Ara
Menü

Sayfalar 572–578

1.776 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 572–578

çektiğim azap ve ıztırabın intikamını senden ve seninle birlik olanlardan alırım. Sana karşı olan hırsımın, öfkemin ve düşmanlığımın teskin olması için elimden gelen herşeyi yaparım.

Yıllar boyunca, senin yüzünden ne içtiğim soğuk su ve içkilerden, ne de yediğim en lezzetli yiyeceklerden tad alamıyorum. Rahatım ve huzurum kalmadı, geceleri senden nasıl öc alacağımı düşünmekten doğru dürüst uyuyamıyorum.

Ebu-Cehil'in bu itirafı onun yalnız azini, zayıflığını, hıncını ve çaresizliğini değil, asabi buhranlar ve ruhi bunalımlar içinde nasıl kıvrandığını, mâ'nen ve maddeten azap ve ıztırap duyarak, için için nasıl yandığını açıklaması bakımından da dikkate şayandır. Kendisi, geniş maddi imkânlara sahip ve çok zengin bir insandı. Mekke halkı, o güne kadar onu sever ve sayardı. Her konuda sözü geçer ve dinlenirdi. Sayısız köleleri, cariyeleri, atları, develeri ve kendisine tâbi bendeleri vardı.

Gerekirse, emirlerini zorla yerine getirecek güçte idi. Onun, ters ve çarpık mantığına ve anlayışına göre, nasıl olurdu da peygamberlik kendisi gibi zengin, güçlü, kuvvetli ve nüfuzlu bir kimseye gelmezdi de, Hz. Ebu-Tâlib'in himayesinde bulunan ve onun yardımı ile yaşayan bir yetime gelebilirdi? Işte, bunu bir türlü kibirine yediremiyor, hasedini söndüremiyor ve içine sindiremiyordu. Ona göre, Muhammed bir eline güneşi, diğer eline ayı alacak olsa, yine de ona iyman ve itaat edilemezdi. O, cehenneme girmeğe razıydı amma, iki cihan serverine iyman etmeğe razı değildi ve aklı sıra bundan utanıyordu.

Bu kibir ve hased, onun düşmanlığını hergün biraz daha arttırıyordu. Onulmaz bir derde giriftâr olmuştu, ki derdinin devâsı ve şifası da yoktu.

Ey âşık-ı sadık!..

Bu dünya âleminde üç türlü hastalık vardır ki, devâsı ve şifası bulunamamıştır. Birincisi, HASED hastalığından ileri gelen düşmanlıktır. Ikincisi, ihtiyarlık hastalığıdır ki, bu illete yakalananın da gençliğe dönmesine imkân ve ihtimal yoktur. Nihayet üçüncüsü, yaratılışı itibariyle ahmak olanların bu illetlerinin tedavisi mümkün değildir.

HİKÂYE Hz. Isa aleyhisselâm, bir tehlikeden kaçarcasına hızlı hızlı gidiyordu. Yolda, bir zat ile karşılaştılar. Muhterem muhatabının bu telâş ve heyecanını gören zat sordu:

— Yâ Nebiyyallah!.. Böyle hızlı hızlı kimden ve neden kaçıyorsunuz?

Isa aleyhisselâm cevap verdi:

— Aman beni oyalama, şu peşim sıra gelen ahmaktan kaşıyorum, dedi.

Muhatabı. şaşırıp kalmıştı:

— Yâ Nebiyyallah!.. Siz, Allahu talâ'nın izin ve keremi ile başta cüzzâm olmak üzere, bir çok dertlere şifa verirsiniz, hattâ ölüleri diriltirsiniz, çamur parçalarını kuş gibi uçurursunuz. Ahmak diye kendisinden kaçtığınız kişiye de bir şifa ve devâ bulamaz mısınız?

Isa aleyhisselâm gülümsedi ve:

— Rica ederim beni oyalama, dediklerinin hepsi doğrudur. Bir çok dert ve illetlere Rabbimin izni ve keremiyle şifa bulmuşumdur ama, bu ahmaklık denilen hastalığın devâsı yoktur ve onlardan kaçmak gerekir, buyurdu ve yine hızlı hızlı yoluna devam etti.

Evet, Ahmaklar kahr-ı ilâhiyyededir ve onun için de ahmak-.

lık illetine hiç kimse şifa bulmağa muktedir değildir. Netekim, ahmaklığın bir şubesi veya tezahürü, belirtisi olan Hased illetine de devâ bulmak pek güçtür. Meğer ki, Allahu tealâ'nın inayet ve hidayeti erişsin...

(FEL-YED'U NÂDİYEHÜ SENED-UZ-ZEBÂNİYEH...)

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, bu âyet-i celile ile de, Ebu-Cehil ile ona vâris olanların, tıpkı onun gibi düşünen ve davranan ahmakların ve hasedcilerin, kıyamette nasıl bir muamele ile karşılaşacaklarını beyan ve ilân buyurmaktadır. Kıyamet gününün hâkim-i mutlâkı olan Allah azze ve celle, Habib-i edibine, Ebu-Cehil kavmini, kabilesini, aşiretini toplasın, Mekke vâdilerini besili atlara bindirilmiş ve gayet iyi silâhlandırılmış silâhşorları ile doldursun, bu uğurda bütün hazinelerini ve

servetini harcasın ve böyle yapmakla hakka galebe çalacağını umsun ve avunsun... Biz azim-üş-şân da, hükûmet-i ilâhiyyemizin askerleri ve zaptiyeleri olan zebanileri çağırırız. Bakalım, Ebu-Cehil'in o satvetli orduları kendisini bu zebanilerin elinden kurtarabilirler mi?

Evet, aziz müminler!.. Zebaniler, Allahu talâ'nın o muhteşem ordularının bir cüzü tammıdır. Ebu-Cehil'in hased illetiyle beyin hücrelerini kemiren kin ve ihtirası, mel'aneti ve şeytanetteki ihtisası, o kıt ve kısır aklıyla âlemlere rahmet ol-.mak üzere gönderilen Resûl-ü Kibriyâ'yı tehdide kadar varmıştı. Ama, bilemiyor ve düşünemiyordu ki, Allahu talâ'nın ordularının bir bölüğü olan zebaniler kendisini cehenneme sürüklerlerken, onun bütün hazinesini, varını, yoğunu, azını, çoğunu ortaya koyarak Mekke vâdilerini dolduracağını bildirdiği kendisi gibi akılsız silâhşorları onu zebanilerin ellerinden kurtarabilecekler miydi? Bilindiği gibi, zebaniler azaba mü'ekkel meleklerdir ki, bir tanesi bile yüzbinlerce insanoğlunu mağlûp edecek kadar güçlü ve kuvvetli olarak halkolunmuşlardır.

Kaldı ki, Allahu azim-üş-şân aslâ ve kat'a mağlûp olmayan GALIP'tir ve Allah Teâlânın orduları, her zaman kulların teşkil edecekleri ordulara galip gelir.

Ey Ehl-i Iyman!..

Şunu da bilmiş olunuz ki, Müslüman Türkler de Allahu tealâ'nın o muhteşem ordularından bir ordudur. Allah azze ve celle hazretleri, gazap ettiği kavim, kabile ve milletler üzerine Türk ordularını gönderir. Tarih denilen ve ibret alınmadığı için daima tekerrür eden vak'aları ve hadiseleri olanca açıklığı ile yazan kitapları, dikkat ve basiretle okursan, görür ve anlarsın ki, Allahu tealâ'nın ordularından bir ordu olan sivri sineklerden teşekkül etmiş bir cüzü tam ile Nemrud'un etrafa dehşet saçan askerlerini yerlere sermiş, Hud-hud'lardan müteşekkil bir diğer cüz'ü tam Belkıs'ın askerlerini yenmiş. Ebâbil kuşlarından terekküp eden bir cüzü tam da Ebrehe'nin birer tank cesametindeki iri filleri ve askerleriyle teçhiz edilmiş ordularını hâk-ı helâke sermiştir: Netekim, Envâr-ül-kulûb'un

ikinci cildinde uzun uzun hikâye ettiğimiz gibi Ad kavmini de, yine Allahu talâ'nın ordularının bir cüz'ü olan Sar-sar denilen tayfun ve rüzgâr dünya yüzünden silip süpürmüştür.

Allahu talâ'nın kuvvet, kudret ve azametinin en önemli belirtilerinden olan, adına zelzele veya deprem dediğimiz askerler, bir çok kavim, kabile, aşiret ve milletleri yerle bir etmemiş midir? Melekler, cinler ordusuna galebe etmemiş midir? Yağmur ve seller, Nuh aleyhisselâma iyman ve itaat etmeyenleri helâk etmemiş midir? Seller, Sebe'e kavmini silip süpürmemiş midir? Adına mikrop denilen ve gözle dahi görünmeyen mahlüklar, bir çok âsi kavim ve milletleri yere sermemiş midir? Türkler asırlar boyunca kâfirleri dize getirmemiş midir?

Allahu talâ'nın ordularının her zaman ve her yerde galip oldukları gibi, Zebani'ler de cehennem ehline elbette ve elbette galip olacaklardır.

Ey Hakka âşık ve hakikate talip olanlar:

Insanın nefs-i emmâresi, Ebu-Cehil'e misaldir. Nefs-i emmârenin ehl-i nâdiyyesi, ahlâk-ı zemimeleri, kötü ve çirkin huylarıdır. Insanın kalbi, esrar-ı ilâhi ve nazargâh-ı Rabbani olduğundan, nefs-i emmâre o kalbe Ebu-Cehil gibi hücum eder.

O nefs-i emmâre, dünyada islâh olmayı kabul etmeyerek, Ebu- Cehil misâli nefs-i hevâsına tâbi olursa, o nefsin sahipleri ceza gününde çok zahmet ve meşakkat çekerler. Zira, nefs-i emmâre nâri olduğundan, sahiplerini de nâra ve ebedi hayatta da dâra çeker.

Binaenaleyh, aklı başında olanlar Kur'an-ı azim-ül-bürhana uyarlar, şeri'at-i garrayı Ahmediyye'ye ve sünnet-i senivye-i Muhammediyye'ye tâbi olurlar, Nefs-i emmâre denilen o korkunç yılanın başını şeriat kılıcı ile vururlar, Tarikat-i Muhammediyye harbesiyle harbeleyerek kıvranıp saldırmasını durdururlar, hakikat nuru ile nurlandırırlar ve onu ihyâ ederek mâ'rifet nakşı ile süslerler ve böylelikle vuslât-ı ilâhiyye ererek iki cihanda da aziz edebilirler. Nefs-i emmârenin derdine devâ ve şifâ ise, tabipler tabibi, Habib'ler Habib'i, Allahu Talâ'nın

mahbubu olan o zât-ı akdesin reçetesi mahiyetinde olan Kur'an-1 azime sıdk-u sadakatle sarılmak, vücudu tehdit eden yaraları onun vereceği merhemlerle sarmak, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah ile kalbi ve kalıbı doldurmak, ibadet ve tâ'atle nefsi oldurmak, riza, rıdvan ve cemal-i ilâhiyyi buldurmakla mümkündür.

(KELLÂ LÂ TUTİHU VESCÜD VAKTERIB) - Ey Nebi'ler serveri, ins-ü cin peygamberi ve onun her yönden aziz olan ümmeti!.. Münkirlerin inkârlarına kulak asma, kuru sıkı tehditlerinden aslâ korkma... Seni, ibadetten men'eden o kâfirin müdahalesi, seni hiçbir zaman Rabbine ibadetten alıkoymasın, kâfire ve o kâfirin mirasçıları olan kâfirlere sakın itaat etme. Rabbine ibadette kaim ve daim ol, Rabbine secde ile yaklaş... O sana, senden yakın olduğu gibi, sen de ona secdenle yakın ol, kulluk görevini yerine getirmekle şeref ve izzet buil...

Zira, kulun Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine yaklaşması secde ile kabildir. Secdede, abdiyyet ile mâ budiyyet birleşir, zât-ı ülûhiyyetinden gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud bulunmadığı, ancak Allahu talâ'nın ilâh-ı Hak olduğu gerçeği, bütün aza ve cevarihine yerleşir, kurbiyyet-i Rahman ancak ve valnız secde ile gerçekleşir.

HÎKÂYE Hz. Ibrahim aleyhisselâma, iki yüz ateşperest misafir olmuşlardır. Hazret-i Halillullah'ın kendilerine yaptığı izzet ve ikrama, yedirdiği yemeklere ve ancak bir peygambere yakışan ve yaraşan misafirperverliğe bu iki yüz Mecusi'nin hepsi hayran kalmışlardı. Günlerce devam eden bu konukseverlik, Mecusi'lerin vedâ edip ayrılmalarına kadar devam etmişti. Kendisine dillerinin döndüğü kadar teşekkür ettikten sonra, şöyle dediler:

— Yâ Ibrahim!.. Günlerce, türlü türlü ikramlarla bizi ağırladın, hepimizi ayrı ayrı taltif ve tatyip ettin. Bizlere, eşi emsali olmayan ve ömrümüz boyunca bir daha yiyemeyeceği-

miz, adamayacağımız yemekler ikram eyledin, rahat ve istirahatimiz için bizlerden hiçbir şey esirgemedin. Şu vedâ sırasında senden rica ediyoruz, bir isteğin var mı? Rabbinin aşkına söyle ki, bu konukseverliğine mukabele edebilelim, şükran borcumuzu yerine getirelim.

Hz. Ibrahim aleyhisselâm, o cenab-ı Halil ve âşşık-ı celil onlara şu cevabı verdi:

— Benim sizlerden dünya için hiçbir arzum ve isteğim yoktur. Fakat, Rabbimin aşkını ileri sürerek and verdiğiniz için söyleyeceğim. Yapacağım teklifi kabul edecek olursanız, beni gerçekten memnun ve mesrur edersiniz.

Mecusil'er, mahiyetini bilmedikleri bu teklifi cana minnet bilerek tereddüt etmeden kabul edeceklerini söylediler. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselâm da teklifini açıkladı ve:

— Sizlerden, Rabbime bir kerrecik secde etmenizi niyaz ediyorum, dedi.

Mecusi'ler, bu teklif üzerine şaşırıp kaldılar ve ne yapmaları gerektiğini aralarında istişare etmek üzere İbrahim aleyhisselâmdan müsaade istediler. Uzun tartışma ve çekişmelerden sonra, kendilerine bu derece ikram ve i'zâzda bulunan hane sahibinin hatırı için ve gösteriş olarak onun Rabbine secde etmekte sakınca olmayacağı hükmüne vardılar ve böylece ona karşı minnet ve şükran borçlarını ödemiş olacaklarını, aksi takdirde kendisini üzeceklerini, oysa buna insan olarak hakları bulunmadığını, bir secde ile kendi dinlerinden çıkmış olmayacaklarını, sonradan yine kendi din ve inançlarına dönebileceklerini düşündüler ve hepsi birden secde için başlarını yere koydular. Işte, onların başları secdede bulunduğu o sırada Ibrahim aleyhisselâm, mübarek ellerini dergâh-1 bârigâh-ı ahadiyyete açarak Allahu zül-celâl vel-kemal hazretretlerinden niyazda bulundu:

— Yâ Rab! Halil'inin kudreti ancak bu kadarına yeter.

Bundan sonrası, zât-ı ulûhiyyetinin kudret ve azametine kalmıştır. Ben, onları sırf gösteriş için yapacaklarını umduğum Enyar-ül-Kulûb, Cilt 3 - F: 37

bir secdeye davet ettim. Bu zâhir secdelerini boşa çıkarmayarak, bâtında onlara yaklaş ilâhi!.. dedi.

Sûri secde edenler, bu secdelerinde ne gördülerse gördüler, ne duydularsa duydular, ne tattilarsa tattilar ve sonunda taklit secdeleri tahkik oldu, secde edenler mâ bud-u hakikiyi buldu ve hepsi birden başlarını secdeden kaldırır kaldırmaz:

(Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Ibrahim Halilullah)

dediler.

Ey nurlu yüzlerinde secde eseri pırıldayan mü'min kardeşlerim!..

Düşün, iyi düşün, derin derin, uzun uzun düşün!.. Allahu tealâ'ya gösteriş için sûri secde edenler dahi, necata ve felâha ererlerse, Rabbilâlemiyne secde-i hakiki ile, secde edenler, nail-i meram ve vuslât-i cânan olmazlar mı? Hakka secde eden başa saadet tâcı konulur. Hakka secde edenleri Allahu tealâ âli kılar, mâ'azallah secdeden men'eden kâfirleri ve zâlimleri de âdi kılar. Hakka secde eden baş, vuslâta nail olur. Secde etmeyenler ise, bahtsız kafacılarını taşlara vurur. Secde, tevâzu mahalli olup, kulun abdiyyet makamıdır. Secde, medâr-1 feyz-i Hüdâ, secde etmeyen olur Hak'tan cüdâ, secde bâ'is-i rahmet-i Mevlâ ve vesile-i dühuli cennettir, müşahede-i cemal-i Kibriyâ dır, secde kulun Rabbine vuslâtı, âşıkın nail-i didâr olmasıdır.

Allahu azim-üş-şâna secde etmenin kısımları vardır:

1) Secde-i salât (Namazlarda yapılan secdelerdir.)

2)

Secde-i tilâvet (Kur'an-ı azim okunurken secde âyetlerinde yapılan secdedir.)

3)

Secde-i sehiv (Namazlarda farzların te'hiri veya vaciplerin terki ve tehiri halinde yapılan secdelerdir.)

4) Secde-i tâ zim-i li-Celâlillah

5)

Secde-i tadarru-u ilâllah

6)

Secde-i münâcat Secde-i şükür