Ara
Menü

Sayfalar 550–557

1.898 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 550–557

HIKAYE Eğin'in köylerinden olan bir dostum anlatmıştı:

— Yaralı idik, aç, yorgun ve bitâp düşmüştük. Kafkas cephesinden âdeta sürüne sürüne köyümüze geliyorduk. Yiyecek bir şeyler bulabileceğimizi umarak, yolumuz üzerindeki bir köye uğradık. Meğer, orası bir Ermeni köyü imiş. Birisi bizi karşıladı, güleryüz gösterdi: (Hoş geldiniz gaziler, buyurun bizim eve) diyerek bizi evine götürdü. Çok memnun olmuştuk, ev sahibi Ermeni, bizi bir odaya aldı ve kendisi çekilip gitti. Arkadaşlardan birisi, evin içinde dolaşan küçük bir çocuğa: (Oğlum, baban acaba nereye gitti?) diye sordu. Çocuktan al haberi derler, doğrudur. Çocuk, eğlenircesine yüzümüze bakarak: (Babam, içeride baltayı biliyor. Dün gece öldürdüğü yaralı Türk askerleri gibi, sizleri de öldürecek) demez mi?

Karşı koyacak gücümüz de yoktu, silâhımız da yoktu. Usulca, dışarı çıktık ve bütün kuvvetimizi bacaklarımıza vererek oradan uzaklaştık. Ermeni, elinde pırıl pırıl bilenmiş bir balta olduğu halde, bizi hayli kovaladı ama, yakalamaya muvaffak olamadı, bizlere de şehitlik rütbesinin zevkini tattıramadı...

HIKAYE Bunu da, daha önce başka bir kıssasını anlattığım Sadık ağadan dinlemiştim. Merhum diyordu ki:

— Filistin cephesinde bozulmuştuk. Aç susuz, yorgun argın Yozgat'a kadar gelebildik. Oldürmeyen Allah öldürmüyor, orada bizi Ermenilerin şerlerinden ve muhakkak bir ölümden bir müslüman kürt beyi kurtardı. Rabbim Ermenilerin zulmünden bütün dünya insanlığını korusun ve kurtarsın.

Aziz kardeşim:

Âcizane maksadımız, sizlere tarih dersi vermek değil, hâfızaları tazelemek ve kıssadan hisse nev'inden de olsa, hepimizin ibret almamızı sağlamaktır. Onun için, bu örneklerle ye-

tiniyor ve diyorum ki, söze başlarken de belirttiğim gibi, bunları intikam hırs ve hevesiyle yazmış değilim. Ibret ve dikkatinize sunuyor ve takdiri sizlerin irfan ve iz'anınıza terkediyorum. Eğer, bütün okuduklarımızdan, dinlediklerimizden, gördüklerimizden ve işittiklerimizden ders almazsak, aklımızı başımıza toplamazsak, bizler de başkalarına ibret oluruz. Son pişmanlık, hiçbir fayda ve yarar sağlamaz. Tevhid dinindeyiz ve vahdete inanmışız. Bize, herşeyden önce ve kesinlikle dini ve milli birlik ve beraberlik yakışır ve gerekir. Bütün ana ve babalara ve özellikle hayatının baharında, tahsil çağındaki yavrularımıza sesleniyorum: Olur olmaz her işittiğinize inanmayınız, şahsi ve siyasi menfaatleri için sizi âlet edenlere aldanmayınız, şunun bunun telkin ve propagandalarına kanmayınız.

Bugün, ilk ve en önemli göreviniz okumak, ilim tahsil etmek, irfan sahibi olmak, ailenize, milletinize ve memleketinize hayırlı ve yararlı hizmetlerde bulunmaktır. Inşa'allah, diplomalarınızı aldıktan ve hayata atıldıktan sonra, politika hayatına atılmayı düşünürseniz, akıl ve iz'anınızın, ilim ve irfanınızın göstereceği yönde ve alanda faydalı hizmetlerde bulunabilirsiniz. Ama, bugün siyaset çamurlarına bulaşacak olursanız, ne kendinize yararlı olur, ne ailenize, ne de yurdunuza ve milletinize faydası dokunur. Sizleri kandırıyorlar, belirli bir sistemle şartlandırıyorlar, ellerinize kitap yerine silâhı, kalem yerine hançeri vererek kan ve can kardeşleriniz olan arkadaşlarınıza saldırtıyorlar. Karşınızda olan ve sizler gibi düşünmeyenler de, elbette boş durmuyorlar, onlar da silâhlanıyorlar ve ortalığı kana buluyorlar. Peki, neye varacali bunun sonu? Siz evlât acısı nedir bilir misiniz? Ana-baba olmadan nereden ve nasıl bileceksiniz? Bir evlât, bir aileye kaça mal oluyor, hiç düşündünüz mü? Tahsiliniz için sarfedilen servet, yetişip büyümeniz için çekilen zahmet ve meşakkat, bir hiç uğrunda neden hebâ olsun? Yazık değil mi, günah değil mi? Acımadan üzerine silâh çekip ateş yağmuruna tuttuğunuz insan, sizin düşmanınız mı?

Hayır!.. Sizi kışkırtanlardan, elinize silâh tutuşturanlardan, robot gibi sizi dilediği yöne yöneltenlerden neden hiç ölen olmu-

yor da, hep körpecik vatan evlâtları kurban gidiyor. Bu kadarını olsun düşünemiyor, akıl edemiyor musunuz?

Diyelim ki, sizin benimsediğiniz sistemn ve zihniyet en doğrusudur. Iyi ama, doğruya ve gerçeğe insan kanına basa basa gidilmez ki!.. Gidilse de vicdan huzuru ile varılan yerde durulamaz ki!.. Acımadan tetik çektiğiniz her kişinin hayali, başkan, başbakan, cumhurbaşkanı ve daha bilmem ne olsanız gözerinizin önünden gidecek mi sanıyorsunuz? Geceleri size rahat ve huzur verecek mi zannediyorsunuz? Rica ederim, söyleyin; vicdanınız rahat olacak mı? Işlediğiniz o cinayetleri nasıl unutabileceksiniz? Kurbanlarınızın kanlar içindeki hayallerini hâfızalarınızdan silebilecek misiniz?

Vazgeçin bu sevdadan, yeryüzünde hiçbir zâlim zulmiyle payidar olamamıştır. Önünde sonunda bunu sizler de anlayacak, nasıl aldatıldığınızı, nasıl kandırıldığınızı ve nasıl cinayetlere sürüklendiğinizi elem çeke çeke kendi içinizde yaşayacaksınız... Bize, bizden başka dost yoktur. Dost görünen canavarlar, sizleri örgütleştirip cinayet şebekelerine sokan hunhârlar, iktidara geçerlerse, en önce sizlerden yüz ve sırt çevirecekler ve hiçbirinizi karşılarına alıp konuşmağa dahi tenezzül etmeyeceklerdir. Bu vahşi insanlar, belki de geçmişteki kötülüklerine tanıklık etmemeniz için, sizleri de topyekûn yok etmeğe kalkışacaklardır. Rusya'da, Macaristan'da, Bulgaristan'da, Kızıl Çin'de bunun sayısız örnekleri görülmüştür. Yıllarca yalnız Rus halkına değil, bütün dünya milletlerine kan kusturan Sovyet gizli teşkilâtının şefi gürcü Beria, bir gece bir ahırda, ensesine bir kurşun sıkılarak gebertilmiştir. O Beria ki, elinde ve emrinde muazzam bir polis ve gizli polis örgütü, milyonlarca ajanı olduktan başka, Kızılordu saflarında bile mutemet adamları ile yerleşmişti. Beria misalini, onların dünyasında efsanevi bir şöhreti bulunduğu için aldım. Daha bir çok örnekler ve isimler verebilirim ama, neye yarar? Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!..

Aziz mü minler!..

İslâmın zuhurundan sonra, Allahu tealâ'ya ibadet eden

kulları men'eden ve onları iymandan yüz çevirmeğe zorlayan, müslümanları horlayan alçakların serdarı Ebu-Cehildir, demiştik. Evet, Ebu-Cehil Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Hak ve gerçek peygamber olduğunu biliyor ve fakat hased ve kibirinden ona iyman ve itaat edemiyordu. Zira, onun ve avenesinin iymandan nasipleri yoktu ve iki cihan serveri, herşeye rağmen kendilerine acır ve iymana gelmeleri için gece ve gündüz Rabbine niyaz ederdi. Netekim, Omer ibn-i Hattâb radıyallahu anh, Resûl-ü zişânın duasiyle iyman tâcını giymiş ve şeri'at libasını kuşanmıştı.

Habib-i edibinin diğerlerinin de iyman etmeleri için çırpındığını ve üzüldüğünü gören Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri:

!.!!.

TE Innelleziyne keferû sevâ'ün aleyhim e'enzertehüm em lem tünzirhüm lâ yü'minûn...

El-Bakara: 8 (Onlar ki, Hakkı inkâr ve setrederek kâfir oldular. Onları, korkutsan da korkutmasan da birdir. Onlar, seni ve sana verilen Kur'an-ı azimi tasdik edip iyman etmezler.)

âyet-i kerimesiyle teselli buyurarak:

— Ey Nebiyyi zişân!.. Kendini üzme ve mahzun olma, onları ister cehennemle korkut, istersen cennetle müjdele, onlar aslâ iyman etmeyeceklerdir. Bırak, onlar bildikleri gibi yiyip içip semirsinler. Boş hayaller ve olmayacak emeller peşinde koşsunlar ve yorulsunlar. Bu davranışlarının kendilerine neye mal olacağını pek yakında görecek ve anlayacaklardır.

Ebu-Cehil ve avenesi, şeytan gibi rahmet-i ilâhiyyeden koğulmuşlardı. Bu vesile ile bir gerçeği daha dikkatinize sunmak isterim: Şeytan, rahmet-i ilâhiyye'den koğulmadan önceki ibadetlerinden ve Fira'un cömertlik gibi bir haslete sahip bulunduğundan isimleri Kur'an-ı kerimde zikrolunmuştur.

Ebu-Cehil ve avenesinin ise, hiçbir meziyyet ve hususiyyetleri

bulunmadığı için adı dahi anılmamıştır. Ebu-Leheb ise, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın amcası olduğundan, Cenab-ı Hak mahbubuna hürmet ve tâ'zimen onun adını zemıneden bir âyet-i celile ile zikretmiştir.

Aklı olanlar için ne büyük bir ibret levhasıdır değil mi?

Kâfir, küfür ve inkârında israr ettiği halde, güzel bir ahlâka sahip olması veya şerefli bir nesle mensup bulunması sayesinde, hiç olmazsa yaptıkları kötülüklerin açıklanması vesilesiyle Kur'an-ı azim-ül-bürhanda isimlerinin zikrolunması, adalet-i sübhaneyyenin açık bir delilidir.

Allahu tealâ'ya ibadet edeni men'etmeğe yeltenen zâlimlerin, Allah indinde nasıl bir lânete müstehak olduğu, bu âyet-i kerime ile Ebu-Cehil mel'ununun adı zikrolunmaksızın zemolunması ile sabittir. Kulları, Hakka ibadetten alıkoyan kara yürekli ve kötü niyyetli kişilere hatırlatıyoruz:

Şir-i Sübhan Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin, mekruh vakitlerden birisinde namaz kılan kimseleri, bu âyet-i kerimenin zemınettiği kişilerden olmamak kaygusu ile men'etmemesi de sana bir ibret dersi olmuyor mu?

Insanları ibadetten ve dervişleri zikirden men'etmeğe kalkışmayınız... Hattâ, kendi inancına göre Hakka ibadet ettiklerini zanneden Hristiyan, Yahudi, Putperest, Mecusi veya Sabi'i olsun hiç kimseyi de bu ibadetlerinden alıkoymağa yeltenmeyiniz.. Zira, başta Ömer ibn-i Hattab olmak üzere rüşd sahibi dört halife, müslüman emirleri ve islâm padişahları, Resûlü zişânın emirlerine uyarak fethettikleri ülkelerde bulunan gayrimüslimlerin kilisesine, sinagonuna, havrasına, tapınağına el sürmemiş, putperestlerin putuna ve ibadetine mâni olmamışlardır. Hattâ, kimseyi zorla islâma girmeğe mecbur kılmamışlardır.

HİKÂYE Emevi halifeinden rüşd sahibi olarak tanınan ve anılan Ömer ibn-i Abdülaziz radıyallahu anhın tabibi olan ve aynı

zamanda hizmetinde bulunan bir hristiyan genç vardı. İyi huyu ve temiz ahlâkı sayesinde halifenin teveccühüne mazhar olmuştu. Birgün, bir sohbet esnasında halife ona islâmın ve Kur'an'ın hikmetlerini tatlı bir lisan ve inandırıcı bir beyan ile anlatarak, kendisinin de şeref-i islâm ile müşerref olmasını, iki cihanda da saadet ve selâmete kavuşmasını teklif etmişti.

Genç adam:

— Yâ Emir!.. Biliyorum, islâm dini Hak ve gerçek dindir, dinlerin en güzeli ve mükemmelidir. Fakat, lûtfedip beni serbest bırakınız, Hristiyan olarak kalayım, dedi.

Ömer ibn-i Abdülaziz hazretleri, kendisinden özür diledi, eskisi gibi lûtuf ve keremini, iltifatını esirgemedi ve hizmetine devam etmesine de müsaade buyurdu.

HİKÂYE İslâm dinini iyice tetkik ve tetebbû etmiş, iyi ahlâk sahibi ve çevresinde müsbet intibâ bırakmış bir Hristiyan gencine, ismi müslüman, fiili kâfir olan, yalnız nüfus hüviyet cüzdanının belirli yerinde islâm olduğu yazılan birisi aklı sıra öğüt vermeğe kalkarak:

— Bu kadar geniş ilmin ve bilgin, temiz ahlâkın olduğu halde neden müslüman olmuyorsun? diye sordu.

O Hristiyan genci, kendisine şu veciz cevabı verdi:

— Efendi, ben islâm dininin esaslarını okudum ve islâm büyüklerinin menakıbını uzun uzun araştırıp tetkik ettim. Bütün bu tetkik ve tetebbûlarım sonunda anladım ki, Bayezid-i Bestami, Abdülkadir-i Geylâni, Fahreddin-i Iraki, Fahr-i Razi gibi hâlis muhlis bir müslüman ve mü min-i kâmil olamayacağım. Senin gibi bir müslüman olmaktansa, kâfir kalmayı tercih ettim, dedi ve dinine lâ'übali, iyman lezzetinden, islâm izzetinden ve ibadet ni'metinden mahrum olan o fâsıkı susturdu.

HIKAYE II. Sultan Mahmud-u adli zamanında Hançerli Bey adında, din-i mübiyn-i islâmın şeri-at ve şera'itini ve Arap lisanının bedi beyan re gavamızını hakkıyle bilen, tefsir ve Hadis-i şeriflerin şerhlerine vakıf Ulah beylerinden bir Hristiyan vardı.

Keçeci zade İzzet molla, bu zat ile sık sık görüşür ve kendisiyle ilmi mübaheselerde bulunurdu.

Birgün, yine böyle ilmi bir mübahese ve münazaraya başlamışlardı. Hançerli Bey:

— Kadi hâşiyesi Şahap'ta şu âyet-i kerime şöyle tefsir olunmuştur. Buhari-i şerif şerhi Kirmani'de şu Hadis-i şerif şöyle şerhedildiği halde Kastalâni Ayni'de şu malûmat ve izahat vardır, diye tetkik ve araştırmaları üzerinde fikir beyanında bulununca, Izzet Molla ile o mecliste hazır bulunan sarığı iri ve fakat ilmi kıt birisi şaşırıp kalmıştı. Izzet Molla ile Hançerli Bey'in konağından çıktıklarında, üzerinde sûreta ilmi kisve ve kıyafet bulunan zavallı:

— Molla efendi!.. Bu ne büyük bir âlim, bu ilmi ile neden müslüman olmuyor, deyince İzzet Molla dayanamamış re kendisini bir küçücük cümle ile susturuvermişti:

— Senin, bu cehlinle kâfir olmadığın gibi!..

Onların ki, eksiği çok işinin;

Eksikliğin gözler olur her kişinin...

Evet; hiçbir müslüman Allahu talâ'nın kullarını kâfir bile olsa, ibadetten men'etmez, ibadethaneye tecavüzde bulunmaz. Netekim, müslümanlar en parlak devirlerinde bile fethettikleri ülkelerde kiliselere tecavüz ve Hristiyanları ibadetten men'etmemiştir. Hiçbir topluluğun ibadethanesini yıkmamışlardır. Ancak, civarında Hristiyan halk kalmayan kiliseleri mescide tahvil etmişlerdir. Tarihi vesikalara dayanarak kesinlikle iddia ediyoruz ki, gerçek bir müslüman din kardeşini Hakka ibadet ve t'atten men'etmek şöyle dursun, hiçbir milletin inancına, mezhebine ve itikadına aslâ ve kat'a müdahale etmemiş ve onları tam bir hürriyet ve serbesti havası içinde

kendi hallerine bırakmıştır. Uzağa gitmeğe ne hacet!.. Yakın bir geçmişte, Belediye'de medeni kanuna göre oğlunun veya kızının nikâhını kıydırdıktan sonra, evine davet ettiği bir hoca efendiye nikâh duası yaptıran müslüman Türklerle o din görevlisi aleyhinde takibat yapılırken, Istanbul'un göbeğinde Hristiyanlar kızlarını ve oğullarını alay-ı valâ ile mumlar ve çiçekler donatarak kiliselerine götürebilmişler ve papazlarına dini nikâh kıydırabilmişlerdir.

Allah azze ve celle, Kur'an-1 azim-ül-bürhanında açıkça müşriklerin putlarına sövülmesini dahi men'etmiştir:

1908.

Ve lâ tesübbülleziyne yed'ûne min dunillâhi feyesübbül-lahe adven bi-gayri ilm...

El-En'âm: 108 (Allahu tealâ'dan gayrısını ilâh edinen müşriklerin taptıklarına sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak bilgisizlikle Allahu tealâ'ya tâ'netmesinler...)

Evet aziz müslümanlar! Kur'an-ı azim âyet âyet edeptir, ilimdir, irfandır. Binaenaleyh, biz müslüman Türkler değil ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlara, hattâ, putlara tapan müşriklere dahi sövmeyiz, sövemeyiz. Olsa olsa, onlara acır ve içine daldıkları dalâlet ve sapıklıktan ötürü başlarına gelecekleri düşünerek kendi halimize şükrederiz.

TARİHİ KISSA Fâtih-i Kudüs ve Iran ve Halife-i Mahbub-u Rahman olan Hz. Ömer, (Radıyallahu anh) Kudüs şehrini zapt ve fethettikten sonra şehri ziyaret ediyordu. Kamame kilisesini gezerken, namaz vakti gelmiş ve emir-ül-mü'miniyn namaz kılmak maksadiyle kiliseyi terke hazırlanmıştı. Başrahip:

— Yâ Emir-el-mü'miniyn! dedi. Burası da bir ibadethanedir. Namazınızı kilisenin içinde de kılabilirsiniz, dedi.

Sayfalar 550–557 · Envârü’l-Kulûb III — tarikat.org