Ara
Menü

Sayfalar 543–549

1.715 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 543–549

İnsan hakları tekerlemesi ve hattâ insan hakları beyannamesi, müslüman Türkler için geçerli değildir. Kıbrıs örneği gözlerimizin önündedir. Ne doğunun insafsız zâlimi, ne de batının maddeci emperyalizmi, birleşmiş milletlerdeki oylamalarda, Kıbrıs'ta Türklerin de hakları bulunduğunu isbat edebilmek için parmağını kımıldatabiliyor mu? Ama, Lefkoşe'de bir rum veledi, meyve çalmak için tırmandığı ağaçtan düşüp geberse, bütün batı dünyası heyecanla ayağa kalkıyor. Ama, rumlar Türkleri kitle halinde katledip çukura gömmüşler, ne gam?

Aynı batı dünyası ölüm sessizliği ile seyirci kalıyor.

Batı Trakya'da Türklere yapılan işkence, terör ve tedhiş;

Istanbul'da bir rum kopiline yapılsa bütün dünya ayağa kalkar. Yıllarca, doğudan gelebilecek büyük tehlikeye birinci safta ve ilk siperde göğüs geren Türkiye'ye, Kıbrıs olaylarından önce de sonra da yapılan askeri yardımla Yunanistan'a verilen silâh, malzeme ve teçhizatı karşılaştırın, bakın ne korkunç bir farklılık yıllar yılı aleyhimizde işleyip durmuştur.

Bir takım kayıtlara ve şartlara bağlı olarak -Lâfın gelişikaldırılan ambargo uygulaması pek mi dostane bir davranışt1. Uluslararası para fonunun, Avrupa konseyinin, dünya bankasının, ortak pazar adı verilen ne idüğü belirsiz ortaklılğın, haftada üç defa yurdumuza gelip gitmeleri, kara gözlerimize pek âşık olduklarından mı ileri geliyor? Yoksa, ağına düşürdüğü avını iyice sarıp sarmalayan bir örümcek gibi bizi büsbütün mü sarıyor? Siyaset adamlarımız birbirlerini Allah'ın günü kötüleyedursun, din ve millet düşmanları harıl harıl çalışıyorlar.

Her ne yap, yap becerip izzet-i nefsinle geçin;

Kimseden bekleme yardım, iki el bir baş için...

prensibini bir türlü benimseyemiyor, kendi gücümüze güvenemiyor ve yabancılara el açmaktan hayâ etmiyoruz. Neden?

Çünkü, iymanımız zayıf, teslimiyyet ve tevekkülümüz yok, birbirimize güvenimiz yok, birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz ve bu yüzden de aramızda anlaşamıyoruz, her birimiz bir taraf tutmuşuz ve elbette ki hapı yutmuşuz... Uyanalım efendiler,

beyler, kardeşler, bu gafletten sıyrılalım, kendimize gelelim, bir milletin evlâtlarıyız birbirimizi sevelim, anlaşalım ve yeniden tanışalım:

Bu islâm diyarı, bu cennet vatan;

Kimlerin mirası, ne bilsin cahil?

Bu kutsal toprakta kefensiz yatan, Şehitler ecdâdın, uyan ey gafil!..

Bu SEN - BEN kavgası bitmedi gitti, O büyük mirasın tükenip yitti, Kin ve hırs milleti bak düşman etti, Bu mudur muradın, uyan ey gafil!..

Iç ve dış düşmanlar hep tuzak kurdu, Türkleri kahbece arkadan vurdu, Gayesi bölmektir bu aziz yurdu, Duyulmaz feryadın, uyan ey gafil!..

Üç lat'a üstünde hükmetti baban, Bir elde kılıcı, bir elde saban;

Sürüyü kurtlara kaptırdı çoban, Kalmadı imdadın, uyan ey gafil!..

Düşmanlar bakmaz hiç gözün yaşına, Bilinmez ne gelir bahtsız başına, Gel sarıl dört elle arkadaşına, Şeytan mı üstâdın, uyan ey gafil!..

Bu vatan, bu millet sana emanet;

Yakışmaz müslüman Türk'e ihanet, Kurtuluş birliktir, buna iyman et;

Elverdi ilhâdın, uyan ey gafil!..

Tevhiddir bu derdin dermanı inan, Vahdettir Mevlâ'nın fermanı her ân, Tefrika mahvetti bizi bi-gümân, Bu senin icadın, uyan ey gafil!..

Başbaşa verelim, gel anlaşalım;

Dargınlık yaraşmaz hep barışalım, Yeniden kaynaşıp hem tanışalım, Bundadır necatın, uyan ey gafil!..

AŞKİ Hak söylersin duyup görene, Can kurban Hak yolda canın verene, Almı ak, gönlü pâk Hakka erene;

Hak verir beratın, uyan ey gafil!..

Ey âşık-ı sadık!..

Gafleti bırakalım ve: (Böyle şeyler evvel zamanda da olurdu...) avuntusundan vazgeçelim. Insan, hep aynı insandır, zaman da aynı zaman... Dün geçti, yarına çıkacağımız ne malûm?

Gün bugün, dem bu demdir diyenler hep aldanmışlardır. Bu teşbih ve tavsiye, ferd olarak ve ferdi kalarak bir bakıma hak ve gerçektir. Hz. Isa aleyhisselâm, ferdin durumunu beyanla, ferdleri irşâd için bu mû'ciz beyanda bulunmuşlardır. Fakat kavimler, milletler ve ümmetler için böyle düşünmek çok tehlikelidir. Hiç unutmamak gerekir ki, iki cihan serveri bir Hadis-i şeriflerinde: (HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ DÜNYA İÇİN,

HEMEN YARIN ÖLECEKMİŞ GİBİ DE AHİRET İÇİN ÇALIŞ- MALIDIR.) buyurmuşlardır. Evet, bizler fâniyiz, gelip geçiciyiz ama, kavmimiz ve milletimiz kıyamete kadar dünya yüzünde bâki kalmalıdır. Imdi, aziz kardeşim aklın varsa gözlerini aç, Lübnan'da olup bitenlere ibretle bak, Kıbrıs'ta oluşan ve gelişen hadiselere ver kulak, baktığını görmeyen, duyduğunu işitmeyen sırsıklam salaktır, salak... Onların başlarına gelenler, bizim de başımıza gelmez sanma, din kardeşinden, kan kardeşinden başkasına güvenip kanma, din ve millet düşmanlarının propagandalarına sakın inanma, seni Hak bildiğin yoldan alıkoymak isteyenlere aman aldanma!.. Insanları, Hak ve hakikatten uzak tutmak, müslüman Türk milletine tuzak kurmak, Envâr-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 35

kulu Rabbine ibadet ve tâ'atten alıkoymak isteyenleri, bâtıl'ızorla kabul ettirmeğe yeltenenleri iyice tanı, bu gibilerle ilgi ve ilişki kurma, olaylar karşısında seyirci gibi durma, ama hiç kimseye haksız bir fiske bile vurma!..

Islâmiyetten önce de, sonra da bütün bunlara cür'et ve cesaret eden zâlimler ve hainler çıkmıştır. Ama, hepsinin âkibeti gayei vahim olmuş, fâni hayatları birer facia ile son bulmuştur. Ebu-Cehil, bu zâlimlerin başı, din ve millet düşmanı hainlerin yoldaşıdır. Allahu talâ'nın kullarını ibadetten men'etmeğe yeltenen başta Ebu-Cehil olmak üzere Kureyiş kâfirlerinin başlarına gelenler tarih kitaplarında açık seçik anlatılmaktadır. Ebu-Cehil ve yoldaşlarının mirasçıları olan günümüzün kâfirleri ve zâlimleri de, halkı ibadetten alıkoymak için ellerinden geleni yaptılar. Cami-i şerifleri samanlık, nalbant dükkânı, dans salonu, ayakkabı imalâthanesi haline getirdiler.

Koca Mimar Sinan'ın o muhteşem eseri Süleymaniye cami-i şerifi ile Eminönü'nde Rüstem Paşa cami-i şerifinin altındaki dükkânlar, haraç mezad hristiyanlara satildı. Satın alan kâfirler de bunların tapularını Fener patrikhanesine hediye ve vakfettiler. Bir çok mâ'betlerimiz aynı âkibete uğradı. Hedef teşkil ettiği bahanesiyle, minarelerini yıktılar, yerle bir ettiler.

Halka, tertemiz içecek su sunmak maksadiyle yaptırılan vakıf sebillerinde rakı ve şarap sattırdılar. Ecdat yâdigârı türbeler, sebiller, mektep ve medreseler, mescitler; tarihi ve mimari kıymetleri dahi nazara alınmadan, vakıf sahiplerinin koydukları şartlara uyulmadan hâk ile yeksân edildi. Konstantin'in def'i hacet ederek kirlettiği yerde nasılsa kalmış bir taş parçası, tarihi sayılırken, Bayazıt sebili, Bostancıbaşı cami-i şerifi ve benzeri yüzlerce mescidin bugün yerlerinde yeller esmektedir. Mâ'nevi fikir hayatımıza renk ve revnak veren, islâm felsefe ve tasavvufuna çok büyük hizmetlerde bulunan Evliyâ'ullah'ın türbeleri yıkıldı, çeşmeler kurutuldu, çoğunun yerleri bile unutuldu.

Geçenlerde, bir davete icabet ederek yeni onarılan Galata Mevlivihanesine gitmiştim. Klâsik Türk müziğinin şaheser ör-

eklerinden entes parçalar okundu ve dinlendi. Bu konser, tekkenin hem meydan, hem de mescit olan yerinde veriliyordu.

Sırtlarımızı mihrap ve minbere çevirmiştik. Tekkenin duvarlarında tevhid-i şerif ve (INSANLAR ARASINDA ICRAYI HUK-

MEDERKEN, TAM VE MUTLAK ADALETLE HUKMEDIN...)

me'alindeki gayet büyük ve süslü levha ile, Mevlâna Celâleddin-i Rumi hazretlerinin ism-i şeriflerini havi çok kıymetli bir levha, her mescidde olduğu gibi mihrabın üzerinde de KÜLLE- MÂ DAHALE ve İlh.. âyet-i kerimesi ve Hilye-i saadet bulunuyordu. Namaz da kılınabildiği için, kilim ve halılarla örtülü bulunan mescide, ayakkabılarla girilmişti. Abdestli, abdestsiz, dinli, dinsiz, denli, densiz hristiyan, müslüman ne kadar insan varsa, hepimiz Avrupa'lılaştığımız için olmalıydı ki, böyle yapılmıştı. İnanın bana, tekkeyi yaptıran vakıf sahibinin ruhunun ağlayıp sızladığını gördüm ve iniltilerini işittim. Dışarıda makberlerde yatan dedegânın o geniş ve emsalsiz hoşgörürlükleri dahi, bu hale tahammül edemiyordu. Ne için ve ne niyyetle yapılmıştı bu tekke? Babalar, bu tekkeleri ne maksatla yaptırmışlardı ve onların aydın evlâtları ne maksatla kulanıyorlardı?

Gerçi, Mevlevi âyininin dördüncü selâmını ve diger bir ilâhiyyi bize (KLÂSİK TÜRK MUZIĞİ) diye yutturdular. Dikkat ettim, Ingilizler memnun görünüyorlardı ama, eminim ki yine de bizi sevmiyorlar ve devamlı olarak aleyhimizde bulunuyorlardı. Ne var ki, diğer bütün dâ'va ve mes'elelerimizde olduğu gibi Kıbrıs işinde de onların dediklerini tutmuştuk ama, yine de onlara yaranamamıştık. Hâlet efendiden gayrı orada medfun bulunan zevata ve ezcümle Şeyh Galip hazretleri ile diğer dedegâna Fâtiha-i şerifeler okuyarak oradan uzaklaştım. Keşke, tekke tamir olunmasaydı, zikrullah'tan uzak kalsaydı, olduğu gibi harap kalsaydı da bu uygunsuzluklar, bu saygısızlıklar görülmeseydi. Zira, böylesine tamir edilmekten daha hayırlı olurdu.

Ey Ihvan-ı din-i mübiyn!..

Bir ülkeyi düşman istilâ ederse ne yapar? Dini ve mukad-

desatı yıkar, dini ve milli birliği bozar, halkı birbirine düşürüp düşman eder, bazan cami-i şeriflerimize hayvan bağlar, türbeleri kaldırır, tekkelere saldırır, varımızı yoğumuzu elimizden aldırır, ırz ve iffetimize tecavüz ederek milleti yıldırır, hapishaneleri haklı haksız insanlarla doldurur ve sözün kısası, esir ettiği o milletin fertlerine, hayvanlara dahi lâyık görülmeyecek muamelelerde bulunur.

Halbuki, müslüman Türk milleti, istilâ devrinde zapt ve işgal ettiği ülkeler halkına tam ve mutlâk bir adaletle muamele etmiş, kimseye haksızlık ve zulüm yapılmasına müsaade ve müsamaha etmemiş, kimsenin hak ve menfaatlerine, ırz ve iffetlerine, inanç ve ibadetlerine tecavüz etmemiş ve başkalarına da ettirmemiştir. Zira, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ'nı emirleri, dinimizin temel hükümleri bu gibi haksızlıkları, adaletsizlikleri, zulümleri kesin olarak yasaklamıştır. Binaenaleyh, bu ilâhi emre itaat ve riayet etmek, her mü'min için vâciptir.

Hattâ, gayr-ı müslimlere RE'AYÂ tâbirini kullanmış ve gerektiğinde onların haklarını müslümanlara tercih bile etmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman Han aleyh-ir-rahmeti vel-gufran devrini tetkik ve tetebbu eden bir Macar profesöre:

— Osmanlı Türkleri, Macar halkına nasıl bir muamele yaptılar? diye sordum. Aldığım şu cevap, sizlerden saklayamayacağım, cidden ve hakikaten göğsümü kabarttı. Bakınız, o Macar profesör ne diyordu:

— Türkler, Macaristan'dan yedi milyon akçe haraç alıyor ve fakat Macaristan'a yirmi dört milyon akçe sarfediyordu. Yasalara ve törelere uyan, devlete isyan etmeyen halka, gayet iyi muamele ediyor, onları koruyor ve gerektiğinde yardım dahi ediyorlardı. Başta ermeniler olmak üzere Yunanhılardan, Karadağlılardan, Bulgarlardan devlete isyan eden ve baş kaldıran olursa, onları Hristiyan oldukları için değil, fakat yasalara ve törelere karşı geldikleri ve ayaklanmaya kalkıştıkları için tenkil etmişlerdir. Hemen ilâve etmelidir ki, tenkil hareketleri de yine adalet ve hakkaniyyet dairesinde yapılıyor ve suçu sabit görülenler, mevcut yasalar gereğince cezalandırılıyorlardı. Ma'-

sum ve kendi halinde, iş ve gücüyle meşgul kimselere asla dokunulmamış, bilakis korunup kollanmıştır. Romanyalılar, Türklerin bu eşsiz adaletlerine hayran olduklarından gizli gizli Türk sınırını geçer, Türk ve müslüman topraklarına sığınmayı cana minnet bilirlerdi. O zaman, Balkanlarda hüküm süren krallar, derebeyleri ve voyvodalar, kendi milletlerine devamlı olarak zulmettikleri için, bu ülkeler halkı Türklerin kendi topraklarını da zapt ve işgal etmelerini âdeta dört gözle beklerlerdi. Hangi ırk ve milletten olursa olsun, devlete baş kaldıran, fitne ve isyan çıkaranlar, devletin bekası ve adaletin tecellisi için tenkil edilirlerdi.

Sultan Abdülhamid devrinde, Anadolu'da Ingilizlerin kışkırmasiyle başlayan Ermeni ayaklanması, tenkil edilmişti ama Ermeniler de padişaha sû-i kast hazırlayacak kadar ileri gitmişlerdi. Son yıllarda, Avrupa'nın göbeğinde yedi büyük elçimizi öldüren Ermenilerin, kimin sevk ve idaresi altında bulunduklarını acaba biliyor muyuz?

Bizi, tanzimat denilen düzenbazlığı ilâna zorlayan elbette Ingilizlerdi. Ezeli ve ebedi Türk ve müslüman düşmanı olan bir kavmin, ülkemizde gerçekleştirmeğe muvaffak olduğu rejim, hiç kuşkusuz bizim yararımıza olamazdı ve netekim olmamıştır. Tanzimattan sonra değil midir ki, Ruslar, Balkan milletlerini, Ingilizler Ermenileri ve arapları aleyhimizde kışkırtıp ayaklandırmışlar ve devletimizin başına çok büyük gaileler açmışlardır. Yemen'de dökülen Ingiliz altunları, o bölgede sık sık isyanlara yol açmıştır. Asırlar boyunca, bu milletin nimetleriyle perverde olan Ermeniler de birbirini izleyen ayaklanmalarla başımıza az iş mi açmışlardır? Bir kaç Ingiliz uşağı ve beslemesi Ermeni elebaşısının sebep oldukları bu isyanlar, hiçbir siyasi ceryana kapılmamış mâ'sum Ermeni vatanaşlarımızın da gadre uğramaları ile sonuçlanmış ve onlar da Anadolu'dan tehcir olunmuştur. Kudüs ve Kafkas cephelerinde, yaralı Türk askerlerini suret-i haktan görünerek evlerine alan ve sonra o biçareleri gece karanlığında kahbece boğazlayan canavarların kıssalarını dikkat ve ibretle okumanızı rica ederim: