Ara
Menü

Sayfalar 536–542

1.780 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 536–542

davranmaktan son derece çekinir ve sakınırdı. Müslüman Türk, düşmanları ile Hak için savaşır, düşmanını öldürünce bile onun cesedine ihanet ve tahkir ctmez, orta yerde bırakarak ve kokuşmasına sebep olarak onu rezil ve zelil etmez, bir çukur açar ve ölüye en büyük ikram olan defin görevini yerine getirirdi. Savaşırken yaraladığının da gerekirse yarasını sarar, kendisi susuzluktan helâk olmak derecesine bile gelse, yanında bulunan suyunu o yaralı düşmanına içirirdi. Zira, asıl insan olmak buydu ve bu gerçek insanlık da müslüman Türk'e lâyık idi.

Halböyle iken, insan-ı kâmil olan müslüman Türkü insan olarak tanımayan, insan suretindeki hayvanlar, Berlin'e milyonlarca bomba atarak, yaşlı, genç, çocuk, ihtiyar, kadın, hasta, âciz ve alil yüzbinlerce insanı iğrenç intikam duygularının mağlûbu olarak bir anda mahv-ü helâk edenler ilim ve teknikte başarının zirvesine ulaşmış Japonları yenemeyeceklerini anlayınca Hiroşima'ya atom bombası atarak yüzbinlerce mâ'sum insanı bir ânda yok edenler mi insandırlar?

Insanlığı kurtarmak maksadiyle yeryüzüne gönderildiğini iddia ettikleri -Hâşâ sümme hâşâ- Allah oğlu Allah'tır dedikleri Isa peygamber aleyhisselâm onlara insanlığı böyle mi kurtarmalarını emretmiştir?

Yeryüzünde milyonlarca insan, kuraklıktan ve açlıktan kırılırken, milyarlarca dolar harcayarak, Allah'sızlarla rekabete girişmek, aya daha önce gidebilmek, fezada yahut yeni deyimi ile uzayda hâkimiyeti elde edebilmek, dünyayı bölüşmek ve sömürmek, o milyonlarca aç ve muhtaç insanın hangi derdine devâ, hangi hastalığına şifa olacaktır? Bu mudur insanlık, bumudur insancıllık? Asya'da, Afrika'da, Ortadoğu'da ve Güney Amerika'da yirminci asra kadar bir arada, sulh ve sükûn içinde kardeşçe yaşayan insanları ikiye bölüp kendi tarafına çekerek birbirine kırdırmak mıdır insanlık? İnsanlığı kurtarma bahane ve maskesi altında, el altından gizlice silâhlandırarak kardeşi kardeşe vurdurmak mıdır insanlık? Doğusuyla, batısıyla, Allah'lısıyla, Allah'sızıyla, dinlisi ile dinsizi ile, kitaplısı

ile, kitapsızı ile, dâ'va ve iddiaları sözde insanlığı kurtarmak olan devlet azmanlarının bu insanlık anlayışlarına şaşmamak elden gelmiyor. Milyonlarca insan açlıktan kırılmış, milyonlarca insan aynı ülke sınırları içinde ikiye bölünüp kıran kırana silâha sarılmış, oluk gibi kan dökülmüş, mâ'murlar harap olmuş, gül benizler solmuş, bütün dünyaya korku ve dehşet dolmuş, onların umurunda mı? Hahanbaşı Hava'sında, Papa'lar, Patrik'ler, papazlar kiliselerinde insandan, insanlıktan ve insanlık idealinden dem vurdursunlar, sömürgeciler sinsi sinsi, gizli gizli faaliyetlerine devam ediyorlar, haklıyı haksız ve haksızı haklı görüyorlar, sonra da utanmadan, sıkılmadan demeçler verip-insanlığı kurtarmaya çalıştıklarını ileri sürebiliyorlar. İnsan haklarından, insan hakları beyannamesinden, üzgürlükten, fikir hürriyetinden dem vurabiliyorlar. Lâ'net olsun böyle insanlığa, lâ'net olsun böyle insanlık anlayışına!..

Duyuyoruz, görüyoruz.. Rusya'da şu kadar, Kızıl Çin'de bu kadar Allahsız, dinsiz, kitapsız dururken, Allahu tealâ'nın varlığına ve birliğine iyman eden, Incil'i Kitabullah ve Isa aleyhisselâmı peygamber olarak tanıyan mâ'sum Türk işçilerine hristiyanlığı kabul etmek şartiyle on bin mark ödül vermeği vâ'd ve teklif edenler midir, insanlığa hizmet ediyoruz diyenler?

Geç efendim geç!.. Zulûm, öyle bir silâhtır ki mutlâka geri teper. Onun içindir ki, Allahu tealâ zâlimleri sevmez. Bir şâir (SORSALAR MAĞDURUNU, GADDÂR KENDİN GÖSTE- RİR) diyor ki, doğrudur. Bu zulüm silâhı da ergeç geri tepecek ve o tetiği çekenleri helâk edecektir. Hangi taraftan olurlarsa olsunlar, onlar kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşecektir.

Elaltından para ve silâh yardımı yaparak besledikleri ve destekledikleri hainler, ellerine geçen silâhı önünde sonunda kendilerine verenlere de çekeceklerdir, zulmü onlar da tadacaklardır. Nasıl ki, Fira'un can düşmanı Hz. Musa aleyhisselâmı kucağında büyütmüştür.

Ne kimseye şikâyet, ne de âh-ü nâle et;

Mürüvvetsiz gaddarı, sen Hakka havale et...

Evet, biz de sizleri Hakka havale ediyor ve inanıyoruz ki, AZIZÜN ZÜL-İNTİKAM olan Allah azze ve celle, sizlerden de öcünü alacaktır. Devlet ve saltanatınız, sizden öncekiler gibi size de kalmayacaktır. Korktuğunuz ve özel olarak eğitilmiş muhafızlarla korumaya çalıştığınız canınız kuş gibi ten kafeserinizden uçacak, bütün sevdikleriniz ve güvendikleriniz yanınızdan kaçacak, zulüm ve hıyanetleriniz başlarınıza çok işler açacaktır. Huzur-u hakta bütün yaptıklarınızdan, ettiklerinizden sorulacak, hepiniz hakkın huzurundan kovulacak, hak ve adalet yerini bulacaktır. Cehennem ateşi her yanınızdan sizi kuşatınca, dünya hayatında başkalarına revâ gördüğünüz zulüm ve ihanetleri birer birer hatırlayacak, çok pişman olacaksınız ama ne fayda!.. Bu söylediklerim, öyle pek uzak değildir, pek yakındır, belki yarın değil ama, yarından da yakındır.

Siz unuttunuz ama, biz unutmadık. Daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte, Kurtuluş Savaşında müslümanları cami-i şeriflere doldurup çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, kadın, erkek yakmadınız mıydı? Bu zulmü, halk için kendisini feda ettiğini ileri sürdüğünüz Hz. Isa aleyhisselâm mı emretmiş veya öğretmişti? Hâşâ, siz o yüce peygambere lâyık bile değilsiniz. Yanın bakalım cehennem ateşinde, kavrulun, kıvranın...

Sizleri bu korkunç ve iğrenç yollara sevk ve teşvik eden hâmil-i tâc-1 şeytani re lâbis-i libâs-ı katrani olan ve aslında şeytanın dahi yapınağa cür'et ve cesaret edemediği alçaklıkları irtikâp ettiren insan şeytanları ile doya doya, kana kana yanınız ve diri diri yaktığınız saf ve mâ'sum insanları anınız...

Yalnız dün ve bugün mü? Hayır... Tarih boyunca, sizlerin zulüm ve vahşetiniz, Haçlı seferlerinden çok önce başlar.

Ispanya'da müslümanlara revâ gördüğünüz katl-i-âm ve cinayetler, yalnız medeniyyete ve tarihe ihanet değil, misli menendi görülmemiş bir dena'at ve cinayettir. Yırtıcı olarak tanınan bazı hayvanlar bile, sizin o davranışlarınızdan utanır ve kuyruğunu bacağına kıstırarak gözönünden uzaklaşır.

Hindistan'da, Çin'de, Avrupa'da ve yeryüzünün istisnâsız her köşesinde kanlı ellerinizle işlediğiniz cinayetlerin izleri hâ-

lâ durmaktadır. Sizin bu davranışınıza ve tutumunuza, tıpkı o zaman olduğu gibi bugün de yarın da Hz. Isa aleyhisselâm üzülmekte ve mahzun olmaktadır. Ona mensup olduğunuzu iddia etmeniz, o büyük peygamberin mübarek yüzünü kızartmakta, sizin dünya hırs ve menfaatleri için döktüğünüz mâ'sum kanlar Ruhullah'ı hüngür hüngür ağlatmaktadır.

Rahmete vesile olmak üzere merhum ve mağfur ilâ rahmet-i Rabbih-il-gafur, dayım Hüseyin ağadan dinlediğim bir vakr'ayı da anlatmadan geçemeyeceğim:

Merhum, derdi ki:

— Aldığım bir emri yerine getirmek üzere bir ormandan geçiyordum. Ormanın tam ortasında bir yerde, yüzlerce müslümanın bacaklarından ağaçlara asılmış bulunduklarını gördüm. Kadın, kız, genç, yaşlı hepsi feci bir şekilde öldürülmüş, erkeklerin âletleri kesilerek ağızlarına sokulmuştu.

Tahmin ve takdir edeceğiniz veçhile, her anlatışından sonra o müthiş manzara ile yeniden karşılaşıyormuş gibi içini çekerek ağlardı.

Mevlâ, cümlesine garka-i garik rahmet eylesin...

HİKÂYE Bunu da rahmetli arnavut Sadık ağadan dinlemiştim.

Derdi ki:

— Biz, Cafer Tayyar paşanın ma'iyyetinde çete idik. Müslüman köylerini muhafaza etmekle görevlendirilmiştik. Bir kız çocuğu, bulunduğumuz yere korkunç çığlıklar atarak geldi ve:

— Yetişin amcalar, dedi. Kâfirler bizi öldürüyorlar.

O yavrucağın peşi sıra vak'anın olduğu yere gittik ki ne görelim? Üç yüzden fazla kadın, çocuk ve ihtiyarı feci bir şekilde öldürmüşler, hepsinin karınlarını deşmişler ve bağırsaklarını çalılara dolamışlardı..

Sadık ağanın da hikâyesini anlattıktan sonra, merhum dayım gibi gözyaşlarını tutamadığını söylemeğe bilmem lüzum var mı?

Yine aynı Sadık ağa anlatırdı:

— Yunan'a esir düşmüştüm. Bizi de diğer esirlerle birlikte Midilli adasına götürdüler. Gayet iyi rumca bilirdim ve onların bazı âdetlerine de vakıf bulunuyordum. Esirlerin, topyekûn katledildiklerini görünce aklımca bir plân tasarladım ve kamp kumandanına hristiyan olduğumu söyleyerek, yakamı kurtardım. Ama neye yarar? Müslüman Türk esirlerine tatbik olunan işkence ve hakaret ve sonra da birer birer öldürülmeleri, hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmez. Keşke, ben de ölseydim de bu faciayı gürmeseydim, der ve hıçkıra hıçkıra ağlardı. Sonra, biraz kendisini toparlar, gözleri bir ân dalar ve âdeta kükrerdi:

— Ah elime bir fırsat geçse, Allahu tealâ beni cehenneme koyup yaksa, orada ebediyyen kalsam, bu kâfirlerin yalnız kendilerini değil, farelerini bile keserdim. O kâfirler, o zâlimler yok mu? Türk esirlerinin önce gözlerini çıkarır, kulaklarını keserlerdi. Sonra, kol ve ayaklarını kırarlar, henüz diri iken zekerini keserek ağızlarına sokarlar ve nihayet işkence bitince birer birer öldürürlerdi, derdi.

HIKAYE Ruhlarına Fâtiha-i şerifeler ithaf ederek vesile-i rahmet olmak üzere merhum dedemden ve babamdan dinlediğim bir vak'ayı daha anlatmak istiyorum. Anlattıklarına göre, aziz şehitlerin kanları ile yuğurulan Bulgaristan'dan, Türk'ler çekilmişler ve o mübarek topraklar düşmanın eline geçmiş. İş o hale gelmiş ki, yıllarca aynı kasaba veya köyde oturan ve gayet iyi geçinen gayr-ı müslimler, Türk komşularının kapılarına dayanmağa ve:

— Çık dışarı be Hüseyin ağa!.. diye onları dışarı çağırınağa başlamışlar. Hüseyin ağa, henüz olup bitenlerden habersiz, kapıya gelerek:

— O, sen misin be Danko komşu? Merhaba, bir şey mi istiyorsun? deyince, Bulgar hışımla cevap veriyormuş:

— Bugün merhaba falân yok Hüseyin ağa, diyormuş. Sen, bugün bana hesap vereceksin...

Şaşırıp kalan Hüseyin ağa, kırk yıllık komşusuna cevap veriyor ve aralarında şöyle bir konuşma oluyormuş:

— Ben sana ne yaptım be Danko çorbacı!.. Ne gibi haksızlıkta bulundum. Bu kadar yıldır, seninle iyi bir komşuluk etmedik mi? Birbirimizle hep iyi geçinmedik mi? Sen bizim bayramlarımızda bana, ben sizin paskalya ve yorularınızda sana gelip gidip birbirimizi tebrik etmedik mi? Benden ne hesabı soruyor ve istiyorsun?

— Evet be Hüseyin ağa, doğru söylersin ya, essahtan sen bana bu güne kadar hiçbir kötülük yapmadın. Ama, kim bilir senin deden, benim dedeme, senin baban benim babama belki de kötülük etmişlerdir.

— Aman Danko komşu ne yapıyorsun? demeğe kalmadan silâhını çekiyor ve Hüseyin ağayı oracıkta hayvan boğazlar gibi boğazlıyormuş.

Bu kadarıyla kalsa yine iyi, üstelik Hüseyin ağanın kızının ve gelininin ırzına tecavüz ediyor, gözlerinin önünde körpe yavrularını öldürüyor, evini yağma, malını ve mülkünü de talân ediyormuş.

Böylece nice hânümanlar sönmüş, nice mâ'sumların feryatları gırtlaklarına tıkanmış, nice Türk anaları âh-ü zâr içinde yanmıştır.

Akrebin sokması sanma sana kinindendir.

Bu reda'at hep onun tab'ı mühiynindendir...

Evet, akrebin sokması kin beslediğinden değildir. Bu çirkin ve kötü davranış, onun aşağılık ve bayağı tabiatindendir.

Şu var ki, bugün bütün bu anlatılanlardan, gözler önüne serilmek istenilen hakikatlerden alınacak dersler ve hisseler vardır. Oysa, biz hâlâ tevhidi bozmağa, vahdeti yıkmağa, dini ve milli birlik ve beraberligimizi parçalamağa çalışıyor ve üstelik milletçe böyle davranmanın demokrasi ve medeniyyet gereği olduğuna inanmağa başlıyoruz. Memlekette özgürlük ve

fikir hürriyeti vardır diyoruz ama, buna kendimiz de inanmıyor, parti farkı, düşünce farkı, mezhep farkı, iktidar farkı, muhalefet farkı, bölge farkı, kabile farkı, onun farkı, bunun farkı diye diye farkında olmadan bölünüyor ve parçalanıyoruz. Düşünemiyoruz, akıl edemiyoruz ki, bir somun ekmeği bütün olarak yutmağa imkân ve ihtimal yoktur. O halde, o somunu önce dilimlere, sonra lokmalara ayırırsak, rahatça ve kolayca yutabiliriz. Işte, din ve millet düşmanları da, içeriden ve dışarıdan gizli gizli çalışarak bunu yapıyorlar. Bizi, önce dilimlere ayırdılar ve şimdi de lokma lokma edip yutmağa hazırlanıyorlar.

Biz hâlâ tehlikenin farkında bile değiliz. Farklar içinde öylesine boğulmuş ve bunalmışız ki, dostumuzu ve düşmanımızı dahi farkedemez hale gelmişiz. Halbuki, din ve millet düşmanları ister dost ister düşman hüviyetinde asırlardır göz diktikleri bu mübarek topraklara - Allah korusun - ayak basacak olurlarsa, hiçbir fark gözetmeksizin hepimizi esir sürüleri halinde kamplara sürecek, kırbaç altında inim inim inletecek, varımızı yoğumuzu elimizden alacak, çubuğunu ve piposunu tüttürüp keyfine bakacaktır. Bize, bizden başka dost yoktur ve olamaz. Bizi, bize düşman edenlerin oyunlarına düşmeyelim, kardeşi kardeşe vurduranların amaçlarını gerçekleştirmek uğrunda birbirimizin çukurunu eşmeyelim, sevişelim, anlaşalım, dostu düşmanı tanıyalım ve birbirimizi tamamlayalım. Lübnan'da olup bitenleri görmüyor muyuz? Doğuda ve batıda olup bitenlere akıl erdiremiyor muyuz? Din ve millet düşmanları duruma hâkim olurlarsa, ne sağcılık kalır ne solculuk? Ne Ne Sünni'lik kalır, ne Alevi'lik? Ne ırkçılık kalır, ne milliyetçilik? Ne namus kalır, ne vicdan? Ne din kalır ne iyman?

Eloğlu gözümüzün yaşımıza bakmaz. Taraftarlığını ve bayraktarlığını yaptığın yabancı ideolojiler, başına tâç takmaz. Herşeyden önce: (Kendi dinine ve milletine hayrı olmayanın, bize mi yararı olacak?...) diye hattâ seni sağ bırakmaz. Dost acı söyler ama, her acı şey şifadır. İlâç diye aldığımız ve ekseriya şifa bulduğumuz maddelerin ne kadar acı olduklarını hep biliriz.