Ara
Menü

Sayfalar 594–600

1.688 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 594–600

Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ın şehadetine ağlayanların gözyaşları cehennem ateşini söndürmüştür. Ehl-i-beyt-i Mustafa'nın mâ'ruz kaldığı bu musibete gözyaşı dökenlere Imamül-Enbiyâ şefik ve Aliyyül-Mürtezâ refik ve Seyyide't-ün-nisâ Hz. Fatıma't-üz-Zehrâ şefi ve vefik olmuşlardır. Bugün, Hüseyin Ibn-i Ali'ye düşmanlık edenler, Melik-i Cebbâr'a, Ahmed-i Muhtar'a ve Hayder-i Kerrara düşmanlıklarını âşikâr kılmışlardır, mü'min ile münafık ayırdedilmiş ve zâlimler ayan beyan belli olmuştur.

Bugün, Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh, yetmiş iki yâranı ile bir damlacık sudan dahi mahrum bırakılarak hâk-i Kerbelâ'ya serilmişlerdir. Hz. Imam-ı Zeyn-el-âbidin'den gayrı Ehl-i-beyt-i Mustafa'nın erkekleri, kundakta ve kucakta olandan eli kılıç tutana kadar zâlimlerin kılıçlarına, oklarına ve süngülerine hedef olmuşlardır. Hz. Imam-ı Zeyn-el-âbidiyn'den Hz. Imam-ı Cafer-üs-Sadık radıyallahu anhümâ rivayet buyurmuştur ki:

— Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh, şehid edildiğinde üzerinde altmış üç süngü ve ok ve otuz dört kılıç yarası bulunuyordu.

Kerbelâ faci'ası, hicret-i Nebeviyye'nin 61. inci yılı mübarek Muharrem ayının onuncu günü cuma namazı vakti olmuştur. Diğer bir rivayete göre ise, pazartesi günü vukubulduğu ileri sürülmektedir.

Bu iki rivayet şöylece tefsir ve te'vil olunabilir. Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh, cuma günü ve cuma namazı vakti şehit edilmiş ve mübarek cesedi pazartesi günü Beni-Esed kabilesi tarafından defolunmuştur. Bu takdirde, her iki rivayetin de doğruluğuna hükmetmek gerekir.

Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh ve ehl-i beytinden şehid olan erkeklerin parçalanmış başsız cesetleri üç gün gibi uzun bir süre Kerbelâ sahrasında defolunmadan bırakılmıştır. Diğer bir rivayete göre de, Arida kabilesi halkı şehid cesetlerinin namazlarını kılmışlar ve sonra onları defnetmişlerdir.

Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh ve 72 yâranını susuz ola-

rak şehid eden alçaklar, bu denâ'atlerini din namına ve Muharrem ayının onuncu günü ve cuma namazı vakti gibi mü-, minlerin bayramı olan kutsal bir zamanda işlemişlerdir. Ravza-i ehl-i beytte açılan ve Resûl-ü Kibriyâ'nın koklamağa kıyamadığı gülünü, dünya tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş bir vahşetle solduranlar, Habib-i edib-i Hüdâ'yı ve ehl-i beytini böyle mübarek bir günde ağlatmaktan da hayâ etmemişlerdir.

Gerçi, pek özendikleri dünya onlara da kalmamış, zaman değirmeni daha önce bir çok zâlimleri öğüttüğü gibi, bu zâlimleri de öğütmüş ve tozlarını savurmuştur. Ne var ki, dünya hayatında rezil ve zelil oldukları gibi, âhiret âleminde Hakkın korkunç gazabına ve azabına müstehak olacaklar, cezayı sezâlarını mutlâka bulacaklardır. Hiç şüphe yoktur ki, bu zâlimler için en büyük azap, Şefi-ul-müznibiyn olan Resûl-ü Rabbil-âlemiynin şefaatinden ebediyyen mahrum kalmaları olacaktır.

Aşağıda nakledeceğim kıssayı dikkat ve ibretle okumanızı tavsiye ederim. Kerbelâ'da Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh ve yakınlarının şehit olmalarına sebep olanların herbiri ayrı bir musibet ile bu fâni âlemden göçmüşlerdir ve âhiret â'eminde Kevser şarabı yerine içecekleri cehennem katranından son nefeslerini vermeden birer birer içmişlerdir.

HÎKÂYE Hz. İmam-i Hasan-ül-Basri'den rivayet edilmiştir:

Bir kimse, şer'i mes'eleleri öğrenmek için dini sohbetler yaptığımız meclise gelirdi. Gariptir ki, o kimse meclise dahil olunca kendisinden gayet kötü bir koku yayılır ve hazır bulunanları iğrendirir ve tiksindirirdi. Bu sebeple, herkes o adamcağızdan rahatsız olur ve kendisinden nefret ederlerdi ama, Allah korkusu ve utanma duygusu ile onu meclisimizden uzaklaştıramazdık.

Günierden bir gün, söz sözü açtı ve konu dönüp dolaşıp o kimseden yayılan kötü kokunun sebebini sorabilmek fırsatı

elimize geçti. Sorumuza karşılık o kimse; içini çekerek şu itirafta bulundu:

— Kerbelâ faci'asının vukubulduğu gün, ben Fırat suyunun üzerine memur idim. Bu görevi bana, o zaman başımızda bulunan hukûmetin valisi olan Zeyyâd ibn-i Ebihi vermişti. Kerbelâ faci'asından sonra, bir rü'yâ gördüm. Kıyamet kopmuş ve bütün halk mahşer yerine toplanmış, hesabının görülmesini bekleşiyorlardı. O kadar korkunç ve bunaltıcı bir sıcak vardı ki, hararetten kafa tasları içinde âdeta beyinlerimiz kaynıyor, dillerimiz dudaklarımıza yapışıyordu. Herkesi bir dehşet kaplamış, gözler yuvalarından dışarı uğramış, bütün peygamberler diz çökmüş, mazlûmlar zâlimlerin, mağdurlar gaddarların yakalarına yapışmışlardı. Susuzluktan baygınlıklar geçiriyor, içim dışım yanıyordu. Birden, Resûl-ü ekrem ve nebiyyi muhterem sallallahu tealâ aleyhi ve sellem efendimizle Şâh-ı Velâyet Esedullah Hz. Imam-1 Aliyyül-mürtezâ, Imam-l Hasan-i sai'd ve Imam-ı Hüseyni şehid rıdvanullahi aleyhim ecma'ıyn efendilerimiz, Kevser havuzunun kenarında durmuşlar, benim gibi susuzluktan yanıp tutuşan Ümmet-i Muhammed'e su veriyorlardı.

Ehl-i mahşer dest-i Hayder'den içerken Kevser'i, Sen susuzlukla şehid-i Kerbelâ'sın yâ Hüseyin!..

Ben, bu hali görünce Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle ehl-i beytine doğru yaklaştım ve su istedim.

Bana su vermediler:

— Yâ Resûlallah!.. Susuzum, halime merhamet buyurunuz, diye yalvardım. İki cihan serveri, Hz. Ebu-Bekir-is-Sıddıyk'a sordular:

— Ona neden su vermiyorsunuz?

Sıddıyk-1 ekber cevap verdi:

— Yâ Resûlallah!.. Bu kimse, o güruhtandır ki, Kerbelâ vak'asında Firat suyu üzerine memur idi.

O ânda, taraf-ı ilâhiden bir emr-i Cebbari vârid oldu:

— Bu kimseye su yerine zebaniler tarafından katran verilsin!..

- 597.- Bana uzatılan kabı aldım ve içindekini içtim ama heyhat!..

Kevser şarabı beklerken bana katran içirilmişti. Kokusu o kadar iğrenç ve tiksindirici idi ki, korku ve dehşetle uyandım.

Ama neye yarar? Işte o gündenberi, o gece rü'yâmda bana zebaniler tarafından sunulan ve içirilen katranın kötü ve çirkin kokusu âdeta iliğime, kemiğime işlemişcesine üzerime sindi ve gördüğünüz gibi bir türlü de gitmiyor. Her nereye gidecek olsam, insanlar benden iğrenip tiksiniyorlar ve hemen yanımdan uzaklaşıyorlar, dedi.

Hasan-ül-Basri kuddise sırrahul-Bâri keyfiyyete vakıf olunca, o kimseyi bir daha meclislerine ve sohbetlerine kabul buyurmadılar.

Ey mü'min kardeşim:

Yaratılmışlardan hiçbirisini sakın susuz bırakmayınız., su yollarını, çeşmeleri, pınarları, halkın susuzluğunu giderdiği temiz suları kirletip tahrip etmeyiniz, hayvanlar da dahii olmak üzere mahlükattan hiçbirisini su içmekten men'etmeyiniz, elinizden geliyorsa, susuzlara su dağıtınız... Yoksa, Allah korusun mahşerde su yerine katran içmek muhakkak ve mukadderdir. Halkı, sudan ve zikrullah'tan mahrum edenden daha zâlim kimse olamayacağını da iyi biliniz ve hiç hatırınızdan çıkarmayınız. Şu sözü de unutmayınız:

Bu âlem Kerbelâ'dır, her Hüseyni meşrebe...

HİKÂYE Ebu-Mefâhir diyor ki: Yüzü örtülü bir şahsın, ağlayarak Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiğini gördüm. Gözyaşları arasında Rabbil-âlemiyne şöyle tazarrû ve niyaz ediyordu:

— Yâ Rab! Biliyorum, günahım affolunmayacak bir günahtır. Fakat, senin vâsi rahmet ve mağfiretin, elbette ve elbette benim günahımdan çok daha büyüktür, Rabbim beni affeyle, halime merhamet buyur, diye inliyordu.

Mekke-i mükerreme'nin ileri gelenlerinden onun bu haline muttali olanlar:

— Ey hakir günahkâr!.. Allahu talâ'nın rahmet ve mağfiretinden ümit kesmek küfürdür. Bu derece feryat ve figana ne lüzum var? diye sordular. O kimse cevap verdi:

— Ey Allah'ın kulları!.. Ben, öyle bahtı kara bir günahkârım ki, Kerbelâ'da şehid edilen ehl-i beyt-i Mustafa'nın ve bilhassa Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ın mübarek başları Şam'a götürülürken, onların muhafazasına memur edilen yüzü karalardan birisi de ben idim. Arkadaşlarım olan zâlimler, Şam'a doğru giderken konakladığımız her yerde, içinde o mübarek şehidlerin mübarek başları bulunan sandıkları ortalarına alırlar ve böylece hem muhafaza vazifelerini görürler, hem de bir tarattan işret ederlerdi. Ben, içki içmezdiri. Bir konakta, aynı şekilde dinleniyorduk. Muhafız arkadaşlarımın hepsi serhoş olup sızdılar. Ben, içınediğim için ayık ve uyanık kalmıştım. Gecenin bir vaktinde, böylece otururken semadan nurani bir çadır indi, şehidlerin mübarek başlarının muhafaza edildiği sandığın karşısında kuruldu. O çadırdan, yüzleri ay gibi nurlu üç zât-ı şerif çıktılar ve şehid başlarını sandıktan çıkardılar. Bu nur yüzlü zevat-ı zevil-ihtiram, her şehit başını birer birer yüzlerine sürerek ziyaret ettiler. Büyük bir korku ve heyecan içinde, uzaktan olup bitenleri gözlüyordum. Birdenbire, karşımda nurani bir zat peyda oldu. Kendisine:

— Bu zevât acaba kimlerdir? diye sordum.

Bana cevap verdi:

— O gördüklerin, Dergâh-ı ilâhi mukarrebleri olan Cebra'il, İsrafil ve Mikâ'il aleyhimüsselâm'dır, dedi.

Bir süre sonra, Cebrail aleyhisselâm, gökten inen çadıra doğru seslendi:

— Yâ Adem!.. Yâ Şit!.. Yâ Idris!.. Hz. Adem, Şit ve Idris ' aleyhimüsselâm zâhir oldular ve her biri o mübarek şehid başlarını ziyaret ettikten sonra, Cebrail aleyhisselâm nida etti:

— Yâ Halilullah!.. Bu defa önde Hz. İbrahim olmak üzere İsmail, İshak, Yakub, Yusuf aleyhimüsselâm zâhir oldular

ve onlar da o mübarek şehid başlarını birer birer ziyaret ettiler. Cebra'il aleyhisselâm:

— Yâ Musa!.. Yâ Harun!.. diye seslendi. Bu defa da Hz.

Musa ve Harun aleyhimüsselâm zâhir oldular ve aynı şekilde mübarek şehid başlarını ziyaret ettiler. Cebra'il aleyhisselâm:

— Yâ Ruhullah!.. Yâ Meryem!.. diye seslendi. Hz. Îsa aleyhisselâm ile muhterem anneleri zâhir oldular ve onlar da şehid başlarını ziyaret ettiler. En sonunda, Cebra'il aleyhisse.

lâm:

— Yâ Habiballah lûtfen ininiz, diye seslendi. Baktım ki, ne göreyim? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zâhir olur olmaz, Hz. Imam-ı Hüseyin'in mübarek başı bulunduğu yerden yetmiş adım kadar ilerleyerek iki cihan serverini istikbâl etti ve yüzünü Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin mübarek ayaklarına sürdü ve hazin bir sesle ağlayarak:

— Ey benim sevgili ve muhterem dedem!.. Vefasız ümmetinin bana ne cefalar ettiğini gördün mü? Yalnız beni değil, yâranımı, ehl-i beytimi ne hallere getirdiler, diye şikâyette bulundu.

Seyyid-ül-Enâm aleyhi ekmel-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz hazretleri gözü nuru sevgili Hüseyn'inin mübarek yüzünü vech- saadetlerine sürerek ağladılar ve orada hazır bulunan bütün peygamberler de ağlaştılar. O sırada, Cebra'il aleyhisselâm huzur-u fâiz-in-nuru cenab-i Fahr-i risalete gelerek:

— Yâ Resûlallah!.. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinin ferman-ı sübhanisi budur ki, eğer rizayı şerifiniz olursa, Kûfe şehri Lût kavminin oturduğu şehire döndürülecektir.

Zir-ü zeber edilecek, hâk ile yeksan kılınacaktır, emr-i ilâhisini getirdi.

Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr cevaben şöyle buyurdular:

— Ey Cebra'il kardeşim!.. Bilirsin ki, sabrım ve hilmim diğer bütün peygamberlerden ziyadedir. Onun için, şimdilik

sabrederim ve kıyamet günü o zâlimlerden elbette azab-ı şedid ile intikam alınır.

Cebra'il aleyhisselâm bunun üzerine:

— Hükm-ü celil-i ilâhi odur ki, zâlimlere hizmet eden şu muhafızlar, azap meleklerine teslim olunacaklar ve azab-ı râr ile cümlesi yakılacaklardır, buyurdu.

Biz muhafızlar elli nefer bahtsız kişiler idik. İçki içerek orada sızan kırk dokuz muhafızı, hemen o saatte azap melekleri ateşte kızdırılmış süngülerle helâk ediverdiler. Sıra bana gelince yalvardım:

— Aman... El-aman!.. Meded yâ Resûlallah!.. dedim. Ben, diğer muhafızlar gibi içki içmediğim ve şehidlerin mübarek başlarına hürmette kusur etmediğim için, diğer muhafızlarla birlikte katlolunmadım. Fakat, zâlimlere hizmet ettigim için, Resûlullah sallallahu alcyhi ve sellemin şefaati ile azaptan kurtuldum ama, Sahib-i Makam-ı Mahmud aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Vedûd efendimizin:

— Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri seni affetmesin, buyurduklarını da kulaklarımla duydum.

Bütün mü'minler inanıp iyman etmişlerdir ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın duasının ind-i ilâhide kabul buyurulacağı muhakkaktır. Hal böyle iken affı ilâhiden mahrum kalacağımı bile bile bu makam-ı kudside affımı niyaz etmekteyim. Ola ki, rahmet-i ilâhiyye tecelli ederde, ruh-u Nebi benim üzerimden azabın kaldırılması için şefaatini esirgemez. Zira, o Kerim ve Rahiym olan Allah azze ve celle hazretlerinin Kerim ve Rahiym olan habibidir. Amcası Hz. Hamza radıyallahu anh'ı şehid edeni ve Resûlullah'ın arslanı olan o bahadırın ciğerini çiğ çiğ çiğneyenleri, Uhud şehidlerinin ağızlarını ve burunlarını kesenleri dahi affetmedi mi? Ümidim oldur ki, ben günahkârı da affeder, dedi.

Ey ehl-i iyman!..

Uhud şehidlerine bu çirkin ve gayri insani tecavüzlerde bulunanlar, onlara bu hakareti revâ görenler o zaman kâfir idiler. Sonradan islâmı kabul ederek affı ilâhiyye ve affı Ne-

Sayfalar 594–600 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org