Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 601–608
biyye mazhar oldular. Oysa, İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ı, yakınlarını ve sevdiklerini şehid eden zâlimler ise, islâm nimetini görmüşler ve böylesine ulu bir ni'mete ermişlerdi. Binaenaleyh, fâni dünya hayatına tamah ederek ebedi âlemlerini yakıp yıkan bu bedbahtlar, bu zalimler ve canavarlar, Habib-i edib-i Hüdâ nın mübarek omuzlarında gezdirdigi, boynundan öperek saçlarını okşadıgı ve sevgili torunlarının gözü nuru mesâbesinde olduğunu her fırsatta açıkladığı ve: (Yâ Rab!.. Ben, Hüseyin'imi seviyorum. Sen de onu sev ve Hüseyin'imi sevenleri de sev...) buyurduğu sevgili torunu Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ı ve Ehl-i beyt-i Mustafa'nın bütün erkeklerini hunhârca şehid ederek kanlı başını mızrakların ucuna takan ve mübarek cesedlerini kefensiz kara topraklar üstünde bırakan ve Ehl-i beytin geri kalan erkânını çıplak develere bindirerek onlara kâfirlerin dahi revâ göremeyecekleri hakaret ve zulmü lâyık gören bahtı ve gönlü kara mahlûklara müslüman demek şöyle dursun, insan demek bilmem caiz olur mu?
Biz, hikâyemize devam edelim:
Mekke-i mükerreme ileri gelenleri, o aziz şehidlerin mübarek başlarını Şam'a götürürken muhafızlık görevinde bulunduğunu söyleyen ve bu suretle zâlimlere hizmet eden adama sordular:
— Yüzünü neden örtüyor ve hiç açmıyorsun?
O bedbaht, bu soruyu da şöyle cevaplandırdı:
— Konakladığımız yerde şâhidi olduğum vak'adan sonra rengim ve şeklim değişti, onun için yüzümü kimseye göstermek istemiyorum, dedi:
Hazır bulunanlar, yüzünden zorla örtüyü çekip aldılar ve gayet korkunç ve iğrenç bir manzara ile karşılaştılar. O bedbahtın yüzü insan şeklinden çıkmış, bambaşka bir şekle dönüşmüştü. Halk, dikkat ve ibretle onun korkunç ve iğrenç yüzüne baktılar ve derhal kendisini Kâ'be-i Muazzamayı tavaftan men'ettiler.
O zâlim uşağı bedbaht, derin bir hüsran ve ıztırap içinde Mekke-i mükerreme'yi terkederek giderken ansızın tepesine
bir yıldırım indi ve o habisin habis vücudunu dünyasına doyamadan tepeden tırnağa yakarak canını hemen oracıkta cehenneme yolladı.
Ey ehl-i iyman!..
Dikkat ve ibretinize sunmak istediğim bir kıssa da şudur, ârif olan hissesini alır:
Peygamber-i zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mennân efendimizin mübarek dişini kıran bedbahtın oğlu, Kerbelâ faci'asında Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ın safında zâlimlerle mertçe döğüşerek şehid olmuştur. Uhud cerginde, Resûl-ü Kibriyâ'nın en mahir okçularından olan ve iki cihan serverinin:
— At yâ Sa'ad at!.. Anam, babam sana feda olsun, diyerek teşvik ve teşçi buyurdukları Sa'ad ibn-i Vakkas radıyallahu anh'ın kara bahtlı oğlu Omer ibn-i Sa'ad ise -Maalesefzâlimler safında bir birlik kumandanı idi.
Düşününüz müslümanlar, muhterem babası Resûl-ü Kibriyâ'nın yanı başında kâfirlere karşı savaşıyor. Oğlu da, fâni ve alçak dünya ni'met ve menfaatleri uğurunda zâlimlerle birlik olup Habib-i edib-i Hüdâ'nın sevgili torununa, ehl-i beytine karşı işlenen vahşiyane ve rezilâne bir cinayete ortak oluyor.
(Fe-sübhanallah!..)
Dünya ni'met ve menfaatleri, bir çok insanları çok âdi ve bayağı alçaklıklara, zulümlere, vahşetlere sürüklemiştir, sü’ rüklemektedir ve görünüşe göre kıyamete kadar da sürükleyecektir. Dünya bir ciyfedir (Kokuşmuş-leş) ve ciyfeye talip olanlar da elbette köpeklerdir.
HIKAYE Aşere-i mübeşşereden yani dünya hayatında iken cennetle müjdelenilen on mutlu ve kutlu kişiden birisi olan Sa'ad ibn-i Vakkas radıyallahu anh rivayet ediyor:
Uhud savaşında, Abdullah bin Cahş radıyallahu anh, ba:
na:
— Yâ Sa'ad!.. Neden dua etmiyorsun? Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri gazada bulunan gazilerin dualarını mutlakâ kabul buyurur. Bu, bizim için büyük bir mâ'nevi devlet ve ni'mettir, en büyük ganimettir, dedi. Gerçekten de öyle idi, başta âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-ü Kibriyâ olmak üzere ashab-ı kirâmdan Ebu-Bekir, Ömer ve Allah'ın arslanı Ali, Resülullah'ın arslanı Hamza ve diğer büyük islâm müca.
hitleri hazır bulunuyorlardı. Abdullah bin Cahş ile bir kenara çekildik, gözlerimiz düşmanda ve ellerimiz kılıç ve oklarımızda olmak üzere gönüllerimizi ve dillerimizi dua ile Rabbimize bağladık ve niyazda bulunduk. Ben:
— Yâ Rab!.. Bu savaşta karşıma öyle kuvvetli ve mahir bir kâfir silâhşörü çıkar, onunla çarpışayım, onu yenerek pis vücudunu dünya yüzünden kaldırayım ve ganimetini alayım, diye yalvarıyordum. Abdullah bin Cahş, benim bu duama (AMIN) dedikten sonra şöyle dua ediyordu:
— Ey kudret, kuvvet ve azamet sahibi Allah'ım!.. Beni de, kâfirlerin en iyi döğüşen, en iyi silâh kullanan birisiyle karşılaştır. Senin yolunda onunla savaşayım. O kâfir, beni şehid etsin kulağımı, burnumu kessin. Yarın, kıyamet günü huzur-u izzetine çıkarak sana kavuştuğum zaman: (Ey Abdullah!.. Burnun ve kulakların nerede? Onları kim kesti?) buyurduğunda:
(Yâ Rab!.. Herşeyi hakkıyle ve lâyıkıyle bilen, gören ve işiten ancak sensin. Burnumu ve kulaklarımı, senin dinin olan din-j mübiyn-i islâm uğurunda ve Resûl-ü zişânın yolunda savaşırken kâfirler kestiler.) diye cevap vereyim, bu mâ'ruzatımı o zaman tasdik buyurarak bu âciz kulunu iltifat-ı ilâhiyyene mazhar kıl ve bu duamı kabul ve müstecâb eyle, diyordu.
Gerçekten, Abdullah bin Cahş'ın (Radıyallahu anh) duası kabul buyuruldu ve öyle. anladım ki benim duamdan da daha hayırlı oldu. Aynı gün akşama doğru onun mübarek cesedini gördüm, şehid edilmiş kanlar içinde yatıyordu ve burnu ile kulakları da kâfirler tarafından kesilmişti. Bu hale şahit oluncaya kadar kendi kendime hep düşünür: (Ne hikmete mebni
kâfirler, islâm şehidlerinin uzuvlarını keserler? Bu alçaklığı neden işler?) derdim, bir türlü bu denaate akıl erdiremezdim.
Fakat, Abdullah bin Cahş'ın duasının kabul buyurulmasının sonucu olduğunu bu vesile ile el-hamdü lillâh öğrendim.
Ey âşık-ı sadık!..
Hiç kuşkun olmasın ki, yarın Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh ile ehl-i beytinin erkekleri, huzur-u ilâhiyyeye kesik başları koltuklarının altında olarak cem'u haşrolacaklar ve günün Hâkim-i mutlâkı olan Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinin:
— Yâ Hüseyin! Ey sevgili Muhammed'imin sevgili torunu ve onun yakınları!.. Ey benim arslanım olan Hayder-i Kerrâr'ın ve Habib-i edibimin (O, BENIM PARÇAMDIR) dediği Fatıma'tüz-Zehra'nın sevgili oğulları ve torunları!.. Başlarınız neden kesildi? sorusuna karşılık:
— Yâ Rab!.. Senin yolunda ve Resûlulünün şeriati uğurunda başlarımız zalimler tarafından kesildi, cevabını vereceklerdir.
O büyük gün, elbette ve elbette bütün zâlimler yaptıkları zulmün cezasını çekeceklerdir. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın gözünün nuru, kalbinin süruru olan Hz. İmam-ı Hüseyin Radıyallahu anh ve yakınlarına böylesine bir vahşet ve zulmü revâ gören zâlimler ve yardakçıları da, gazab-ı ilâhiyye uğrayacaklar ve azabın en şiddetlisini mutlâka tadacaklardır. Onlar da her zâlim gibi, yaptıkları bu zulmün cezasını ebediyyen çekmek üzere cehenneme sevk olunacaklardır.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
(Kıyamet günü, Arasat meydanında bütün insanlar hesaba çekilmek üzere toplanacaklardır. O büyük hesap gününün şiddet ve dehşetinden, kafa tasları içinde beyinler kaynayacak, gözler korkuyla yuvalarından fırlayacak, bütün peygamberler korkuyla dizüstü çökecekler, mahşer halkı tiril tiril titreyecekler ve hesaplarını vermek üzere sıralarını bekleyeceklerdir. Işte o zaman, arş-ı âlânın örtüsü altından bir ses yükselecektir:
— Ey hesap vermek üzere bekleşenler!.. Başlarınızı önünüze eğin ve gözlerinizi kapatın. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın sevgili kızı, bütün kadınların efendisi Fatıma't-üz-Zehrâ, Hazret-i Betül geçecektir. Ona ihtiram ediniz, denecektir.
Bu emri işiten bütün malışer halkı, başlarını önlerine eğecek ve gözlerini kapatacaklardır. Seyyide't-ün-nisâ Hz. Fatıma't-üz-Zehrâ radıyallahu anha validemiz, bir elinde büyük oğlu Hz. Hasan radıyallahu anh'ın zehirlenmesinde kullanılan tas ve diğer elinde Hz. Hüseyin radıyallahu anh'ın Kerbelâ'da dökülen mübarek kanına bulanmış gömleği olduğu halde, büyük bir vakar ve sükûnetle malışer halkının arasından geçecek ve Arş-1 ilâhinin önünde duracak ve mübarek ellerini kaldırarak niyazda bulunacaktır:
— ilâhi!.. Şüphe yok ki, âdil ve Cebbar'sın, azizün zülintikamsın. Oğullarıma bu zulüm ve vahşeti revâ gören zâlimlerle dâ'vamızı hallü fasleyle, diye yalvaracaktır.
Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri, mutlâk adaleti ile tecelli buyurarak zâlimler hakkındaki hükm-ü ilâhisini tebliğ buyuracak ve sonra Hazret-i Betül tekrar tazarrû ve niyaz edecektir:
— Yâ Rab!.. Oğullarırın bu musibetine samimiyetle mahzun olarak ağlayanlara, nezd-i ilâhinde şefaatte bulunabilmek hakkını bana bahşeyle!..
Allah azze ve celle hazretleri, onun bu dileğini de is'af buyuracak ve evlâtlarının musibetlerine ağlayanlara şefaat etmek hakkını bahş ve ihsan edecektir.
Haseneyn-il-ahseneyn'in mâ'ruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklara için için ağlayan ehl-i iymana Fatıma't-üz-Zehrâ validemiz bu sayede şefaat edebilecektir.
Bir diğer Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
(Cebra'il aleyhisselâm kardeşim bana haber verdi. Hüseyn'im, muhakkak Fırat nehrinin kenarında katlolunacaktır.)
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
Ehabbü ehl-i beyti ileyye El-Hasan-ü Vel-Hüseyn...
(Ehl-i beytimden bana en sevgili olanlar, Hasan ile Hüseyin'dir.)
Nihayet, bir Hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:
Şebab-ü ehl-il-cenneti El-Hasan-u vel-Hüseyn...
(Cennet ehlinin gençleri, Hasan ile Hüseyin'dir.)
Resûl-üs-sakaleyn, Imam-ül-Haremeyn ve Ceddül-Haseneyn-il-ahseneyn efendimiz dua ederlerken:
— Yâ Rab!.. Ben, Hüseyin'i severim. Hüseyin'imi sen de sev ve onu sevenleri de sev, diye niyazda bulunmuşlardır.
Resûl-ü zişânın Hz. Imam-ı Hüseyin'i ne kadar sevdikleri bu niyazlarından da açıkça anlaşılmaktadır. Netekim:
- Hasan benden, Hüseyin Ali'dendir, buyurdukları rivayet olunmaktadır.
Cennet ehlinin gençleri olarak tarif ve tavsif buyurdukları sevgili torunları için:
— Yâ Rab!.. Hasan ile Hüseyin'i severim. Sen de onlari sevenleri sev, buğzedenlere buğzeyle, niyazında bulundukları bilinmekte ve söylenmektedir.
Bir Hadis-i şeriflerinde de:
(Rabbim bana bu iki oğluma Hasan ve Hüseyin isimlerinl vernemi emrü ferman buyurdu.) denilmektedir.
(Hasan ile Hüseyin, cennet gençlerinin seyyidleridir.) ve (İki sevgili torunum, benim dünya reyhanlarımdır.) mealindeki Hadis-i şeriflerinden başka:
Men ahabbel-Hasan-e vel-Hüseyne fekad ahabbeniy...
(Hasan ile Hüseyin'i seven, muhakkak beni sevendir.)
buyurulmuştur.
Bu konuda vârid olan diğer Hadis-i şerifler de şunlardır:
- Hasan ile Hüseyin'e muhabbet eden, muhakkak bana muhabbet etmiştir. Onlara buğz ve düşmanlık edenler de, muhakkak bana buğz ve düşmanlık etmiştir.
— Çocuklar, ana ve babalarının reyhanesidir. Benim reyhanem de Hasan ile Hüseyin'dir.
Sultan-ül-Enbiyâ, bürhan-ül-Astiyâ, Habib-i Hüdâ ve şefi-i rûz-i ceza olan muhterem dedeleri tarafından kadr-i valâları beyan ve ilân buyurulan Hz. İmam-ı Hasan radıyallahu anh'ı zehirleyerek şehid edenler, Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh'i da hicretin altmış birinci yılında, mübarek muharrem ayının onuncu cuma günü, cuma namazı vaktinde Kerbelâ sahrasında aç ve susuz bırakarak evlâtları ve yakınları ile birlikte vahşiyane bir şekilde şehid edenler, pis ve hasis dünya devlet ve menfaatleri bahasına neleri kaybettiklerini fark ve.
temyiz edemeyen zâlimlerdir. Evet, Muharrem ayının onuncu günü idi, günlerden cuma idi ve vakitlerden cuma namazı vaktiydi. Dedesi Hz. Muhammed Mustafa, ceddesi Hz. Hatice't-ül- Kübrâ, babası Aliyyül-Mürtezâ ve annesi Fatıme't-üz-Zehrâ idi.
Susuzluğa, açlığa, zulme ve cinayete mâ'ruz kalan da, Sâki-i Kevser'in oğlu olup, kendisi de Sâki-i Kevser olan Hz. İmam-1 Hüseyin radıyallahu anh idi. O Imam-i Hüseyin ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen zât-1 akdes onu ve ağabeyisi Hz.
Imam-ı Hasan-ı mübarek omuzlarında taşımış, öpmeğe ve sevmeğe doyamamış, gözünün nuru ve gönlünün süruru olduklarını, cennet ehli gençlerin Seyyid'leri bulunduklarını açıkça ve kesinlikle beyan ve ilân buyurmuştu. Fakat, ümmet-i Muhammed'den olduklarını iddia eden hayırsız, vefasız ve ihlâssız zâ-.
limler, o imam-ı hümâmı yere çaldılar, Resûl-ü Kibriyâ'nın muhabbetle öptüğü gerdanını kılıçları kesmediğinden, mübarek ensesinden keserek şehit ettiler, iki cihan serverinin sevip okşadığı ve kokladığı mübarek başını gövdesinden ayırdılar ve mızraklarının ucuna taktılar:
Kurret-i ayn-i Habib-i Kibriyâsın yâ Hüseyin!..
Nur-u çeşm-i şâh-ı merdân Mürtezâ'sın yâ Hüseyin!..
Sana giille dokunan ümid eder mi mağfiret?
Gonca-i gülşen saray-ı Mustafa'sın Yâ Hüseyin!..
Ehl-i malışer dest-i Hayder'den içerken Kevseri, Sen susuzlukla şehid-i Kerbelâ'sın yâ Hüseyin!..
Kıl şefaat Ârif'e ceddin Muhammed aşkına, Arsa-i mahşerde makbul-er-recâsın yâ Hüseyin!..
Aziz din kardeşlerim ve Hak yoldaşlarım:
H7. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh, ceddi emcedine yakışır ve babasına yaraşır haslet ve meziyetlere malik, ilm-i ledünne vâris ve her bakımdan ilim, hilm, sabır, mürüvvet, şefkat ve şecaate sahip idi. Resûl-ü müctebâ'ya çok benzediğinden, özleyenler onun pâk ve temiz vechine bakarlar ve Habib-i edib-i Kibriyâ'yı görmüş gibi olurlardı. Muhterem dedesi ve babası gibi kerim ve cömertti. Tatlı sohbetleri ve isabetli nasihatleri ile muhatabına kolayca tesir edebilen dedesine lâyık bir hatip idi. Cömertlikte yektâ, kerem ve ihsanda sahib-i atâ idi. Ahlâk-ı hamide bakımından bil-irs-i-vel-istihkak ecdadının hayr-ül-halefi idi. Üstün vasıflarını tavsif, mümtaz haslet ve meziyetlerini tarif edebilmek mümkün ve mutasavver değildir. Radıyallahu anhüm ema'ıyn ve alâ cemi-i ehl-i beyt-ittâhiryn ve evliyâyı mukarrebiyn ve alâ şühedâ-i Kerbelâ-i ecma'ıyn bi adedi mâ vese'a ilmullah...
HIKAYE Rivayet olunur ki, â'rabinin biri Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh efendimizin huzurlarına geldi ve: