Ara
Menü

Sayfalar 565–571

1.812 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 565–571

dir. Has kullarının intikamlarını, zâlimlerden pek acı bir şekilde alır. Hikmeti, merhameti, lûtuf ve keremi gereği olarak imhal eder, mühlet verir ama aslâ ihmal etmez. Dilediğini dilediği gibi işler ve dilediği gibi hükmeder. Dostlarını cemali ile mesrur ve düşmanlarını celâli ile makhur eyler. Onun kahrettiğine hiç kimse yardım edemez ve yardımcı olamaz. Ilâhi azabını reddetmeğe hiç kimse kadir ve muktedir değildir. Allâm-el-guyub olduğundan, fesad ehlinin kalplerindeki kötü niyyetleri hakkıyle bilir ve herkesi niyetine göre kıyamette cezalandırır veya mükâfatlandırır.

(NÂSİYETİN KÂZİBETİN HÂTIEH..): O nâsiye sahibi olan lâ'in Ebu-Cehil, kendisinin başı boş olarak yaratıldığını sanıyor, başındaki yuların bir ucunun Yedullah'ta olduğunu anlayamıyor, dünya hayatını ve kendisine bahşolunan ömür sermayesini yalanlarla, hata, isyan ve nisanlarla, zulüm, hased ve ihtiraslarla tüketip yitirdiğini farketmeksizin kötülüklerini arttırıyor. Böyle yapmakla da, daha bu âlemden itibaren azaba duçar olduğunu bilemiyor. Olümden sonra tekrar dirileceğini, kıyamette bütün habasetlerinin hesabının kendisinden sorulacağını hatırına bile getirmiyor ve hattâ kabul etmiyor. Kaldı ki, hasedçinin hasedinin kendisini cehennem ateşi kadar yakan bir azap olduğunu düşünemiyor.

Din-i mübiyn-i islâmda cihad emri farzdır. Zira, i'lâyı kelimetullah'ı bütün insanlara kabul ettirmek gibi ulvi bir hikmet taşımaktadır. Allahu talâ'nın varlığını, birliğini, ortağı ve benzeri bulunmadığını, oğul, kız, ana-baba, eş edinmekten münezzeh ve müberrâ olduğunu, zât-ı ülühiyyet ve ahadiyyetinden gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak Mâ'bud olamayacağını, bütün mevcudat, mümkinât ve mahlûkatını halk ve icat buyurmakta olduğu gibi kullarını yaratmakta da bütün noksanlardan münezzeh ve tekmil kemal sıfatları ile muttasıf bulunduğunu ilân ve isbat etmek ve bütün insanları iymana ve islâma davet eylemek bu sayede mümkün olur.

Bütün insanlar, bu sayede uyarılarak islâm dinini kabul etmesindeki faydalar ve hayırlar tâ'lim ve telkin olunur, iyman ve itaat şerefi ile müşerref olanların mazhar olacakları yük-

sek dereceler anlatılmış ve öğretilmiş bulunur ve böylece mü'minlerin aynı dâ'va ve ideal uğrunda birleşmeleri sağlanmış olur.

Buna rağmen, iyman ve itaat etmeyenler ise islâma teslim olmaya ve yukarıda anlatılan gayelerin gerçekleştirilebilmesi için berlirli bir haraç ödemeğe çağırılır ve bununla da kendilerini koruma görevinin islâma ait bulunacağı anlatılır.

Bu iki teklifi de kabul etmeyenlerle ise, savaşılır.

Imdi, bu üç şartı özetleyerek tekrar hatırlatalım:

1) Islâm mücahitleri, bir ülkeyi kuşattıklari zaman, o ülke halkına islâmı kabul, iyman ve itaat etmeleri emrolunur.

2) Bu teklifi kabul etmeyenler, islâma teslim olmaya ve haraç vermeğe çağırılır.

3) İlk iki teklifi de reddedenlerle savaşılır.

Islâmiyyeti kabul, iyman ve itaat edenler - Mü'min kardeşerimiz olarak - saflarımıza katılır, arada ayrılık ve gayrılık kalmaz.

Kabul ve iyman etmeyenler ise haraca bağlanır ve fakat buna karşılık her türlü hak ve menfaatleri, dini inanç ve ibadetleri, canları, malları, iffet ve ismetleri korunur.

Bu teklife karşı çıkanlarla savaşılır. Galibiyyet hangi tarafta kalırsa, elbette onun hükmü geçer. Başlangıçtanberi, müslümanların takip ettikleri yol budur ve bunun böyle olduğunda yalnız islâm kaynakları değil, ilim haysiyetine sahip yabancı kaynaklarda da ittifak vardır. Sizlere Müneccimbaşı tarihinden naklen bunun açık bir örneğini daha sunmak isterim:

HİKÂYE Selçuk sultanlarından Alâeddin Keykubat'a Hristiyan bir tüccar müracaat eder:

— Sultanım! der. Sizin adaletinizi yakınen bilenlerdenim.

Tebaanızdan olmakla öğünürüm. Hristiyan olmama rağmen,

hak ve menfaatlerim korunmakta ve bizlere de müslümanlarla eşit muamele tatbik olunmaktadır. Son zamanlarda Mısır'la ticaret yaptım ve kazandığım parayı getirdim. Ancak, Antalya tekfuru bütün kazancımı elimden aldı. Devletinize malımı, canımı, ırz ve namusumu, dinimi koruyup kollaması için vergi ve haraç ödüyorum. Meşrû kazancımın zorla elimden alınması büyük bir haksızlıktır. Islâm idaresine hak ve menfaatlerimizi korudunuz için girdim ve bugüne kadar yasalarınıza ve töelerinize itaat ettim. Benim hakkımı Antalya tekfurundan alınız veya zararımı tazmin ediniz. Gasbedilen para sizindir, yağma edilen şan ve şeref de yine sizindir. Bu tecavüz, şeklen ve zâhiren bana olmuşsa da, aslında size yapılmış demektir.

Sultan, büyük bir hiddetle kalktı ve yemin etti:

— Eger, senin hakkını Antalya tekfurundan almadan şu tahtıma oturursam, karım benden boş olsun, dedi ve derhal ordularına hareket emrini verdi. Bir yandan da Antalya tekfuruna haber salarak, yukarıda sıraladığımız üç şarttan birisini kabul etmesini istedi. Antalya tekfuru, bu teklifleri kabule yanaşmayınca Türk-islâm orduları Antalya şehrini kuşattı ve fethetti. Şikâyet sahibi Hristiyan tüccarın hakkı alınarak kendisine ödendi. Sultan Alâeddin Keykubat, Antalya'nın fethinden sonra tahtına tekrar oturdu.

Bu tarihi kıssa, müslüman Türklerin tebaasından olan gayrimüslimlerin hak ve menfaatlerine karşı ne kadar titiz davrandıklarının delili ve şahididir.

Türk hâkimiyeti altında yaşayan gayri müslimler, huzur ve refah içinde yaşarlardı. Mehmedcikler, cephede kan dökerken onlar, büyük merkezlerde işleriyle, güçleriyle, ticaretleriyle uğraşır, büyük servetlere sahip olurlardı. Mehmedcik, cephede şehadet rütbesini ihraz ederse, oğlu namzet olarak yerini alır; karısı, kızı kimsesiz ve yetim kalır, anası ve babası büyük acılar içinde kıvranırdı ama, haraç ödeyen kâfir bütün bu ağlayıp sızlamalara seyirci olur ve kıs kıs gülerek küplerini doldurur, mal ve mülkü ile ögünür, servet ve ihtişamı ile böbürlenirdi. Bu kadarıyla kalsa neyse ne!.. Üstelik, eline fırsat geçti mi, gördüğü hüsn-ü muameleye rağmen, millete iha-

net eder, orduya ihanet eder ve müslümana ihanet ederdi. Kendilerine, adalet tatbik olunsa feryat ve figana başlarlar, müsümanlar aleyhinde akla hayale gelmedik iftira kampanyaları açarlar, Batılı büyük devletlere şikâyetten tutunuz da, birleşmiş milletler teşkilâtına, güvenlik konseyine varıncaya kadar çalmadık kapı bırakmazlar. Oysa, biz müslüman Türkler ikiyüz seneye yakın bir zaman hâkimiyetimiz altında kalan Macaristan'da, dörtyüz seneye yakın bir zaman Romanya'da, beşyüz seneye yakın bir zaman Sırbistan'da, üçyüz elli seneye yakın bir zaman Yunanistan'da, beşyüz yirmiş beş yıldır idaremizde bulunan ve kıyamete kadar da Türk kalacak olan Istanbul'da ne bir kilise veya havra yıkmışızdır, ne kimsenin ibadetine engel olmuşuzdur, ne hiç kimseyi kılıç zoruyla Müslüman olmaya zorlamışızdır, ama medeniyet dünyasında adımız hâlâ ve hâlâ BARBAR TURKLER, ZALIM TÜRKLER olarak anılmaktadır. Hangi medeniyet, hangi barbarlık hangi zâlimlik? Saf ve mâ'sum insanların Hristiyanlaştırmak için sermayesi milyarlarla ifade edilen misyonerlik teşkilâtı mı medenidir? Beynelmilel siyonizmi bütün dünyaya yaymak için her ülkede mason locaları kuranlardan daha barbar, müslümanları arkadan vuranlardan daha zâlim kim olabilir?

Vaktiyle, müslüman Türklerin adalet ve hakkaniyet üzere her girdikleri ülkeye tam bir hukuk nizamı getirdiklerini bilen papazlardan, islâmın zaferi için kendi kiliselerinde âyinler tertip ve dua edenler görülmüştür. Kıbrıs'ta kara cübbeli bir katil papaz, müslümanları haksız yere öldürüp cami-i şerifleri bombalarla yıkarken, İstanbul'da herhangi bir kiliseye taş atan olmuş mudur? 6/7 Eylül hâdiseleri dahi, müslüman Türkü küçük düşürmek isteyenlerin tahrik ve teşvikleri sonucu meydana gelmemiş midir? Bu menfur hadiselerden sonra, Avrupa'nın belli başlı bütün merkezlerinde, limanlarında ve hava alanlarında Türkler aleyhinde korkunç tezvir ve iftiralar dolu beyannameler dağıtılmamış mıdır?

Evet, islâmda cihad farzdır. Fakat, müslümanlar bu cihadı zâlimin zulmünden mazlûmu, gaddarın gadrinden mağduru, kötülerin şerrinden insanları korumak ve kurtarmak için, in-

sanlık haysiyetini, kişilerin ırz ve iffetini sıyanet için yapmişlardır ki, kısaca cihada mukaddesatı muhafaza için izin ve ruhsat verilmiştir, diyebiliriz.

HİKÂYE Bir Alman Yahudisi iken, şeref-i islâm ile müşerref olan bir profesör ile konuşuyorduk. Söz arasında bana:

— Siz müslümanlar, Allahu tealâ'yı kabile reisi, şah veya padişah gibi biliyorsunuz, dedi. Tabiatiyle reddettim ve:

— Hâşâ, estağfurullah! dedim. Biz, Rabbimizi hiçte senin sandığın gibi bilmeyiz ve tanımayız. Olsa olsa, bazı kabile reisleri, padişahlar veya emirler, Allah'lığa özenirlerde, sen onların bu özenmelerini, yanlış ve çirkin fikirlerini, korkunç günahlarını, bütün müslümanların Allahu azim-üş-şâna olan iymanları ile birbirine karıştırdın. Kaldı ki, söze başlarken bana (SİZ MÜSLÜMANLAR) diye hitabetmene de hayret ve ta'accup ettim. Sen, müslüman değil misin ki, kendini benden ayırıyorsun?

Bana, aynen şu cevabı verdi:

— Evet, El-hamdü lillâh müslümanım. Ama, unutma ki herşeyden önce Yahudi'yim. Bir Yahudi, müslüman olabilir, hristiyan olabilir, hattâ komünist veya sosyalist yahut kapitalist olabilir. Fakat, ne olursa olsun Yahudi olarak kalır, dedi.

Bu kıssayı, sizlerin irfan ve iz'anınıza arzederim aziz kardeşlerim.

Kulları, Allahu tealâ'ya ibadetten men'eden şeytan uşaklarından daha zâlim ve daha korkunç kimse tasavvur ve tahayyül edilemez demiştik. Evet, onlar ibadetten men'etmekle kalmazlar, içlerinde Hakka rükû ve secde edilen mescitleri yakmağa ve yıkmağa gayret ederler ve ellerinden gelirse bu alçaklığı irtikâp etmekten de geri durmazlar. Halbuki, cami-i şerifler ve mescitler, Allahu azim-üş-şânın evidir, böyle olduğu için de hürmet ve tâ'zime her bakımdan lâyık ve müstehaktır. Her ne kadar, taştan, topraktan yapılmışlarsa da, içlerinde Hakka ibadet edildiği için kutsaldır. Kaldı ki, mes-

cid-i hakiki ârif-i billâh olanların gönülleridir. Binaenaleyh, onları yakmağa ve yıkınağa çalışanlar elbette zâlim ve hâ'indirler. Allahu azim-üş-şân ise zâlimleri ve hâ'inleri aslâ sevmediğini Kur'an-ı azimde açıkça beyan buyurmuştur. Şu halde, bunlar Allahu tealâ nın da zât-ı ülûhiyyetine düşman ittihaz ettigi kimselerdir, Allah düşmanlarıdır. Hiç kuşkusuz bu gibilerden intikamını ergeç alacaktır.

Mescitler, iki türlü tahrip edilmiş sayılır:

Birincisi, mescidin zâhirini yani dış görünüşünü mâ'mur ederek, bâtınını yani içerisini zikrullah'tan hâli kılmakla gerçekleşir. Yahut, emanetlerin en kutsalı olan din emaneti, nâehil ellere verilerek, matlûp ve maksut olan gaye ve hedeften uzaklaşmakla, mescitleri kullandırmamakla oluşur.

Ikincisi ise, Allahu talâ'nın ism-i celili zikredilen ve davet-i Hakka vasıta olan minarelerinden başlamak suretiyle bütün mescidi yakmak ve yıkmak suretiyle mescitler tahrip edilmiş olur.

Hangi şekilde olursa olsun, mescitleri tahrip edenler, Allahu tealâ'ya ve âhiret gününe iyman etmeyen, namaz kılmayan, zekât vermeyen kimselerdir ki, bu gibilerin yakın bir gelecekte Hakkın gazap ve azabına müstehak olacakları mutlâk ve muhakkaktır. Zira, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Et-Tevbe sûre-i celilesinin 18. inci âyet-i kerimesinde (ALLA-

HU TEALÂ'NIN MESCITLERINİ ANCAK ALLAHU AZİM-ÜŞ-

ŞÂN'A VE ÂHİRET GÜNÜNE İYMAN EDEN, NAMAZLARINI

DOSDOĞRU KILAN, ZEKÂTLARINI VEREN VE YALNIZ AL-

IAH AZZE VE CELLE'DEN KORKAN KİMSELER İMAR

EDERLER KI, HIDAYETE ERENLERDE IŞTE BUNLAR- DIR.) buyurmak suretiyle hâlis mü'min kullarının tarif ve tarsifini kesinlikle açıklamıştır. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, elbette hâlis mü'min kullarını da âhiret âleminde taltif ve tatyip buyuracak, onları, cennet, ni'met ve cemal ile mükâfatlandıracaktır.

Ey Allah'ın kullarını en tabi'i hakları ve görevleri olan ibaetlerinden men'eden, mü'minleri hor gören, onların Hakka kıyam, rükû ve secde ettikleri mescitlerini yakıp yıkan zâlim-

ler ve hâinler!.. Sizlere hitabederek haykırıyorum: Bu iğrenç niyetinizden, bu korkunç cinnetinizden ve bu çirkin davranış ve hareketinizden vazgeçiniz!.. Sizden öncekilerin olduğu gibi, sizlerin de âkibetleriniz gayet feci olacaktır, birgün Hak ve adalet yerini bulacaktır. Allahu tealâ başta Ebu-Cehil olmak üzere bütün vârislerinden olduğu gibi önünde sonunda sizlerden de intikamını alacaktır. Ne ile ve kiminle munaseme ve mücadele ettiğinizin farkında bile değilsiniz; masanıza ve makamınıza, rütbenize ve ihtişamınıza, size alkış tutan bendegâhınıza güvenip aldanmayınız. Ölüm meleği yakanıza yapıştımıydı, ne rütbe ve makamınıza, ne saltanat ve ihtişamınıza bakmaz, bir ânda kendinize ait olduğunu sandığınız herşey elinizden çıkar, ebediyyen sizin olacağına inandığınız herşey geri alınır, bugün sizi alkışlayanlar, yerinize geçeni alkışlamak ve pohpohlamak için çevrenizden dağılır, kötülüklerinizle, kabahatlerinizle, günahlarınız ve isyanlarınızla başbaşa kalırsınız ve o zaman ne bir yardımcı, ne bir kurtarıcı bulamazsınız, Allahu talâ'nın kahrına, gazabına ve azabına mâni olamazsınız. Mü'minlere revâ gördüğünüz haksızlıkların hesabı sorulur, o saf ve mâ'sum insanların intikamı sizlerden mutlâka alınır.

Ebu-Cehil misalini, ibret olması için def'alardır tekrar edip duruyoruz. Çünkü, cahillerin babası olan o mel'unun, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize beslediği hased, kendisine cehennem ateşi kadar azap verirdi. Yani, bir bakıma kendi hasediyle azab-ı ilâhiyye daha bu âlemde iken duçar olmuştu. Zira, hazırladığı ve tasarladığı bütün kötülükler boşa çıktıkça hasedi kadar gazabı da artıyor, onu yitirip bitiriyordu. Birgün, yine bu hased ve gazabına mağlûp olarak, servetine, malına ve mülküne güvenerek, etrafina topladığı eşkiyaya dayanarak öğünmeğe başlamış ve iki cihan serverine şöyle demişti:

— Yâ Muhammed!.. Bilmiş ol ki, sahip ve malik olduğum bütün servet-ü sâmanımı son meteliğine kadar sarfeder, Mekke'nin bütün vadilerini kıymetli atlar ve sayılamayacak kadar çok insanlarla doldururum. Yıllardır senin yüzünden

Sayfalar 565–571 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org