Ara
Menü

Sayfalar 515–522

1.898 kelime

Envârü’l-Kulûb III · kaynak sayfaları 515–522

— Ilme ve âlime hürmet eden, bana hürmet etmiş olur.

Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Fakat, anlayana bu kadarı da yeter sanıyoruz.

Ilim, Allahu sübhanehu ve talâ'nın sıfatlarından bir yüce sıfattır ki, dilediği kuluna bahş ve ihsan buyurarak aziz ettiğini Kur'an-ı kerim açıkça beyan buyurmakta ve bütün mahlûkata duyurmaktadır.

Keşfoldu bana bu gece mâ'nayı hakikat, Yazıldı gönül levhine imlâyı hakikat...

Çün Âdem'e bildirdi Hüdâ ALLEM-EL-ESMÂ, Elbet o âdemdedir esmâyı hakikat...

Her kuluna kaderince füyuzât ey efendim, Taksim eder ol NAHNÜ KASEMNÂ'yı hakikat...

Kur'an-ı azim-üş-şânda, Resûl-ü zişâna böyle dua etmesi için emir buyurulmadı mı?

Ve kul Rabbi zidniy ilmen...

Tâ-Hâ: 114 (Ey Habib-i edibim!.. İlmimi artır, de...)

Evet, hayatta en büyük mürşid, ilimdir ve ilmullah'tır. Bunun içindir ki, Allahu tealâ ve Resûl-ii müctebâ bizleri ilme, irfan ve edebe teşvik buyurmuş, iyman ve itaatin yanı sıra insanlığa hizmeti de şart koşmuştur. O inkârcılar, o inatçilar, o fesatçılar diledikleri kadar: (Islâm, ilme ve terakkiye mânidir...) hezeyanı ile zehirlerini kusmağa devam etsinler. Bu iftira ve yalan zehirleri, önünde sonunda bir akrep gibi kendilerini zehirleyecek, onları dünya ve âhirette rezil ve zelil edecektir. Cehennemin, inatçı ve inkârcı kâfirler için hazırlanmış olduğuna Kur'anı- kerim açıkça beyan ve ilân buyurmaktadır.

(ALLEMEL INSANE MÂ LEM YA'LEM): Alim-ül gaybi veş-şehade olan âlemlerin mâliki ve âlimlerin hâlikı Allahu zül-

celâl vel-kemâl hazretleri, nâ'ib-i Hak olan insana bilmediklerini bildirdi ve ögretti. Kudret ve azametiyle halk ve icat buyurduğu Adem aleyhisselâma zaruri ilimleri öğrenebilmesi için kahiliyyet ve istidat bahşetti. Bu kabiliyyet ve istidat ile akıl, havas, esmâ ve sıfatı sayesinde usuliyle her meçhule âlim ve vakıf kıldı. Bütün san'atları ve bu san'atlarla ilgili âletlerin nasıl kulanılacağını Adem aleyhisselâmın kalbine ilka, ilham ve vahyederek lisanı ile söyletti. Bütün âdemoğullarına da, kıyamete kadar konuşup anlaşabilecekleri lisan ve lûgatleri, mevcudat içindeki eşyanın ve mahlükatın isimlerini de talim ederek, hepsini birer birer öğretti. Ademoğullarının emir ve hizmetlerine tahsis ve teshir kıldığı bütün hayvanatın adlarını ve yararlarını ayrı ayrı talim buyurduğu gibi, insanların bilmeleri gereken ilmullah'a ait bilgileri de öğretti. Böylece ilim ve amelle talim ve techiz olunan Adem aleyhisselâmın mübarek başına nübüvvet tâcını koyarak onu peygamberlerin birincisi kıldı ve ilminden dolayı tâ'zimen meleklerini ona secde ettirdi.

Adem aleyhisselâmın mü'cizesi, bütün insanlara âşina olmasıdır. Kendisine bin türlü san'at öğretilmiş ve helâlinden yiyip içmesi için çiftçilik etmesi emrolunmuştur. Adem aleyhisselâm, kendi ekip biçtikleri ile geçimini sağlamıştır. Esasen bütün peygamberler, helâl yemekle memurdurlar. Milletlerin babası Nuh aleyhisselâmın san'atı marangozluk, Idris aleyhisselâmın terzilik, Salih aleyhisselâmın tüccarlık, Dâvud aleyhisselâmın zırh imal etmek ve oğlu Süleyman aleyhisselâmın zenbil örmektir, ki herbiri el emekleri ve alın terleriyle elde ettikleri kazançla geçinmişlerdir. Hiçbirisi, beytülmale, yani millet mal ve parasına el uzatmamıştır. Peygamberlerin bu sünnetlerine tâbi olabilmek için eski Osmanlı padişahları ve sultanların hepsi birer san' ata vakıf idiler.

(KELLÂ İNNEL İNSANE LE-YETGA EN RE'AHÜSTAG- NA): Insanoğlu, kendisini zengin görmekte, malına ve parasına güvenerek bütün bunları bahş ve ihsan edeni inkâr etmekte ve böylelikle de Hududullah'ı aşmak suretiyle nefsinin mahkûmu olmaktadır. Bu yüzden, âhiret kazançlarından tamamiyle mahrum kaldığını farkedememektedir.

Bu âyet-i kerime, cahillerin babası olan Ebu-Cehil hakkında nâzil olmuştur. Ebu-Cehl'in asıl adı Hakem'dir. Bu inatçı kâfirin, kötü ve çirkin âdetlerinden birisi de, eline büyük bir mal veya bol kazanç getirecek bir ticaret veya servet geçince, Hakkın bu ni'met ve ihsanına şükredecek yerde, küfür ve tuğyanını, günah ve isyanını arttırmasıdır. Hoş, günümüzde de tıpkı Eba-Cehil özentisi içinde küfür ve isyanları artarak zenginleştikçe azan ve azgınlaşan zavallilar yok mu? Oysa, böyle bir ni'met ve servete kavuşan kişiye düşen görev, bundan dolayı Allahu tealâ'ya şükretmesi, Rabbine secde etmesidir. Zira, ancak bu görevi yerine getirebilenler, küfür zulmetinden hidayet nuruna, saadet ve selâmet yoluna girebilirler. Bunun tam tersi olarak malı ve parası arttıkça, inat ve inkârı da artanlar, Hak dininden yüz çevirerek nefislerinin esiri olmakta, ömürlerini suçlar, kötülükler, isyanlar ve günahlar içinde geçirerek sonunda mâ'nen ve maddeten helâk olmaktadırlar. Böylelerine akıllı insan denilebilir mi? Dünyanın fâni olduğunu göremeyen, kendisinden önce gelenlerin hiçbirinin bu fâni dünya hayatında bâki olamadığını farkedemeyen, hiç kimsenin malını ve parasını beraberinde mezarına götüremediğini bilemeyen gafiller ve münkirler, bil-irsi vel-istihkak Ebu-Cehil'in torunarıdırlar ve tıpkı onun gibi âkibetleri gayet vahimdir. O melun ve o mel'un gibi baktığı halde göremeyen, duyduğu halde anlamayan veya görmek ve anlamak istemeyenler, elbette bu sırrı idrakten âcizdirler. Bu gibiler için dünya hayatı mal ve para toplamak, şan ve şöhret sahibi olmak, herkese ve herşeye akıllarınca hükmetmektir. Ahiret hayatını akıllarına bile getirmeyen bu bedbahtların gözleri bir avuç toprakla doyar, en yakınları önce kendisini, sonra da malını mülkünü soyar, alelacele onu karanlık bir çukura koyar, kendisinin kıyıp harcayamadığı paracılarına fuhuş ve sefahat yolunda bol bol kıyarlar.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri ise şu şekilde dua ederek, eşsiz bir mû'cize ve emsalsiz bir vecize örneği göstermişlerdir. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın duası şudur:

— Yâ Rab!.. Sana isyana sebep olacak zenginlikten de, seni unutturup sana isyan ettirecek fakirlikten de sana sığınırim...

Bizden önce gelenler hani?

Var mıdır, birinin göster nişanı, Terkedip dünyayı oldular fâni, Şimdi sıra sana geldi hey gafil!..

Iki cihan serveri, bir dualarında da şöyle buyurmuşlardır:

— Yâ Rab!.. Bu deni dünyaya doymayan nefisten, Zât-ı ilûhiyvetinden korkmayan katı kalpten, yüce katında müstecan olmayan duadan, hiçbir hayrı ve yararı olmayan ilimden ve kabul olunmayan amelden sana sığınırım.

Azzi mü'minler!..

Alâk sûre-i celilesinin evvelinde hayırlı ve yararlı ilim medh-ü senâ olunmakta ve nihayetinde de yerli yerince sarfolunmayan, Allahu talâ'nın rizasını tahsile vesile olmayan mal zemmolunmaktadır.

Daha önceki derslerimizde de belirtmeğe çalıştığımız gibi, hayırlı ve yararlı ilim, insanı aziz ettiği gibi, hayırsız ve yararsız ve Rabbimiz indinde kötü ve çirkin olan bilimler de kişiyi zelil ve rezil eder. Netekim, Allah yoluna sarfolunan mal ve para, şükrü yerine getirilen servet, insanı cennet derecelerine yüceltir. Günah ve isyan yollarına harcanan, Allahu tealâ'nın yasakladığı ve Resûl-ü müctebâ'nın kınadığı kötü ve çirkin işlere sarfolunan servet de, kişiyi cehennem derekelerine düşürür.

Bunu, hiçbir zaman unutmamalı ve her zaman gözönünde tutmalıyız.

(İNNE İLÂ RABBÜK-ER-RÜC-A): Ey insanoğlu!.. Önünde sonunda, Rabbine rücû edecek, ona döneceksin. Ondan gayıı bir ilâh yok ki, ona dönesin... Seni yoktan var edip bu fâni dünya hayatına gönderen Hâlik-ı zişân, tekrar kendisine döndürecek ve bu fena âlemindeki kısa ömrünün hesabını senden soracaktır. Eğer, Rabbinin muradı üzere kul olabildinse, Ha-

bib-i edib-i vasıtasiyle bildirdiği sırat-ı müstakimde kalabildinse, vâsıl-ı cinân ve kurb-ü Rahman edecektir. Yok, ömür sermayesini isyan ve tuğyanda israf ederek, mâ'nen ve maddeten iflâsa vardınso, yüzün kara olacak ve huzur-u Kibriyâ'da mahcup kalacaksın, cehenneme atılacaksın, Rabbinden uzak bulunacaksın. Fırsat elde iken, bütün bunları derin derin düşün ve karar ver, yaprağa cesaret ettiğin her fiil ve işlemeğe cür'et ettiğin her ameli buna göre ayarla, günah ve isyanlardan çekin... Ömür sermayesi, hem çok kısa, hem de gelip geçicidir.

Halbuki, nefsine tâbi olarak işleyeceğin fiil ve amellerden, günah ve isyanlardan dolayı mâ'ruz kalacağın azap ise devamlıdır.

Hiç düşündün mü? Bu âleme nereden geldin ve nereye gidiyorsun? Niçin geldin ve niçin gidiyorsun? Sana sormadan, seni bu fâni âleme getiren, birgün yine sana sormadan başka bir âleme götürecektir. Bu gerçeği de inkâr edebilir misin? Seni bir katre meniden, ana rahminde kudret fırçası ile önce kan pıhtısına ve sonra ete, kemiğe döndüren, sana ruh veren ve dirilten, göz verip gösteren, kulak verip işittiren, anlamak ve öğrenmek kabiliyet ve istidadını bahş ve ihsan eden, düşünmek ve konuşmak ni'metini senden esirgemeyen Mevlâyı müte'al hazretleri, bir gün (Bana dön!..) emrini verecek, ömür sermayesini nerelerde ve nasıl israf ettiğini, hayatını hangi yollarda sarfettiğini elbette ve elbette senden soracaktır. Hiç şüphen olmasın ki, sormağa da kadir ve muktedirdir. Bir hesap ve ceza günü vardır. Bu dünya hayatında işlediğin her fiil ve hareket birer birer sorulacaktır. Bu fâni dünya âleminde pek güvendiğin ve dayandığın malın mülkün, altunun, gümüşün, senin olduğunu ve kıyamete kadar elinden çıkmayacaklarını sandığın herşeyin elinden alınacak, bütün bunların sorumlulukları cılız omuzlarına yüklenecektir. Orada, Rabbinin sana ihsan buyurduğu bütün ni'metlerden sorulacaksın ve teker teker her birinin hesabını vereceksin. Bu dönüş muhakkak olduğu gibi, bu hesap soruş da mukadderdir. Bundan aslâ kaçamaz ve kurtulamazsın... O gün, dünya hayatında Allahu tealâ ve

Resûl-ü müctebâ'ya iyman ve itaat edenler cennet ve ni'mette;

âsiler, kâfirler, zâlimler ise hasret ve nedamette olacaklardır.

Dünya hayatında, malına ve parasına dayanarak insanların adaletinden kaçıp kurtulanlar, o gün Allahu azim-üş-şânın adaletinden aslâ kaçamayacak ve kurtulamayacaklardır ve mutlaka mahkûm ve ve mahrum olacaklardır.

Aklının başında, vicdanının ve sağduyusunun yerinde olduğunu iddia edenler, bu fâni âlemde Rabbine karşı isyan ve tuğyan ile hudud-u ilâhiyyeyi aslâ tecavüz etmezler, geçici dünya zevk ve lezzetleri ugrunda sonunda mutlâka pişmanlık duyacakları korkunç bir âkibete sürüklenmezler, er veya geç Rabbine döneceğini ve huzurunda hesap vereceğini düşünürler ve yaşayışlarını ona göre tertip ve tanzim ederler. Insana, gerekli olan ve yarar sağlayan kulluğunu ve aczini düşünmek, dünya ve âhirette Rabbine muhtaç olduğunu bilmek, en büyük saadet ve selâmetin kulluk olduğunu idrak etmektir ki, bütün bunlar da ancak ve yalnız Allah ve Resûlüne iyman ve itaatle mümkündür. Kulluk makamının en yüce bir ni'met olduğunun şu'uruna varanlar, Rahmeten lil-âlemiyn olan Habib-i edib-i Kibriyâ'ya gerçek ümmet olurlar, devlet ve rif'at bulurlar, taklitten kurtulurlar, iyman-ı hakiki olan tahkike varırlar, makam-ı sıdkıyyete ererler... Bu kutlu ve mutlu kişiler, yakın üzere müstakim olurlar, günahlarına tövbe ve istiğfar ederek kalp gözlerinin açılmasına, rahmet-i ilâhiyyenin kalplerine saçılmasına gayret ederler. Allahu talâ'nın rahmet kapısında tezellülü ihtiyar ve muhabbet şarabını sâkiyyi hakiki olan kudret elinden içmekle bahtiyar olanlar, bu fâni âlemin alâyişinden, gösterişinden, süsünden ve hevesinden geçerler, mâ'rifet bağının güllerini biçerler ve gülistan-ı ilâhide Allah için bülbül misali feryad ederek uçarlar. Onlar, hem muhabbet-i Rahman'a, hem de muhabbet-i Resûl-ü zişâna mazhar olurlar. Allah ve Resûlünün iltifat ve cemaliyle mükâfatlandırılırlar.

HIKAYE Şeyh Şibli kuddise sırruh buyuruyorlar ki:

— Bir gece, Kâ be-i muazzamayı tavafa gitmiştim. Li-hikmetin, tavaf mahalli oldukça tenha idi. Beyt-i mükerremi tavafa başladım. Bu sırada, bir â'rabinin rükn-ü Yemani'de durduğunu ve âlemlerin Rabbine münâcatta bulunduğunu duydum ve kendisini dinlemeğe başladım. Şöyle niyaz ediyordu:

(Ey benim Rabbim!.. Kaç defa haremine geldim, mahrum oldum. Bu defa, benim seni sevdiğim gibi, senin de beni sevdiğini bu âciz kuluna bildirmeden şuradan ayrılmayacağın.

Lûtfet ilâhi, bu kulunu haberdar et, bu defa da hareminden mahrum ayrılmayayım, zât-ı ülühiyyetine şükrederek yüzümü toprağa süreyim. Bu günahkâr kulunu sevmiyorsan, onu da bildir ki, bileyim ve seni sevmekte devam edeyim. Seni sevmem bana kâfidir...) diye yalvarıyordu.

Mevlâm ver aşkını bana, Hayranın olayım senin;

Bülbül gibi cemaline, Nalânın olayım senin...

Yandır beni, yandır beni;

Aşk meyine kandır beni, Serhoş edip döndür beni, Mestanın olayım senin...

Mansur'um aşk dârına, Mazhar olup didârına, Şem'i cemalin nârına, Suzânın olayım senin...

Al, bende benlik kalmasın;

Kimseler halim bilmesin, Nam-ü nişânım olmasın, Pinhânın olayım senin...

Bu can kuşun sana uçur, Aşk meyinden bana içir, Bu tâc-ü hırkadan geçir, Uryânın olayım senin...

Vasleyle yârı yârına, Koyma bugünü yarına, Yak beni aşkın nârına, Büryânın olayım senin...

Seyyid Nizamoğlu hocam, Ayırma kendinden, yücem!

Eğer gündüz, eğer gecem;

Mihmânın olayım senin...

Şeyh Şibli, hikâyenin sonunu anlatarak diyor ki:

- Rükn-ü Yemani'den bir el zuhur ettiğini gördüm. O elin tuttuğu nurdan bir varak üzerinde: (Ey zâhirde â'rabi ve hakikatte türabi olan kulum!.. Biz, ezel bezminde seninle muhabbet ahdinde bulunmuştuk. Gel, seni şimdi bu muhabbeti yenilediğin için taltit ve ikram edeyim...) yazılı idi.

Â'rabi, uzanan o ele elini uzatarak sustu, sakinleşti, öylece mest-ü hayran kaldı. O âşık-ı billâh'ın yanına vardım ve gördüm ki, yüzünü rük-nü Yemani ye dayamış, aziz canını muhabbetullah yolunda ten kafesinden uçurmuştu. Sağ elinde nurdan yazılmış bir berât vardı. O berâtta da şunlar yazılmıştı: (Ey âşık-ı sadık!.. Biz, seni seçtik, sevgi ve muhabbetimize lâyık kıldık. Biz, azim-üş-şân seninle ezel âlemindeki ahdimize saclk kaldık, mahzun olma, üzülme, kaygulanma, sen bizi sevdiğin gibi, biz azim-üş-şân da seni seviyoruz...)

Maksud kolaylıkla ele geçmez azizim, Çeşm etti feda Yusuf'a, Yakub-u muhabbet...

Ey kıyamet gününün mâliki!.. Ey nedamet gününün meliki!.. Ey saadet gününün mahbubu ve seven kullarının mat-