Ara
Menü

Sayfalar 529–535

1.859 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 529–535

dirler. Evet, tuttukları yolun yol olmadığını, Hak dinin ancak ve yalnız müslümanlık olduğunu bile bile hırs, hased ve kibirlerinden bu gerçeği bir türlü kabule yanaşamamakta, Yahudilerin ve putperestlerin oyuncağı haline getirilen ve Hz. Isa aleyhisselâmın taraf-ı Hak'tan getirdiği din ve şeri'atle hiçbir ilgi ve ilişkisi bulunmayan bâtıl inançlarla, bir takım aslı esası olmayan hurafe ve efsanelerle insanları kandırmakta ve dalâlete, sapıklığa sürüklemektedirler. Biz, inanıyoruz ki, Isa aleyhisselâmın getirdiği din de İSLÂM'dan gayrı bir din değildir. Zira, dinde aslolan inançlardır ve bunlarla ilgili madde ve umdeler, taraf-ı ilâhiden gönderilen her dinde aynıdır, yekdiğerinden tefrik olunamaz. Gerçek dinlerde aka'id birdir ve aynıdır, ahkâmda ise zamana göre Allahu tealâ tarafından vaz'olunmuş hükümler câridir.

Gelin görün ki, nübüvvet sırası kavm-i necib-i arab'a gelince, bunu bir türlü çekemeyen ve hazmedemeyen Yahudi'ler, hergün biraz daha artan bir hased ve düşmanlık sar'asına tutuldular, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize gizli veya âşikâr türlü hiyle ve entrikalarla husumet ve adevetlerini artırdılar. Hristiyanlığı âdeta Yahudi oyuncağı haline getirdikten başka, papazlara dünya hırs ve menfaatini tattırdilar ve zamanla bu tasallût ve tecavüzlerinin sınırlarını genişleterek ve suret-i Hak'tan görünerek islâma saldırmaktan da geri durmadılar.

Yalnız, gerek hahamların ve gerekse papazların unuttukları ve gaflet ettikleri bir gerçek vardı: Islâm dini, o kutsal dinin gerçek sahibi Allahu azim-üş-şânın hıfz-u emânında idi, Islâmiyyeti bizzat Allah azze ve celle koruyor ve onun muhafazasını zât-1 ülühiyyetine vacip kılıyordu. Bu yüzden, hahamların ve papazların sinsi sinsi yürüttükleri tasallût ve tecavüzler, her seferinde boşa çıkıyor ve din-i mübiyn-i islâma zarar veremiyordu. Daha doğrusu, bunca faaliyet ve mezbuhane gayretlerine rağmen irâs edebildikleri zarar pek az ve sathi kalıyordu.

Envâr-ül-Kulûb, Cilt 3 — F: 34

Neler mi yaptılar? Bu soruyu: (Neler yapmadılar?) dive değiştirmek yerinde olur. Meselâ, daha dün Avrupa'da tab'ettirdikleri bir çok âyetleri kasd-ı mahsusla tahrif edilmiş bir Kur'anı islâm dünyasına sunmağa, harıl harıl sürmeye yeltendiler. Fakat, hiyle ve desiseleri derhal meydana çıktı, yalan ve dolanları hemen açıklandı. Atalarımız: (Rüzgâra karşı tüküren, kendi yüzüne tükürmüş olur.) sözünü elbette boşuna söyemmişlerdir. Onların da yalanları böylece geri tepti ve kendi murdar suratlarına yine kendileri tükürmüş gibi oldular.

El-hamdü lillâh, yeryüzünde her asırda elli milyon ve yalnız Türkiye'mizde yedi milyona yakın HAFIZ-I KUR'AN vardır ve hiç şüphe etmemelidir ki, kıyamete kadar sayıları daima artacak ve hiç eksilmeyecektir. Kur'an-ı azimin sahibi ve muhafızı Allahu tealâ'dır, din-i mübiyn-i islâmın sahibi ve muhafızı da elbet ve elbet yüce Rabbimizdir:

NILI -lil Innâ nahnü nezzelnez-zikre ve innâ lehu le-bafizûn...

El-Hicr: 9 (Kur'an-1 azim-ül-bürhanı biz inzâl ettik ve herhalde onu tahrif ve tebdilden koruyacak da biziz.)

Onun için; Kur'an-ı azime, islâm dinine ve Hakkın Habib-i dibinc asırlar boyunca hiç kimse bir çey yapamamışlardır ve buna cür'et ve cesaret edenler de (El-cerreb-ül-mücerreb hallet bihim nedamet) ka'idesi uyarınca tecrübe edilmiş bir şeyi yeniden tecrübeye yeltendikleri için nedametten başka sonuç alamayacakları hakikatini kabule mecbur kalacaklardır. Bu kabil kâfirler, zâlimler ve hâ'inler dünya ve âhirette elleriyle hazırladıkları belâlarını bulacaklar ve cehennem azabına müstehak olacaklardır.

Insanlık tarihi, bu görüş ve iddiamızın sayısız örnekleri ile doludur. Hangi islâm düşmanı, bâtıl dâ'vasını isbat edebilmiştir? Hangi islâm düşmanı, önünde sonunda rezil ve zelil

olmamıştır? Ehl-i salip artığı islâm düşmanlığı, hangi devlete ve hangi millete bir şey kazandırmıştır? Hiç şüphe yok ki, bugün istisnâsız bütün islâm ülkeleri iktisadi abluka altına alınmış, silâh zoruyla alt edemedikleri islâm cami asını ekonomik yollarla baskı altına alabileceklerini zanneden kâfirler ve zâlimler çoğalmıştır. Kiliseye ve dolayısiyle bütün Hristiyanlara Hz. Isa aleyhisselâmın ve muhterem annesinin - Hâşâ sümme hâşâ - Allah olduklarını kabul ve ilân ettiren ve böylece (BİR ÜÇTÜR, ÜÇ BİRDİR) safsatasıyla «TESLİS» akidesini telkin eden Yahudiler, siyasi ve iktisadi menfaatleri uğrunda bütün Hristiyan âlemini nasıl âlet edebiliyorlarsa ve bu iğrenç siyasetleri sonucu Müslüman - Arap dünyasını devamlı bir tehdit altında bulundurabiliyorlarsa, bu zafer onların bâtıl itikatlarının değil, islâmi gerçeklerden uzaklaşan müslümanların gaflet ve dalâletlerinden ileri gelmektedir.

Yahudilerin entrika, hiyle ve desiseleri ne zaman durmuştur ki, bugün tatmin olabilsin?!.. Yahudi bozuntusu Sebe oğlu Abdullah'ın ve hempâlarının Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizi, hâşâ ilâh-ı Hak ilân etmeleri, islâma hizmet gayesine mi mâ'tuftur? Allah, İsa ve Meryem teslisi, nasıl bir Yahudi düzeni ise, Sebe oğlu Abdullah'ın Allah Muhammed - Ali teslisi de aynen öyle bir yahudi tertip ve entrikasıdır.

Netekim, Isa aleyhisselâmın on iki havarisinin, hâşâ estağfurullah, evlâd-ı Resûlden on iki imama benzetilmeleri ve bunu bazı safdil din kardeşlerimize böylece telkin etmeleri de, yine onların düzenbazlıklarının mahsulüdür. Irak'a gittiğim zaman bizzat gördüm. Şehid-i mazlûm-u Kerbelâ Cenab-1 Imam-ı Hüseyin ve Necef'te Hz. Imam-i Ali, Samarra'da Cenab-1 Hâdi ve Mehdi'nin mescitlerine saat çanı şeklinde kilise çanları astırmışlar ve okunan ezanları nakus sesine boğdurmuşlardır.

Kur'an-ı kerimde - Hâşâ estağfurullah - bazı sûre-i celilelerin eksik olduğu ve ezcüimle ehl-i beyte ait âyet-i kerimelerin Hz. Ebu-Bekir-is-Sıddıyk ve Hz. Osman-ı Zin-nûreyn tara-

fından çıkarıldığı iddiası da, yine onların tezvir ve iftiraları cümlesindendir. Ashab-ı kirama ve bilhassa cihâr yar-1 güzin rıdvanullahi aleyhim ema'ıyn efendilerimize dil uzatmak küstahlığından dahi çekinmeyen Allah ve Resûlullah düşmanlarının asıl gaye ve hedefleri hiç şüphesiz din-i mübiyn-i islâmı yıkmak ve bazı cahil müslümanların inançlarını sarsarak onları sapıklığa sürüklemektir. Ne yazıktır ki, önce Harici'lerin ve daha sonra da şi a-i siyasiyenin devamlı telkin ve propagandaları neticesinde, islâma ve büyük islâm peygamberlerine emsalsiz hizmetlerde bulunmuş zevat-ı âlişanı tekfir etmek cür'etinde bulunan bahtsızlar vardır.

Fakat, ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar çırpınırlarsa çırpınsınlar, bütün bu melanet ve şeytanet onları aslâ amaçlarına ulaştırmayacaktır. Papa gibi on binlerce misyonerleri bütün hristiyan zenginleri tarafından bol bol beslenen hazineleri de olsa ve bu uğurda son neferine kadar bütün keşişlerini, bütün altun ve gümüşlerini de harcasalar, muvaffak olamayacaklar, hüsran ve hicran içinde ebediyyen kalacaklardır. Zira, Allahu azim-üş-şâna hamd-ü senâ ederiz ki, islâm dini te'ali edecek ve kitabullah'ın mû'cizeleri birer birer zuhura gelerek müslümanlık bütün dünyanın, bütün insanlığın tek ve müşterek dini olarak daima yücelecek ve yükselecektir.

Bugün, dikkat ve ibretle dünyaya bir göz atınız, görecek.

siniz ki başta Amerika olmak üzere, Avrupa ve Afrika'da ve hattâ büyük islâm düşmanı olarak tanınan ve bilinen Ingiltere'de müslümanlık hergün artan bir hızla yayılmaktadır ve kıyamete kadar da bu böyle olacaktır. Zira, bugünün insanları hurafeden, efsaneden, yalan ve dolandan ve özellikle papaz hükümranlığından bıkmış ve usanmıştır ve gerçek din olan islamiyyeti aramakta ve beklemektedir.

Emin olunuz ki, intikam almak için değil, fakat bir gerçeği ifade etmek ve bir ibret nümunesi vermek için bazı mâ'ruzatta bulunmadan geçemeyeceğim. Bilirsiniz ki, intikam almak müslümana ve mü'mine yakışmaz. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: (MEN LEHU KİNÜN, LEYSE LEHU

DİNUN - Her kimin kini varsa, onun dini yoktur.) buyurmuşlardır. ZUL-INTIKAM, ancak ve yalnız Cebbâr ve Kahhâr olan Allahu tealâ'ya mahsus ve münhasırdır. Biz, müslümanlar öc almaya dahi heveslenemeyiz ve alamayız. Biz, böyle bir çirkin işe razı olsak bile sahibimiz olan Allah azze ve celle razı olmaz ve o bizim intikamımızı hakkıyle ve lâyıkı ile ve mutlâk bir adalet üzere alımağa kadir ve muktedirdir. Müslümanlara ve din-i mübiyn-i islâma, Ingiliz'lerin yaptıkları zulüm, haksızlık, tasallût ve tecavüz, yanlarına kalmadı. Biz inanıyoruz ki, zâlim ektiği zulüm tohumlarını önünde sonunda bir gün kendisi biçer. Fakat, sorarım size? Sınırlarında gün batmayan o koca imparatorluk ne oldu? Kur'an-ı azimi yere vuran Lord Gürzon belâsını bulmadı mı? (Bu kitap, dünyada kaldıkça, bize rahat yoktur!..) diyen azılı kâtir şimdi rahata kavuştu mu dersiniz?

Çanakkale savaşlarında, Churchil'in Türklere karşı zehirli gaz kullanılması emir ve teklifine muhalefet edenlere: (Böyle bir gaz, insanlara karşı kullanılamaz...) diyenlere, o azılı Türk ve müslüman düşmanının: (Türkler insan mıdır ki kullanmayalım!) yolunda cevap vermesi, henüz kulaklarımızdan gitmemiştir. Medeniyyet dâ'va ve iddiasında bulunanların bu korkunç beyanları, tarihe ve insanlık âlemine kara bir leke olarak ebediyyen kalacaktır.

İşte bu zâlimler ve kâfirler, Allahu tealâ'ya ibadet eden bir kulu, Hak huzurundan mahrum etmeğe yeltenen Ebu-Cehil'den daha aşağı ve bayağı değil midir? El-hamdü lillâh Türk'üz ve Müslüman'ız, bizim için Rabbimizin lûtuf ve keremi olan bu halimizle elbette öğünürüz. Ancak, burada maksadımız, Türklüğü ve islâmiyyeti övmek değildir. Iyi biliriz ki, Türklük ve müslümanlık, bizim övmemizle yücelmez. Zira, bunlar birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Türkler, beni-Kantura oğullarındandır ki, Allahu talâ'nın Halil'i Ibrahim aleyhisselâmın milletindendir. Müslümanlık ise, yine Allahu tealâ katında tek din olarak Kitab-ı emcedimizde beyan ve ilân buyurulan son ve gerçek Hak dinidir. Bütün semavi kitaplarda da, keyfiyyet böylece ve açıkça zikrolunmuştur. Yeryüzünde, silâh zoru olmaksızın, kendi arzu ve rizası ile seve seve, bile bile

şeret-i islâm ile müşerref olan Türkler, Allahu talâ'nın orduarından bir ordu, Hak celle ve alâ'nın keskin kılıçlarından bir kılıç, Hak ve hakikatten gayri hiç bir şey yazmayan kalemlerden bir kalem, Allahu azim-üş-şânın yeryüzünde adaletini temsil eden hukuk nizamını teşkil ve tesis etmişlerdir. Zira, Türk'ün Hân'ı, Hakan'ı, Başkanı, kumandanı, vâlisi ve velisi Resüller Resûlüne lâyık olabilmenin, o yüce peygamberin taraf-ı ilâhiden tebliğ buyurduğu emirlere ve hükümlere aynen ve harfiyyen uyabilmenin mutluluğu içinde hükümrân olmuşlar, o zât-1 akdese nâ'ib olabilmenin şeref ve haysiyyeti ile yaşamışlar, ma'iyyetlerinde bulunanlar da ashab-ı kirâmın yolundan ve izinden inhiraf etmeyerek gerek kendi milletlerine ve gerekse bütün insanlığa hizmeti onların nâ'ibi sıfatiyle şi'ar edinmişlerdir. Bin küsur yıldanberi din ve millet düşmanlarının, yalancıların ve iftiracıların, akla ve hayale gelmez tasallût ve tecavüzlerine rağmen adaletten ayrılmamışlardır. Bunun böyle olduğuna, Allahu tealâ, Resûl-ü müctebâ, Melâ'ike-i kirâm, bütün insanlık âlemi ve hattâ insaf ve vicdan sahibi din ve millet düşmanları tanık olmuşlardır.

Imdi, hal ve hakikat böyle iken, Müslüman Türk'e INSAN diyemeyen, acaba kendisi gerçekten insan mıdır? Şahsi ve siyasi hırs ve menfaatleri uğruna, bir milleti topyekûn imhaya kalkışan canavara, insan demek caiz olur mu?

Biz, bu sorumuzun cevabını müslüman Türklerin saf ve tertemiz vicdanlarından değil, dürüst ve namuskâr din ve millet düşmanlarından almak istiyoruz. Zerre kadar haysiyyetleri, ilmi şahsiyetleri ve beşeri hüviyetleri varsa, müslüman Türk'e revâ görülen bütün haksızlıklara, zulümlere, hıyanetlere, cinayetlere ne isim verileceğini lûtfedip söylesinler. En son ve yeni bir örnek olarak Kıbrıs'ta yıllar boyu müslüman Türklere uygulanan ve katl-i-âmlara kadar varan zulümler apaçık ve bütün delilleriyle ortada ve meydanda iken, hâlâ ve hâlâ adayı müslüman Türklere mezar yapabilmek için binbir hiyle ve dalavere ile ortaliğı karıştıran Eoka canavarlarını tutan ve destekleyen, onlar lehinde oy kullanan sözüm ona medeniyyet

temsilcilerine hitabediyor ve bu soruların cevaplarını bekliyoruz. Cevap veremeyeceklerini, bâtılı müdafaa ettiklerini, hakkı ve hakikati örtmek istediklerini bile bile israr ediyoruz ve diyoruz ki, — Bu mudur Musa aleyhisselâmın şeri'ati? Bu mudur Isa aleyhisselâmın şeri'ati?

Sözü uzatmak neye yarar? Emevi'leri, Abbasi'leri, Fatımi'leri, Endülüsi'leri, Gaznevi'leri, Eyyubi'leri, Selçuki'leri bir yana bırakalım, dört kıt'ada yediyüz yıl hükmeden Osmanlı imparatorluğunda, kimin dinine, kilisesine, havasına, tapınağına, ırzına, malına, canına ilişilmiştir? Belki, münferit vak'alar olmuştur ama istisnâlar hiçbir zaman kaideyi bozmaz. Yoksa, devlet olarak, otorite olarak böyle bir dena'at işlenmesine aslâ müsaade ve müsamaha edilmemiş, cür'et edenler mutlâka cezalandırılmıştır. Kimse, zorla dininden döndürülmemiştir.

Kimse, kilise veya havrasına gitmekten men'edilmemiştir. Kimsenin zorla elinden malı ve mülkü alınmamıştır. Hiçbir zaman ve hiçbir sebep ve suretle, toplu katl-i âm yapılmamıştır. Kimsenin ırz ve iffetine zorla tecavüz olunmamıştır.

Çünkü, müslüman Türkler bu gibi kötü ve çirkin davraışlardan dini mü'eyyidelerle, ahlâki ve ictima'i müesseselerle, insani fazilet ve düşüncelerle bi-zâtihi nehyedilmiştir. Yoksa, o günün Avrupa'sına hükmeden falânca zâlimden, filânca kâfirden korktuğundan değildir. Müslüman Türk, Allahu tealâ'ya ve kıyamete, hesaba ve mizana inanmış ve candan bağlanmıştır. Re'ayaya yani bir milletin hükmü ve idaresi altında bulunan yabancılara haksızlık, kötülük ve zulmedenlerin, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin düşmanı sayılacağını, Habib-i Hüdâ ve şefi-i rûz-i cezanın şefaatinden mahrum kalacağını bilmektedir. Müslüman Türk'ün amel ettiği Kur'an-ı azim-ül-bürhan da zulme meyledenleri cehennem ateşlerinin kuşatacağını beyan ve ilân buyurmuştur. Müslüman Türk, Kur'an-ı azimi kendisine ser-tâc ve Ehâdis-i Nebeviyye'yi minhâc edinmiştir. Onun için de, kâfirlerden ve zâlimlerden değil bizzat Allahu tealâ'dan korkar ve onun rizayı şerifine aykırı