muhakkak ve mukadder olan maddi veya mâ'nevi kılıcını beklemelidir:

Mest olanların kelâmı kendinden gelmez veli, Pest ENEL-HAK nice söyler, kişi Mansur olmadan!..

Hallâc-ı Mansur kıssasını daha geniş tafsilât ve teferruatı ile mütalâa etmek isteyenlere İRŞÂD adındaki nâçiz eserimize müracaat buyurmalarını tavsiye ederiz.

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine:

— Hallâc, ben hakkım diyormuş, ne buyurulur? diye sorduklarında:

— Ne yapsaydı? Ben, bâtılım mı deseydi? cevabını vermişlerdir.

Evet, HAK esmâsı sıfattır. ALLAH ve HU esmâları zâttur.

Buna binaen, Cenab-ı Hakkı zikreden âşıklar, evvelâ kalplerini temizlemek için LA ILAHE diyerek, kalplerini Hak'tan gayri ne varsa hepsinden boşaltır ve temizlerler, Hak'tan gayrisine lâyık olmayan kalplerini (Kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud yoktur) anlamına gelen (Lâ ilâhe) nefyi ile tahliye ederler. Iyman ve islâmda da böyledir. Adama, bir türlü (İllâllah) dedirtemezsiniz. Çünkü, kalbi şirkten, nifak ve şikaktan arınmamıştır. (İllâllah) diyebilmek için kalbin temizlenmesi ve arınması gerekir. Ancak, bu temizliği yapanlar (IIlâllah) diyebilirler. Onun için de önce (Lâ ilâhe) diye kalp temizlenir ve sonra da (Illâllah) diye o temiz kalbe hulûl edilir.

Şu var ki, bu zikir yalnız dille olursa münafıkların sıfatı olacağından zikrin éfdali olan tevhidi hem dil, hem kalp, hem ruh ve sır, hem de sırrı sır olarak yapmalıdır:

Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 41

Can olur şehr-i vücuda tâlib-i canân olan, Tekke-i irfana gelsin, sırrıma mihman olan...

Zât-1 insan âyet-i sırrı sûre-i Rahman'dır, Şüphesiz insan olur, heinsohbet-i insan olan...

Çâr mezhep müttefiktir âyet-i iymanda, Menzil-i iykan olur ser-mezheb-i Nu'man olan...

Görsem ol ruh-u revânı yalvarıp desem ona, Sen misin ey cân-1 âlem, can içinde can olan...

Runümâdır ârite her Katrede bin âtitap, Katresin bahreyledi, her katrede ummân olan...

Höccet-i kesret kitab-ı vahdeti tasdik eder, Birliğe şahit yeter, bir taneden iz'an olan...

Vakıf-ı esrara zâhirdir rümuz-u sırrı gayb, Ârif-i billâhtır ser-defter-i imkân olan...

Zattir zatı bilen ey vakıf-ı esrar-1 zat, Hiç bahsetmez bu sırdan sohbete şayan olan...

Insanoğlu hayat, ilim, iradet, kudret, semi, basir, kelâm ile tezyin olunup AHSEN-I TAKVIYM üzere yaratılmıştır. Insanoğluna verilen bu saydığımız ni'metler, Cenab-ı Hakkın sıfatlarıdır. Ancak, insanoğluna verilen bu ni'metler fâni ve mahdut, Cenab-ı Hakkın sıfatları ise bâki, daim ve nihayetsizdir. Bunu şöyle de tarif edebiliriz: Bir dürbünün bakılan düz tarafı -Hâşâ- Hakkın, ters tarafı da kulun haline teşbihtir.

Ademoğlu bu suret üzere yaratılmıştır. Zira, bil-fiil Hakkın bu sıfatlarına mazhardır. Bu halde, insanın sırrı Hakkın zâhiri suretidir. Buna mukabil, Hakkın sırrı ise sırrı insanın bâtını ve hakikatidir. Bu sırrı ilâhi, ism-i â'zamdan ibaret olan kâffe-i esrarı insan hâmil olmuştur. Bunun içindir ki, insana esrarı câmi denilmiştir. Çünkü, insan bütün esrar-ı ilâhiyyeyi câmi ve bütün hakikatleri şâmildir. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bu sırrın hakikati ile zuhur etmiştir. Hakikat-i Muhammediyye, bütün âlemler içinde âlem-ül-âlâdır ve bütün âlemlerin yücesidir, ondan daha yüce bir âlem yaratılmamıştır. Onun âlem-ül-âlâ olarak yaratılması, zât-ı hakka dalâlet eder. Diğer bütün peygamberler sıfat-ı esmâ-i ilâhiyyeye

dalâlet ve Habib-i edib-i Kibriyâ ise esmâ-i zât-ı celile işaret gibidir. Bütün peygamberler, esmâ-i ilâhiyyeden bir esmânın vârisi, sebeb-i hilkat-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimiz ise ALLAH lâfz-1 şerifinin esmâ-i zât vârisidir.

Yaratılan eşyada, hakikat-i Muhammediyye'den daha vâsi ve evlâ bir şey yoktur. Bu itibarla, Habib-i edib-i Kibriyâ'yı görenlerin, hakkı görmüş olmaları tabi'idir. Bakan değil, Habibullah'ı görenler hakkı görmüş oldular. Insanoğlu, bu makam ve mevki'e eriştiğinde ve baktığını gördüğünde insan olur.

Zira, insan olanlar yalnız baş gözü ile görmezler, belki baş gözü ile kalp gözü de görür. Yalnız baş gözü ile görenlerin, dört ayaklılardan hiçbir farkı yoktur. Hüner, baş gözü ile bakmak ve kalp gözü ile de görmektir. Kalp gözleri görenler erbab-1 basiret olurlar, basiret sahipleri ise Cemal-i lâ-yezâli görmeğe müsta id ve lâyıktırlar.

LA deme gel zâhid ILLA gizlidir, Adem'dedir;

Allem-el-esınâ hem müsemmâ gizlidir, Adem'dedir...

Can gözün bidâr edip ibretle kılsan bir nazar, Kudret-i Bâri tealâ gizlidir, Adem'dedir...

Hızrile Musa'ya hem binbir tekellüm eyleyen, Hikmet-i Tûr ile Sinâ gizlidir, Adem'dedir...

Mürsel-i mû'ciz nüma kırn mürdeler ihyâ eden, Hemdem-i Mehdi Mesihâ gizlidir, Âdem'dedir...

Nûr-u Rabbil-âlemiyndir Rahmeten lil-âlemiyn, Fazl-1 Ahmed, sırn Tâ-Hâ gizlidir, Âdem'dedir...

Hâzihi cennât-i Adn'in ve sidre-i huld-ü berin, Kevser-ü Huri ve Tubâ gizlidir, Adem'dedir...

Her nefes bu nüh felek çarh üzre devran eyleyen, Künbed-i arş-ı Muallâ gizlidir, Adem'dedir...

Cümle eşyayı bir yüzden musannâ gösteren, Aks-i mir'at-ı mücellâ gizlidir, Âdem'dedir...

Hilmiyâ gel âdemi bil, âdemisin âdemi;

Fâtem ile mühr-ü ulyâ gizlidir, Adem'dedir...

Ey ehl-i aşk!..

Duymadın mı? Oğrenmedin mi? Sana, hiç kimse söylemedi mi? Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mu'iyn efendimiz hazretleri:

— Ey benim ashabım ve ümmetim!.. Sizlerden biriniz:

Bana, benim âl ve evlâdıma muhabbet üzere vefat etse, şehitlik rütbesine ererek âhiret âlemine göçmüş olur. Bana ve âl-ü evlâdıma muhabbet üzere vefat edenlerin bütün günahları affolunmuş bulunduğu halde irtihal-i dâr-ı beka etmiş bulunur, buyurmuşlardır.

Allah ve Resülünü seven, ehl-i beyt-i Mustafa'ya, âline ve evlâdına muhabbet eden kutlu kişiler, esasen her türlü günahlardan kaçınırlar. Bakınız, iki cihan serveri daha ne müjdeler veriyor:

— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severek vefat etse, tövbe ve istiğfar edicilerden olduğu halde teslim-i ruh eyler.

— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severse, son nefesini iyman-ı kâmil üzere verir, kâmil ve mütekâmil bir mümin olarak âhiret âlemine intikal eder.

— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severse, son. deminde Azra'il aleyhisselâm ile Münker ve Nekir hazerâtı kendisini cennet ile müjdelerler.

— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı sevdiği halde vefat ederse, o kimsenin kabrine cennet-i â'lâdan iki pencere açılır.

— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımi severek vefat ederse, kimsenin kabri rahmet meleklerinin ziyaretgâhı olur.

— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severse, o kimse ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzere vefat eder.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu müjdelerinden sonra bazı ihtar ve ikazlarını da ilâve edelim ki, bazı gafiller ve cahiller de nasiplerini alsınlar, hak ve hakikati anlasınlar. Habib-i edib-i Kibriya şöyle buyuruyorlar:

— Bir kimse; bana, âl ve evlâdıma buğz ve adavet ederek yani düşman olarak mürd olsa, o kimse alnında (RAH-

Sayfalar 638–644 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org