Ara
Menü

Sayfalar 609–615

1.826 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 609–615

— Yâ Imam! dedi. Muhterem deden Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bir ihtiyacınız olduğu zaman kendisinde şu dört haslet bulunan kişiden o hâcetinizi isteyiniz, buyurmuştur:

1) Arabın şerifinden 2) Kerim olan kimseden 3) Kur'an-1 azimin me'al-i kerimine âşina olan hafızlardan 4) Yüzleri güzel olan kimselerden Yâ İmam! Sen ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın torunusun.

Binaenaleyh, arabın eşrafından ve seyyidlerindensin. Kerem ise, dededen toruna sizlerin âdetinizdir. Kur'an-ı azime ve mealine herkesten ziyade vakıf ve âşinâ olduğunuza ise aslâ şüphe yoktur. Zira, Kitabullah hane-i saadete nâzil olmuş cümle halkı tenvir buyurmuştur. Güzellik bahsine gelince, ceddinden daha güzel hiç kimse yaratılmamıştır ve yaratılmayacaktır.

Muhterem dedenizin: (Beni görmek isteyen Hasan ve Hüseyin'ime baksmlar...) buyurduklarını da bilenlerdeniz. Onun için, benim şu ihtiyacımı sizden gayrı arzedecek kimse yoktur.

Hz. İmam-ı Hüseyin, müracaat sahibi â'rabiye ihtiyacının ne olduğunu sordu. İhtiyaç sahibi â'rabi, dille söylemeyerek hâcetini yer üstüne yazarak arzetti. Hazret-i imam şöyle buyurdu:

- Dedem Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: (Ihsan, kişinin hüner ve mâ'rifetine göredir.) buyurmuşlardır. Babam ise: (Kişinin kıymeti, bildiği kadardır.) buyurmuştur. Bu sebeple sana üç soru soracağım. Bunlardan birisine isabetli cevap verirsen, malımın üçte birini, iki soruma isabetli cevap verirsen, malımın üçte ikisini, üç soruma da isabetli cevap verirsen malik olduğum malın tamamını sana veririm, dedi ve ihtiyaç sahibi â'rabiye Irak'tan ganimet malı olarak gelen içi altun dolu bir torbayı gösterdiler. A'rabi, bu teklife razı oldu ve soruları cevaplandırmaya hazır olduğunu bildirdi. Hz.

İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh, ona sordu:

Envar-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 39

— A'mal-i salihanın en iyisi nedir?

A'rabi cevap verdi:

— Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerine iyman etmektir, dedi.

Hz. Imam ikinci soruyu da sordu:

— Kulu, helâk olmaktan kurtaran nedir?

Â'rabi cevap verdi:

— Allahu azim-üş-şâna itimad etmektir, dedi.

Hz. İmam üçüncü soruyu da sordu:

— Kişiye ziynet veren şey nedir?

A'rabi bu soruyu da cevaplandırdı:

- Hilmiyyete mukarin olan ilimdir, dedi.

Hz. İmam, tekrar sordu:

— Kişide bu sıfat bulunmazsa ne olur?

Â'rabi cevab verdi:

— Gökten yıldırım iner ve kendisini yakar, dedi.

Bu cevaplardan fevkalâde memnun olan Hz. Imam-1 Hüseyin radıyallahu anh, gülerek ağzı mühürlü para torbasını â'rabiye ihsan buyurdu.

Ey ehl-i vefa!..

Habib-i edib-i Kibriyâ'yı ve onun âlini, evlâdını, ezvâcını, ashabını, ahbabını herşeylerinden fazla severek imanlarını kemale erdiren, cefalarını sefaya döndüren, irfan ve iykanları ile cehalet ve dalâlet ateşlerini söndüren, dünya âleminde iken hayat-ı câvidanilerini sürdüren mü'min ve muvahhid kardeşlerim!.. Işte, bu mübarek ayda, Muharrem-ül-haramın onunda, cahiliyet devrinde dahi tebcil ve takdis olunan bu kutsal günde Hz. Imam-ı Zeyn-el-âbidin'den gayrı başta Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh olmak üzere ehl-i beyt-i Mustafa'dan 72 mazlûm, zâlimlere karşı huruc ettikleri sırada vahşiyane bir şekilde şehid edilmişler, Allah yolunda ve Allahu talâ'nın dini olan din-i mübiyn-i islâm uğurunda fedayı can ederek biz âciz ve günahkâr ümmet-i Muhammed'e, Hak yolunda feragat ve fedakârlığın nasıl ve ne ile mümkün olduğunu öğretmişler, dost yolunda can ve aşk yolunda kan vermenin alem-

darlığını yaparak talim etmişlerdir. Onlar, Muharrem'in onuncu gününü canlarını feda ederek kutladılar. Fâni vücutlarını bâki kılarak bayram ettiler. Çünkü, ibtilâ Nebi'lerin ŞEYME'si ve Hak velilerinin ŞIVE'sidir. Bu ibtilâ, Nebi'lere ve velilere isabet etmeseydi, belâ ve musibetlere uğrayan mü'minler ne ile teselli bulabilirlerdi?

Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh'a bu rütbe-i belâ olmasaydı, kendilerinden sonraki mü'minlere ve müslümanlara herhangi bir belâ ve musibet nâzil olunca, onu gazab-ı ilâhi bilirler, teselli bulamazlar ve me'yus kalırlardı. Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ın ihraz buyurduğu şehitlik rütbesi, mâ'ruz kaldığı belâ ve musibet suretindeki çetin imtihanın sabır ve tevekkülle karşılanması sonunda kazanılmış bir mükâfat ve yüzaklığı olduğu inancı, daha sonra bir çok belâ ve musibetlere uğrayan mü'minlere sabır kaynağı ve teselli dayanağı olmamış mıdır?

Ey Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ'yı canlarından, mallarından ve evlâtlarindan fazla sevenler, Allah Resûlünün âline, evlâdina, ezvâcina, ashabına ve ahbabına sadakat ve samimiyetle gönül verenler, Allah ve Resûlullah yolunda, din-i mübiyn-i islâm uğurunda canlarını, mallarını ve başlarını feda etmeğe hazır bulunanlar, sizler Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinin has kulları, Resûl-ü zişânın çok sevgili ümmetisiniz.

Sizler için âhiret âleminde hiçbir korku ve üzüntü yoktur. Burada bıraktıklarınız için aslâ kaygulanmayın, tasalanmayın. İyi bilin ki, pek yakın olan kıyamet gününde; muhabbetinizin, meveddetinizin, hüsn-ü niyyetinizin, samimiyet ve sadakatinizin karşılığını mutlâka alacaksınız ve o gün aldıklarınızdan son derece memnun kalacaksınız, hayat-ı sermediyye ile hay olacaksınız, riza, rıdvan, cennet ve cemali bulacaksınız. Bütün bu saydıklarım ölüm denilen yolculukla başlar. Ne var ki, âşıklar için o gün ölüm günü değil, olum günü olacaktır. Gözünüz aydın olsun, kalplerinize nurlar dolsun, gönülleriniz sürur bulsun; o müthiş gün bütün mahşer halkı susuzluktan yanıp tutuşurken sizler yed-i envereyn-i Muhammediye'den ve sâki-i

Kevser Hz. Imam-ı Aliyyül-Mürtezâ ile Hz. Imam- Hasan-il- Müctebâ ve Hz. Imam- Hüseyin-i şehid-i Kerbelâ'nın mübarek ellerinden âb-ı hayatı ve şarab-ı tahuru içeceksiniz, sermest-ü hayran bu âlemden mekân-ı asliniz olan âhiret ülkesine göçeceksiniz, müjdeci melekler refakatinde size vâ'dolunan cennet bahçelerine uçacaksınız ve orada (SELÂMÜN ALEYKÜM TIB- TÜM FEDHULUHÂ HÂLİDİYN...) tebşiratı ile karşılanacaksınız, bir daha çıkmamak üzere ebediyyen cennet bahçelerinde kalacak, Huri'ler ve Gılman'lar tarafından ağırlanacaksınız.

Müjde ve beşaret mü'minlere!. Hasret ve nedamet münkirlere!.

Selâm ve selâmet mü'minlere!. Felâket ve fecaat kâfirlere!.

Sevinç ve sürur mü'minlere!. Azap ve şürur kâfirlere!.

Izzet ve devlet âdillere!. Nekbet ve lâ'net zâlimlere!.

Vuslât âşıklara ve sadıklara!. Azap ve ıztırap münafiklara!.

Taltif inançlilara!. Tahkir yalancılara!.

Takdir âbidlere!. Tekdir fikr-i sâbitlere!.

Evet, o büyük gün mü'minler mazhar oldukları ebedi ni'metlerle öğünecekler ve kâfirler ellerini ısırarak döğüneceklerdir. Mü'minler sevinecek, kâfirler yerinecektir. Hak ve adalet yerini bulacak, mazlûm zâlimlerden intikamını alacak, münafıklar hüsran içinde kalacaktır.

Aziz kardeşim:

Bütün bunları ömrün oldukça bir nefes bile özönünden ayırma, eyninden şeri'at libasını sıyırma, sakın sakın zâlimleri kayırma!. Allahu talâ'nın sevdiklerini sevenler vâsıl-ı ilâllab olurlar. Âşık olan, mâ'şukuna kemal-i aşk ve şevk ile muhabbet ederse, mutlâka mâ'şukuna vuslât yollarını ve çarelerini bilir ve bulur, her dem ve her nefes onunla beraber olur. Mahbubunda fâni olanlar, fânilik hengâmında bütün aza ve cevarihi ile yalnız onun adını zikrederler. Zikrullah ise, kulu ma'şuku ile bâki kılar, Fi-Mak'ad-ı sıdka erer, Habib'lerle, Halil'lerle sadıklarla, şehidlerle buluşur ve görüşür ki, mü'minlerin asıl bayramları da işte budur. Âşık olana asıl cünbüş bundandır.

Alem-i nâsuta halk uryan gelir, uryan gider;

Gâh olur erhâmdan bi-cân gelir, bi-cân gider...

Merkez-i hestiye âmed şüd eden cümle nüfus, Her biri bir dert ile giryân gelir, giryân gider...

Ziynet-i arz-u semayı seyreden ehli nazar, Sâni'in sun'un görüp hayran gelir, hayran gider...

Rahm-i mâderden doğan etfâl uşşâk-ı âl'e, Alem-i ulviyyete insan gelir, insan gider...

Hep mezâhirde tecelliyât-ı Hakkı fehmeden, Arif-i billâh olur irfan gelir, irfan gider...

MEN AREF esrarına vakıf olan ehl-i velâ' Bezm-i hassı vahdete handân gelir, handân gider...

Hânedan-ı ehl-i beyt-i Mustafa'yı sevmeyen, Esfel-i süfliyyete nâdan gelir, nâdan gider...

Ademiyyet rütbesin derk etmeyen bâgi olur, Emr-i Hakkı tutmayan şeytan gelir, şeytan gider...

Gülistan-ı Kerbelâ'yı zikredip Hilmi Dede, Bülbül-ü şeydâ gibi nalân gelir, nalân gider...

Ey yerlerin ve göklerin müstakillen sahibi, bilinen ve biinmeyen âlemlerin yegâne mâliki, görünen ve görünmeyen mahlûkatın rezzâkı ve hâlikı olan Rabbimiz!.. Ancak sana kulluk ve ibadet eder ve ancak senden yardım ve inayet dileriz.

Dünya âleminde lâ tefriku cins-ü mezheb bütün yarattıklarına rızıklarını ve ni'metlerini bahşeden, âhiret âleminde ise yalnız mü'min kullarına ihsan ve in'amda bulunacak olan RAHMAN ve RAHIYM sensin!.. Arzuhale ne hacet? Bize, bizden yakın olan sensin, senden yine sana sığınır, emr-ü fermanın gereği olarak ancak senden yardım ister ve bekleriz. Istediklerimizin de, isteyeceklerimizin de, aklımızdan ve gönlümüzden geçenlerin de, sakladıklarımızın da, açıkladıklarımızın da, bütün düşünce ve tasavvurlarımızın da halkedicisi ve bilicisi sen değil misin? Ne isteyeceğimizi, neler dileyeceğimizi bize öğreten ve isteten sen değil misin? Oysa, zât-ı ülühiyyetinden hiçbir şey istemeğe ve dilemeğe hakkımız ve haddimiz olur muydu? Merhamet ve inayetin, biz âciz ve günahkâr kullarına hiçbir za-

man esirgemediğin lûtuf ve hidayetinle (İSTEYİN VEREYİM...

DUA EDİN, İCABET EDEYIM) buyurdun. Bu emr-ü fermanına uyarak, mutlâka icabet buyuracağını içimizden duyarak dergâh-ı izzetine el açtık, bâb-ı lûtfuna sığınarak boyunlarımızı büktük, rahmet ve merhametine iltica ettik, fazl-ü keremine güvendik sana geldik ey Rabbimiz!.. Senden gayrı melce ve me'vâmız yoktur ilâhi!.. Kullarından istesek, bize kızarlar ve yüz çevirirler. Oysa, zât-ı Kibriyân ise, istemeyen kullarına kızar ve küsersin ama, yine de onlardan yüz çevirmezsin. Sana yürüyerek gelene, koşarak gelirsin... Seni zikredeni, sen de zikredersin... Sana tövbe ve rücû edenlerin tövbelerini kabul buyurursun. Seni, tevhid-u tahmid, tesbih-u temcid eden kullarını yüceltir, Huzur-u Kibriyânda secde eden kullarını cemalin ve kurbiyyetinle aziz kılarsın. Biliyoruz, affı seversin ve affını isteyenleri mutlâka affedersin. Senden istiyenleri, sana sığınanları bâb-ı rahmetinden aslâ boş çevirmezsin. Cûd-u kerem ve lûtf-u himem ancak sana lâyıktır ve ancak sana yakışır.

Bütün hamd-ü senâlarımız, tahiyyât ve tâ'zimatımız zât-ı ülûhiyyetine mahsus ve münhasırdır. Sana hakkıyle ve lâyıkıyle kulluk edenler, kulluk ve ibadetlerinde tam bir ihlâsa yetenler, iki cihanda da sultan olurlar. Basarları da, basiretleri de açılır, üzerlerine rahmet ve inayetin saçılır ve bu fâni âlemde iken didârını görürler, bilmediklerini bilirler, öğrenmediklerini öğrenirler. Hak ile görür, Hak ile yürür, Hak ile söyler ve Hakkı işitirler. O mutlu ve kutlu kullarının bütün aza ve cevarihi nur olur, onlar ölmeden önce ölür ve Hakkı bulurlar.

Bu onlar için ölüm değil, OLUM'dur. Onlar, kendilerine şah damarlarından daha yakın olan Mevlâyı müte'ale daha da yakın olarak Hak ile bâki olurlar. Ezelde aziz oldukları gibi ebede kadar da aziz kalırlar. Biz âciz ve günahkâr kullarını işte bunlar gibi olan âşıklar ve sadıklar zümresine ilhak ve rizayı ilâhiyyene müstehak eyle yâ Rabbi!.. Din ve dünyamızı mâ'mur, kalplerimizi aşkullah, muhabbetullah, muhabbet-i Resû.

lullah ve muhabbet-i ehl-i beyt-i Resûlullah ile mesrûr, ibadetlerimizi ve bütün hayırlı amellerimizi makbul ve meşkûr. güahlarımızı mağfur eyle yâ Rabbi!.. Kötü ve çirkin huylarımı-

z1, Ahlâk-ı Kur'aniyye ve ahlâk-ı Muhammediyye'nin özü ve özeti olan ahlâk-ı hamideye tebdil ve tağyir buyurarak bizleri kâmil bir iyman, dünya ve âhirete şâmil bir irfan, akl-ı me'ad ile akl-ı maaşı fark ve temyiz edebilecek mütekâmil bir iykan, süfliyyetten ziyade ulviyyeti hâmil bir vicdan sahibi olan has kulların zümresine idhal ve ilhak eyle yâ Rabbi!.. Öyle bir iyman ve iz'an bahş ve ihsan buyur ki, seni ve seni sevenleri seven, senin yerdiklerini yeren, Hak ve hakikatleri Kur'an aynasında gören, bu fâni dünya hayatında insan-ı kâmil olarak ömür süren, yeri ve sırası gelince Kur'an ve islâm uğurunda seve seve can veren, dünya ve âhirette saadet ve selâmete eren kullarından olalım, riza, rıdvan, cennet ve cemâl bulalım, son nefesimize kadar mü'min ve muvahhid olarak kalalım, mahşerde beratlarımızı sağ yanlarımızdan alalım yâ Rabbi!..

Aman Allah'ım!.. Meded yâ Gaffar, el-meded yâ Settâr!..

Cürm-ü hata kulun, keremü-atâ, zât-i ülûhiyyetinin şi'arıdır. Sana sığınanı reddetmezsin, ne kadar günahkâr olsalar da, kullarına karşı rahmet ve mağfiret kapılarını seddetmezsin, LA TAKNATU tebşirat-ı ilâhiyyene güvendik ve kapına geldik, dünya kirleri ve pislikleri ile kararan yüzlerimizi, yaptıklarımıza pişman olarak kanlı yaşlar döken gözlerimizi, nedametle yıprattığımız özlerimizi rahmet ve mağfiretine tevcih ettik, lûtuf ve merhametini umuyor ve bekliyoruz. Habib-i edibin olan Muhammed Mustafa hürmetine, O'nun âl'i, evlâdı, ezvacı, ashabı devletine, (Ene medine't-üs-sıdkı ve Eba-Bekir bâbühâ)

buyurulan Sıddıyk-ı ekber, (Ene medine't-ül-adli ve Ömer bâbühâ) buyurulan Faruk-u â'zam, (Ene Medinet-ül-Hayâ ve Osman bâbühâ) buyurulan zin-nûreny ve (Ene medine't-ül-ilmi ve Aliyyün bâbühâ) buyurulan Aliyyül-Mürtezâ, zâlimler tarafından zehirlenerek şehid edilen Hasan-ı Müctebâ ve yine zâlimler tarafından Kerbelâ sahrasında hunhârca şehid edilen Hüseyn-i şehid-i Mazlûm-u Kerbelâ Rıdvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimiz izzetine, Kerbelâ şehidleri için dökülen gözyaşları rif'atine bizleri affeyle yâ Rabbi!.. Bizleri tövbe ile arınan, günah ve isyanlardan korunan, salih ve âşık kulların arasında