Ara
Menü

Sayfalar 523–528

1.660 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 523–528

lûp ve maksudu!.. Lûtuf ve inayetin hasta gönüllerin şifası, kerem ve ihsanın yaralı kalplerin devası, aşk ve muhabbetin bağrı yanıkların rehâsı, dergâh-ı bârigâh-ı ulûhiyyetin çaresizlerin melce ve me'vâsıdır. Nusret ve inayetin, yardımına her ân ve her zaman muhtaç olan kullarına safa, Elest bezmindeki ahdin kıyamet günü mücrimler için vefa, gazap ve azabın kâfirler ve münkirler için dünyada ve âhirette cefadır.

Ilâhi!.. Aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah ile yanıp tutuşan âşık kullarının aşk ve muhabbetleri izzetine, cemal-i bâ-kemaline müştak olan sadık kullarının hürmetine, bizlerin de kalplerimizi rahmet ve mâ'rifet-i ilâhiyyenle, ilkbahar yağmurlarının kurak ve çorak toprakları yeşillendirip tazelendirdiği gibi yeniden can bulan âşıklar, sadıklar ve sâlihler zümresine ilhak eyle, hakkıyle ve kemaliyle ârit-i billâh olalım, rizayı ilâhiyyene erdirecek tarik-i müstakimi bulalım, sıdk-u ihlâs ile sana varan o dosdoğru yolda dâim ve kaim bulunalım. (Amin)

(ERE'EYTELLEZİ YENHÂ ABDEN İZÂ SALLÂ): Görmüyor musun o bedbahtı, Hâlikını ve Rezzâkını bilmeyen şu nasipsizi ki, Allahu azim-üş-şânın has kullarından birini, bir abd-i kâmili Rabbine ibadet ve t'atten men'ediyor. Oysa, bir kulu Rabbine ibadet ve t'atten zorla alıkoymak, saadet ve selâmet yolundan men'eylemek kadar büyük bir zulüm ve bu çirkin hareketten daha kötü bir davranış olamaz.

Allahu tealâ, bu âyet-i kerimeyi de Ebu-Cehil için inzâl buyurmuş, kendisi hayatta iken ve cehenneme atıldıktan sonra kıyamete kadar Ebu-cehil misali, kulları Rabbine ibadetten men'edenlerin gerçekten zâlim ve hain olduklarını ve dünya hayatında bundan daha kötü ve daha çirkin bir davranış olamayacağını bütün insanlara duyurmuştur.

Aslında, Ebu-Cehil akıllı bir kimseydi. Fakat, tevfike mazhar olmuş bir akla sahip değildi. Din-i mübiyn-i islâmın kısa bir zamanda yayılıp genişleyeceğini, Roma ve Iran imparatorluklarını silip süpüreceğini bir türlü kestiremiyor, zannınca herşeye eren aklı işte buna ermiyordu. Bu sebeple, Seyyid-ül-

enâm aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz hazretlerinin, taraf-ı ilâhiden tebliğ buyurduğu vâ'dlerine bir türlü inanamıyordu. Bunun için de, islâm dininin kurulmasına karşı koyuyor ve müslümanlara durmadan, dinlenmeden düşmanlık ediyordu. Eğer, islâmiyyetin büyük bir sür'atle Ortadoğu ve İran'a doğru yayılacağını ve oradan dünyanın dört iklimine hâkim olacağını kestirebilseydi, hiç şüphesiz Resûl-ü zişân uğrunda canını kurban ve cesedini püryan ederek şeref-i iyman ile müşerref olurdu. Olmadı, olamadı, aklına ve kibirine mağlûp düştü, Allah ve Resûlüne iyman ve itaatten mahrum ve ebediyyen cehennem azabına mahkûm kaldı.

Evet, Ebu-cehil o güne kadar kurulmamış bir dini, kurdurmak istemiyor ve bu sebeple islâma daima karşı çıkıyordu. Ne hazindir ki, daha sonraları gelen Ebu-Cehil'in mirasçiları, müslüman oldukları ve bir islâm adı taşıdıkları, islâm ülkesinde yaşadıkları için kendilerine emanet edilen makam ve mevkileri işgal ettikten sonra, kurulmuş ve bütün yeryüzüne yerleşmiş islâm dinini yıkmaya, ibadullahı Allahu tealâ'ya ibadetten men'etmeğe yeltendiler ama sonunda hepsi de Ebu-Cehil gibi geberdiler ve bu kötü ve çirkin tutum ve davranışları yüzünden de elbette cehennem azabını hak ettiler.

Eğer; Ebu-Cehil sağ olsaydı, bunların yüzlerine tükürür ve şöyle haykırırdı:

— Ben, kurulmamış bir dini kurdurmak istemedim. Aklıma uydum, netsime mağlûp oldum ve islâmiyyetin bu tadar yayılıp genişleyeceğini kestiremedim. Daha o zamanlar Muhammed-ül-emin olarak andığımız ve tanıdığımız zât-1 akdesin vâ'dettiği fetihleri, aklı-maaş ile tartmağa kalktım ve aklıma güvenerek yanıldım. Bu yüzden herşeyimi kaybettim, makhur ve perişan oldum ve kıyamete kadar azap görmek üzere kendimi cehennem ateşinde buldum. Benim halimi duymadınız mı, başımdan geçenleri okumadınız mı ki, bir islâm ülkesinde müslüman bir ana ve babadan islâm olarak doğdunuz. Daha okula başlamadan, islâmiyyetin dünyanın dörtte üçüne hâkim Hak dini olduğunu öğrendiniz ve duydunuz. Müslüman oldu-

ğunuz veya öyle göründüğünüz için bulunduğunuz islâm ülkesinde nüfus kütüğüne kaydolunurken dininizin islâm olduğu yazıldığından çok yüksek mevki ve makamlara getirildiniz. Itirat etmeniz gerekir ki, adınız ve dininiz başka bir millete ve dine ait bulunsaydı, hiçbir zaman o mevki ve makamlar size verilmezdi. Demek oluyor ki, islâmiyyet sayesinde bu kadar yükseldiniz, rütbe ve mertebe sahibi oldunuz. Ama, bütün bunları unutarak veli-ni'metiniz olan zât-1 muhtereme, onun âline, ezvâcına, ashabina, âlimlerine, velilerine hiyanete cür'et ettiniz ve aklınızca kurulmuş olan islâm dinini yıkmağa veya yok etmeğe kasd ve teşebbüs ettiniz. Böylelikle şimdi de benim vârislerim gibi azaba müstehak oldunuz. Soruyorum sizlere, bir binanın kurulmasına engel olmak mı, yoksa kurulmuş olan muazzam bir binayı hiçbir sebep ve mazeret olmaksızın yıkmak mı daha ağır bir suçtur? Evet, saklamıyorum ben cahillerin babası idim. Resûlullah'a baktım ama onu göremedim ve onu Ebu-Tâlib'in yetimi sandım. Ama, siz onu inkâr etmekle önce kendi ana ve babanızı, sonra milletinizi ve nihayet sayıları bugün milyonlarla ifade edilen büyük islâm cami'asını inkâr etmiş olmadınız mı? Asıl cahiller ve cahillerin babası sizlersiniz.

Sizinle aynı ateşte yanmak, aynı azabı tadmak, aynı derekede bulunmak bana bin dört yüz yıldır çektiğim azaptan daha ağır geliyor. Yâ Rab! Ben, günahkâr ve bir mücrim kulunum ama yalvarırım, beni bu heriflerle bir arada bulundurma!.. derdi...

O Ebu-Cehil lâ'ini ki: (Dinimizi yalanlayan, putlarımızı kıran, ilâhlarımızı yıkan Muhammed'i bir ele geçirirsem, onun boynuna oturacağım ve ruhunu teslim edinceye kadar üstünden kalkmayacağım!..) sözleriyle Kureyş kâfirlerine böbürlenir, aklı sıra onların da müslümanlığa özenmelerini önlemeğe çalışır, büyük islâm peygamberine düşmanlığını böylesine âdi ve bayağı ahitlerle ilân etmek isterdi.

Günlerden bir gün, âşıkların gözü nuru, sadıkların kalp süruru, Allahu talâ'nın mahbubu, öğle namazını eda etmek üzere Kâ'be-i muazzamaya gelmişti. Henüz Hakkın huzurunda durmuştu ki, Ebu-Cehil mel'unu kendisini gördü, mübarek başını secdeye koyuncaya kadar bekledi, iki cihan serveri secde-

ye varınca ahdini yerine getirmek üzere ona yaklaştı, fakat birdenbire durdu, gözleri faltaşı gibi açılmış, kaşları ve iğrenç yüzünün hatları korku ve dehşetle gerilmiş, rengi sapsarı kesilmiş, elleri ve ayakları titreyerek sendeleye sendeleye geriye çekildi, büyük bir helecan ve haşyetle ne yapacağını, ne tarafa kaçacağını kestiremez bir halde donup kaldı. Onun bu hareketlerini merakla seyreden Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri kendisine seslendiler:

— Yâ Ebu-Cehil!.. Ahdinde durmadın ve verdiğin sözü yerine getirmeğe cesaret edemedin. Işte, fırsat bu fırsattı, öc almanın tam zamanıydı. Muhammed, Rabbine secde ediyor, haydi durma ahdettigin gibi git boynuna otur ve ruhunu teslim edinceye kadar kalkma!.. dediler.

Ebu-Cehil, hâlâ kendisine gelememiş gibiydi. Titrek bir sesle onlara cevap verdi:

— Benim nasıl cesur ve mağrur bir insan olduğumu, kafama koyduğum şeyi yapmak için gözümü budaktan sakınmadığımı hepiniz bilirsiniz. Ne var ki, benim gördüğümü şu ânda sizler de görseniz, korkunuzdan bir daha gülemezsiniz, belki de mecnun olur dağlara ve sahralara düşersiniz. Evet, ahdetmiş ve size söz vermiştim, Muhammed'in boynuna oturacak ve canı çıkıncaya kadar yerimden kalkmayacaktım. Bu maksat ve niyyetle ona yaklaştığımda, Muhammed ile aramda derin bir hendek açılmış olduğunu gördüm. O hendeğin içinde, beni korkunç alevlerle yanan cehennem ateşine hemen çekmek üzere ellerinde harbeleri bulunan ve müthiş bakışları ile insana dehşet salan bir takım kimseler vardı. Onların heybet ve mehabetlerine tahammül edebilmek mümkün değildi, bir adım daha atsaydım bana doğru saldıracaklar ve o korkunç ateşe atacaklardı, dizlerimin bağı çözüldü ve selâmeti ancak geri geri kaçmakta buldum, dedi.

Evet, muhterem mü'min kardeşlerim:

Ebu-Cehil, bu ve benzeri mû'cizat-ı Muhammediyye'yi defalarca görmüştü, ama iymandan nasibi olmadığı için küfür ve dalâlette israr ve inat ederek âvare dolaşıyor ve bir türlü insa-

fa gelemiyordu. İyman, gerçekten nasip mes'elesi idi. Nasıl ki, Ibrahim aleyhisselâm ile Nemrud, Musa aleyhisselâm ile Fira'un arasındaki mû'cizeler de ne Nemrud'u ne de Fira'unu uyandırmağa kâfi gelmemiş, kibir ve gururları iyman etmelerine mâni olmuştu. Ebu-Cehil'in de, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleı efendimize karşı olan kıskançlığı ve kibiri, iki cihan serverinin izn-i Hakla izhar buyurdukları bir çok mû'cizelere rağmen, onun iyman etmesine engel oluyordu. (Heyhat!..)

Ah teslimiyyet!.. Mahrem-i esrar olanların teslimiyetleri ne güzel bir şeydir….. Nasip, hele iymana nasip ne büyük bir devlettir. Iki cihanda da bundan büyük ni'met ve devlet düşünülebilir mi? Ebu-Cehil ve onun vârisleri, hergün yeni bir mû'cizeye şahit oldukları halde, iyman etmek şöyle dursun, hased ve kibirleri arttı, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yüce şahsiyetlerinde, tarafı- izzetten getirdiği din-i mübiyn-i islâma karşı husumetlerini çoğalttı ve onları islâma karşı sû-i kastlar tertiplemeğe başlattı. Ne var ki, söndürmek için olanca güçleri ile üfledikleri islâm nuru sönmüyor, bil'akis onlar üfledikçe daha çok parlıyordu. Zira, murad-ı ilâhi böyle idi ve buna hiç kimse karşı koyamazdı. Allahu tealâ nurunu tamamlayacak, aslında âli olan islâm dini daha da âli olacak ve bütün yeryüzüne, bütün insanlığa yayılacak ve yaygınlaşacaktı. Kâfirler, küfür ve hasedlerinden çatlasalar, münafıklar nifak ve şikaklarından patlasalar da, islâma olan kin, garaz ve gayızları önünde sonunda helâk olmalarına sebep olacak, Mevlâyı müte'al hepsini ebediyyen azap görmek üzere cehennemine atacak ve hepsi de bu acı ve yakıcı azabı mutlâka tadacaktı.

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Habib-i edibini düşanlarının şerrinden masun ve mahfuz kıldığı gibi, onun vasıtasiyle insanlık âlemine tebliğ buyurduğu islâm dininin muhafazasını da Zât-ı ecelli â'lâsına vacip kılmıştı.

Ebu-Cehil ve onun hem vârisleri, hem de cehennem yoldaşları ve ateş arkadaşları, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın Hak peygamber olduğunu şüphesiz biliyorlardı. Bilhassa, ehl-i kitap olan papazlarla hahamlar, gerek yüz suhufta ve gerekse Tev-

rat, Zebur ve Incil'de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin evsaf-1 cemilesini ve âhir zaman peygamberinin Allahu tealâ katındaki kıymet, itibar, şan ve şevketini okumuşlar ve öğrenmişlerdi. Aralarında, Abdullah ibn-i Selâm ve Kâ'ab-ül-Ahbar gibi insaf ehlinden olanlar, derhal Resûl-ü zişâna iyman ve itaat etmişlerdi. Nevfel ve Bahira gibi rahipler de, Resûl-ü müctebânın zuhur ettiğini ilân etmişler, ne yazık ki nübüvvet ve risalelerini açıkladıkları güne yetişememişlerdi, ama vakt-i cahiliyyette ona iyman etmişlerdi. Necran rahipleri de, Resû)üs-sakaleyn'in Hak peygamber olduğunu bildikleri halde, tıpkı bugünkü papazlar gibi ona iyman edememişler, hattâ husumet ve düşmanlık etmekten de çekinmemişlerdi Allah azze ve celle, Habib-i edibine şöyle buyurmuştu:

— Gerek Necran'lı papazlara ve gerekse diğerlerine söyle!.. Evlâtlarını ve akrabalarını alıp gelsinler. Sen de kızın Fatıma'yı, damadın Ali'yi ve torunların Hasan ile Hüseyin'i refakatine al ve onları nübüvvet ve risalet görevin gereği olarak islâm dinine davet et... Eğer, sen bu davetinde yalancı isen, Rab.

binin lâ'net ve gazabı senin ve ehl-i beytinin üzerlerinize olsun.

Yok, onlar senin Hak peygamber olduğunu bildikleri halde, sana iyman etmiyorlarsa, lâ'net ve gazab-ı ilâhi onların ve efrad-ı ailelerinin üzerlerine olsun, böylece hangi taraf yalancı ve münkir ise, cezayı sezâsını bulsun...

Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Hâlik efendimiz hazretleri, tebellûğ eylediği bu emr-i ilâhiyyi aynen Necran papazlarına iletmişlerse de, o mel'un papazlar hiyanet ve inkârlarını, yalancılıktaki ısrarlarını bildiklerinden bu davete gelmemişler ve kaçmışlardır.

Ey ehl-i iyman!..

Bilmiş olunuz ki, asr-ı saadettenberi bugüne kadar gerek büyük islâm peygamberine ve gerekse kutsal islâm dinine hiyanetler, ihanetler ve sû'i kastlar devam edegelmekte, rühban sınıfından olan kara yürekli papazlar Hristiyan cemaatine diledikleri gibi hükmederek menfaat sağlamak, dünya hırs ve saltanatlarını devam ettirmek için inkârlarında israr etmekte-