Ara
Menü

Sayfalar 631–637

1.874 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 631–637

kendilerini Hak ve hakikat yoluna davet etmesine rağmen, buna icabet etmeyen inatçı kâfir ve münkirlerin bu inkâr ve isarlarına üzülmemesini tavsiye buyurmakta ve:

— Ey Nebiyyi zişânım!.. Kendilerini Hakka davet ettiğin halde icabet etmeyenler için me'yus ve mahzun olma... Onların, iyman ve itaatten nasipleri yoktur. Kendi hallerine bırak, varsınlar yesinler ve içsinler, dünya haz ve zevkleriyle oyalansınlar, şehvetlerinin ve nefislerinin zebunu ve esiri olsunlar, çok yakın bir zamanda ne kadar yanıldıklarını anlayacaklar ve çok pişman olacaklardır ama, bu son pişmanlık kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır, önünde sonunda âkibetlerinin ne olduğunu görecek ve cezayı sezâlarını ergeç bulacaklardır, hükmiyle Habib-i edibini teselli eylemektedir. Zira, Mevlâyı müte'al ilm-i ezelisiyle kullarının hangilerinin iymana geleceklerini ve hangilerinin küfürde kalacaklarını hakkıyle bilmektedir.

Kâfirler, kısım kısımdır:

Bir kısmı yağmur kabul etmeyen, yani yağmur sularından etkilenmeyen çorak topraklar gibidirler. Yağmur, onların üzerlerine de yağar amma, hiçbir yarar sağlamaz ve yağmur suları üzerlerinden akar gider. Bu kısım kâfirler de rahmet-i ilâhiyyenin farkına bile varmazlar. Bakarlar ama görmezler, duyarlar ama, anlamazlar. Bir bakıma, kendilerine yapılan öğüt ve telkin, bir kulaklarından girer, ötekinden çıkıp gider. Duyup işittikleri ile hiç ilgilenmezler ve hattâ bazıları Hak kelâmı dinlemezler. Işte bunlar çorak toprak misalidir. Hakkın en büyük rahmeti olan Kur'an-ı kerimin okunduğunu duyarlarsa da, aldırış etmezler, Kalpleri, küfürle mühürlenen bu cins kâfirlerden daha aşağı ve bayağı olanlar da vardır, ki bunlar da üzerleri kapatılmamış necaset çukurları gibidirler. Çorak toprağa yağmur hiçbir yarar sağlamaz ama, hiç olmazsa etrafina kötü kokular da neşretmezler. Çorak araziye benzeyen kâfirler, Kur'an-ı kerimi dinlemezler, ve yalnız kendi zevk ve şehvetleri, şahsi hırs ve menfaatleri, mideleriyle meşgul olurlar ve fakat kendilerini Hakka çağırana da sataşmaz, Kitabullah'a

dil uzatmazlar. Üstü açık necaset çukurlarına benzeyenlerse, yağan yağmur nasıl kokularını etrafa yayar ve dolayısiyle artırırsa, bunlarda kendilerine öğüt verenlere tecavüz ederler ve onları yanlarından uzaklaştırıncaya kadar uğraşırlar, içerilerindeki pislikleri etraflarına fışkırtırlar, bulaştırırlar ve yanlarından uzaklaştırırlar. Tarih boyunca böyleleri çok görülmüştür, bugün de görülmektedir ve yarın da görüleceklerdir. Bu cins kâfirler, Hak kelâm söyleyenle alay ederler. Hak diyen ağızı susturmağa çalışırlar, israr edilirse tecavüzlerini daha da artırarak karşılarındakini helâk etmeğe uğraşırlar.

Allah azze ve celle hazretleri, bu iki cins kâfirin bir kısmını zararsız vahşi bir hayvana ve diğerini o hayvandan da daha aşağı bir mahlûka teşbih buyurmaktadır. Gerçekten, bunlar yemekten, içmekten ve cinsi münasebette bulunmaktan başka bir şey düşünmezler. Bunlar, dalâlet, dena'at ve hattâ cinayet yönlerinden o vahşi hayvanları dahi ürkütüp şaşırtacak kadar şaşkın ve alçaktırlar. Bu gibiler hakkında alçaklık tâbirini kullanmak bile yersizdir. Zira, alçaklık da kendisine göre bir irtifa sayılabilir. Alçak gibi görünen, bir diğerinden biraz yüksek olabilir. Ne var ki, bunları tarif ve tavsif edebilmek için başka bir kelime bulmak müşkildir. Bu gibi kâfirler, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi üstü açık necaset çukurlarının tam benzerleridirler. Hangisinin, diğerine göre daha alçak olduğunu kestirmek mümkün değildir. Bu cinsten olan kâfirler, küfür ve dalâlette olduğu kadar, Kur'ana ve islâma tecavüz ve hakarette de birbirleriyle âdeta yarış ederler.

Büyük bir mâ'rifetmiş gibi bütün bu yaptıklarını da öğünerek birbirlerine anlatırlar, bununla böbürlenirler. (Şecaat arzederken, merd-i kıpti sirkatın söyler...) kabilinden bunlar da islâma, Kur'an'a, Resûl-ü müctebâ'ya ve Allahu tealâ'ya karşı işlemekten çekinmedikleri hiyanet ve dena'at ile öğünürler.

Allahu talâ'nın has kulları olan mü'minler ise gül bahçelerine benzerler. Necaset nev'inden olan kâfirler de, gül fidanlarının diplerine serpilen gübre misalidir. Gübre, nasıl gül fidanının goncalarını ve çiçeklerini çoğaltırsa, gübre misali olan

kâfirler de has müminlerin iyman ve iykanlarını artırır. Gül fidanlarına ve goncalarına dökülen yağmurlar, o nefis gül kokularını etrafa yaydıkları gibi, Rahmet-i ilâhi olan Kur'anda mü'minlerin güzel kokularını hem etraflarına ve hem de uzanabildiği yerlere kadar bütün cihana nefis kokular saçarlar.

Ne var ki, gül koklamağa alışmamış herhangi bir kimseyi, o enfes kokular tedirgin eder ve daima alışık oldukları necaset kokularını koklamayı tercih ederler. Onlar kötü ve çirkin kokularla avunurlar, zorla koklatılmağa kalkışılsa bayılır ve belki de kahırlarından ölürler.

HIKAYE Günlerden birgün, gülyağı ve itriyat satilan çarşıdan geçen bir adamcağız, birdenbire yere düştü ve bayıldı. Gelip geçenler ve dükkân sahipleri hemen etrafına toplandılar. Kimisi, ayılıp kendine gelebilmesi için yüzüne gülsuyu serpiyor, kimi bileklerini ovuyor ve bazıları da kendisine çiçek suları koklatıyor, alını ve başını nefis kokularla ovalıyordu. Ancak, bayılan kimse bütün bu gayret ve ihtimama rağmen bir türlü kendisine gelip ayılamıyordu. Aradan hayli zaman geçmişti, herkes ne olacağını merak ederek bekleşiyordu. Uzaktan bir başka adamın koşarak geldiği kalabalığı yararak bayılana so.

kulduğu ve onun burnuna cebinden çıkardığı bir maddeyi koklattığı görüldü. Hayret!.. Baygın adam birdenbire ayılmış doğrularak şaşkın şaşkın etrafına bakmağa başlamıştı. O meçhul adam onu koltuk altlarından tutarak ayağa kaldırmış ve koluna girerek oradan uzaklaştırmağa hazırlanmıştı ki, kalabalık arasından meraklı bir kimse ona sokuldu:

— Bir saattir, helâl hoş olsun, bu adamı ayıltabilmek için aklımızın ve elimizin erdiği herşeyi yaptık kâr etmedi. AIlah aşkına söyle!.. Ona koklattığın ne idi ki, aklını başına getirdi ve ayılttı. Oysa, biz ne kadar güzel kokulu şeyler varsa hepsini denedik, hiçbirisi fayda etmedi, dedi.

= 634 — Baygını ayıltan adamcağız gülerek cevap verdi:

— Bu benim kardeşimdir. Biz, debbâğlık ederek hayatımızı kazanırız. Burnumuz köpek tersine ve tabakhane kokusuna öylesine alışmıştır ki, bize başka kokular fayda vermez.

Ben de, onun bayıldığını haber alınca cebime biraz köpek tersi koyarak yardımına koştum ve bunu kendisine koklatarak ayılttım. Sizler ona alışık olmadığı güzel kokuları koklatmağa çalıştıkça, o büsbütün kendisinden geçmiş ve baygınlığı da bu yüzden uzun sürmüştür, dedi ve cebinden köpek tersini çıkararak o meraklı soru sahibine gösterdi.

Evet, herkes alışık olduğu ve hoşlandığı koku ile ayılır.

Debbâglik elbette ki kötü bir san'at değildir. Binaenaleyh, bu işle uğraşan ve hayatlarını bununla kazanan din kardeşlerimiz bize küsmesinler. Bu hikâyemiz, kötüye alışan ve ondan hoşlanana, iyinin şifa olamayacağını belirtmek ve kıssadan hisse çıkartmak için söylenilmiştir. Insaf ile düşünülecek olursa, kötü alışkanlıkları olan bir kimseye ne kadar öğüt verseniz, neler söyleseniz, o size yine kendi bildiğini okuyacak, aklı sıra kendisini savunacaktır. Ayakyolunda yaşamağa alışmış bir böceği, gül goncaları arasında besleyemezsiniz. Netekim, gül goncalarına ârız olan böceklerde ayakyolunda yaşayamazlar. Kanalizasyon kazılırken ortaya çıkan bir sıçana işçilerden birisi kürekle vurmağa kalkışsa, hemen pisliğe dalar ve gözden kaybolur:

— Bu pislik içinde yaşamaktansa, ölüp gitmek daha hayırlıdır, diye işçinin küreğine başını uzatmaz.

Esasen, insanlar da kısım kısımdır. Kimisi gül gibidir, kimisi ısırgan otuna benzer. Kimi diken misali ne kadar kaçınsanız bir yerinize batar, kimi sünbül ve reyhan gibi etrafina enfes kokular saçar. Dikkat buyurunuz, öyle insanlar vardır ki, Kur'an-ı aziymi dinlemek onlar için bir nevi ezâ ve cefa olur.

Bazıları da, âyetler okundukça huzur ve sükûn bulur. Öyleleri vardır ki, insanı insanlığından utandıran ve çevresini devam.

Iı surette usandıran içkisiz duramaz. Kimisi de, kudret elinden aşk şarabını içmeğe doyamaz. Bunların her ikisi de önünde

sonunda bu âlemden mest olarak göçer amma, orada herkes ektiğini biçer. Alkolle mest olan başı teneşire vurur vurmaz ayılır, aşk şarabını içen ise Rabbinin ebedi hayatta kendisi için hazırladığı ni'met ve ziyafeti görünce bayılır. Dinlisi ile, dinsizi ile, denlisi ile densizi ile, mü'mini ile münkiri ile, âlimi ile câhili ile, ârifi ile gafili ile, halimi ile zâlimi ile, ganisi ile fakiri ile bu dünya âlemi bir tezâdlar, çelişkiler ülkesidir. Hâlik-ı zül-celâl böyle irade buyurmuş, böyle olmasını murad eylemiştir. Kışı var, yazı var, soğuğu var, sıcağı var, acısı var, tatlısı, var, akı var, karası var, gecesi var, gündüzü var, yokuşu var, düzii var, çıkışı var, inişi var, yaşlısı var, genci var, sağlıklısı var, hastası var, şükredeni var, zikredeni var, fikredeni var, inkâr edeni de var, inkârında israr edeni de var, akıllısı var, delisi var.

Oyleleri var ki, baş gözleri kapalıdır ama, kalp gözleri açıktır.

Bazılarının da baş gözleri açıktır ama, kalp gözleri kördür.

Kimi, dinler anlamaz, kimi anlar dinlemez. Kimi bakar göremez, kimi görür ibret alamaz. Kimi, dinler ama duyamaz, kimi duyar ama Hak söze uyamaz. Kimi, ibadet ve tâ'atten bıkmaz, usanmaz. Kimi, gaflet uykusundan bir türlü uyanmaz.

Evet, Allahu azim-üş-şân âlemlerin Rabbidir, âmennâ ve saddaknâ!.. Fakat, aslâ unutmamak gerekir ki, âhir ve âkibet müttakilerin yani Allahu tealâ'dan korkanların, onun azabından ve gazabından sakınanlarındır. Senin ve benim için takvâ, Rabbimizin (YAP!) dediklerini aynen ve harfiyyen yapmak (YAPMA!) dediklerinden de şiddetle, dehşetle sakınıp kaçınmaktır. Fakat, Allahu talâ'nın öyle sevgili kulları da vardır ki, onlar için takvâ bütün şüpheli hal ve hareketlerden çekinmek ve kaçınmaktır. Rabbim, cümlemizi bu zümreye idhal ve ilhak buyursun (Âmin)

Aziz kardeşim!..

Uzun, çok uzun bir yolculuğa çıkacağız hazırlanalım, azıklanalım. Bu uzun yolculukta en hayırlı azığın TAKVA olduğunu, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri Kur'an-1 azim-ül-bürhanında açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır. Bu âlem, hep böyle gitmez, bülbül gibi şakıyan dillerin gün olur ötmez, (Be-

nim kalbim temizdir!) demekle iş bitmez, bütün dünya şahsi malın olsa, seni âhiret korkularından kurtarınağa yetmez, TAKVA'dan gayrı hiçbir şey seni Hakka iletmez, aklı başında olan bir nefesini bile zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz tüketmez, o büyük gün gelip çattı mı, ne malın, ne de evlâd-ü yâlin sana hiçbir yarar te'min etmez.

O halde, aklımızı başımıza devşirelim, derin derin düşünelim, Hak kelâmı duyalım ve duyduğumuz bu hak kelâma uyalım:

Bir göz ki, ânın olmaya ibret nazarında;

Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde, Kulak ki, öğüt almaya her dinlediğinden;

Akıt ona kurşunu hemen sen deliğinden!..

HİKÂYE Behlûl Dâna, günlerden birgün bir kabristanın kenarında oturmuş ve önüne üç tane insan kuru kafası koymuştu. Her kuru kafanın üstünde, fiyatını bildiren birer yafta bulunuyordu. Birincisinde: (BIR METELIK ETMEZ!) ikincisinde:

(YANMAYA LAYIK AMA, CEHENNEMİ KİRLETMESİNDEN KORKARIM!) ve üçüncüsünde ise: (BAHASINA KIYMET Bİ- ÇİLMEZ!) ibareleri okunuyordu. Harun Reşid, nasılsa oradan geçerken bunları gördü, durdu ve sordu:

— Bunların üçü de insan kafası ama, değerleri neden ayrı ayrı?

Behlûl Dâna, cevap verdi:

— Bu farkı size izah edeyim, dedi ve üzerinde (Bir metelik etmez) yaftası bulunan kuru kafayı eline alarak, öteki elindeki sivri bir kazığı kulak boşluğuna doğru hızla vurdu.

Kazık, o boşluğa girip saplanmayınca Behlûl açıkladı:

— Gördünüz ya, bu kulak ömrü boyunca Hak söz duymamıştır. Ona söylenen her Hak söz, bu sivri kazık gibi geri tepmiş ve bunun kulağına girmemiştir. Onun için, bu kuru ka-

fa hakikaten bir metelik bile etmez, dedi ve üzerinde (Yanmaya lâyık ama, cehennemi kirletmesinden korkarım) yaftası bulunan kuru kafayı aldı ve aynı sivri kazığı onun da kulak boşluğuna doğru hızla vurdu. Kazık, bir kulak boşluğundan girmiş ve mukabili olan kulak deliginden dışarı çıkmıştı. Halifeye, bunu da göstererek:

— İşte, gördüğünüz gibi bu kulağa da Hak söz bir deliğinden girmiş ve ötekinden çıkmıştır. Yani, duyduğundan ibret almamış, işittikleri ile amel etmemiştir, Hak kelâmı duymayan ve duyduğu ile amel etmeyen bu kuru kafa elbette cehenneme atılacaktır. Fakat, cehennemin (Beni kirletti!) diye feryad etmesinden korkarım, dedi ve üçüncü kuru kafayı eline alarak aynı sivri kazığı onun da kulak boşluğuna vurdu. Kazık, kuru kafanın tam orta yerine kadar işledi ve orada kaldı.

Behlûl:

— Her duyduğundan ibret alan ve duyup öğrendikleri ile amel eden, nereden gelip nereye gittiğini, gelişindeki ve gidişindeki hikmeti bilen bu kafaya da elbette baha biçilemez, dedi. Harun Reşid, ağlayarak onu tasdik ve yoluna devam etti.

Esedullah Hz. İmam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh:

(En zengin hazine, Allahu talâ'nın muhabbeti ile dolu olan kalptir.) buyurmuşlardır. Gerçekten de, Allah muhabbetiyle dolu olan kalp sahiplerinin gözlerinde hayâ ve ibret. dillerinde zikre müdavemet, hakkı tavsiye ve Hak kelâmına riayet, başlarında akıl ve dirayet, tefekkür ve kiyaset, zihinlerinde ibadet ve tâ'at vardır. Böyle bir vücut ise hiç kuşkusuz tam mâ'nasıyla bir binayı ilâhidir.

Ey âşık-ı sadık!..

Gerçekten âşık ve sadık isen ârif-i billâh olmağa çalış, bir nefesini bile boş geçirmemeğe zikirle, fikirle, şükürle değerlendirmege alış, bu dünya hayatının geçici olduğunu, bir nefes alıp verecek kadar zamanın bile bir daha ele geçmeyeceğini daima hatırla ve kendini ebediyyet âlemi için hazırla!..

Gidilecek yollar gayet korkuludur, aşılacak geçitler bir çok

Sayfalar 631–637 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org